Süveter

"Arkama dönüp baktığımda gördüğüm tek manzara, uçları püskül püskül olmuş ıslak kuyruğum ile telaş içinde yürüyen ihtiyarın kahverengi üzerine yeşil çizgili süveteriydi."

Şubat 1, 2025 - 19:44
Şubat 1, 2025 - 20:32
 0  740
Süveter

Hava karardığında aniden şiddetli bir yağmur bastırdı ve kısa süre içinde yürüdüğüm daracık sokağı sel götürdü. Patilerimin uçlarına doğru çamur rengini almış olan ve zaten pek de bakımlı görünmeyen sarımtırak tüylerim bütünüyle ıslanıp bakımsız bir hâl aldı. Her yağmur yağdığında, şu anda olduğu gibi çevredeki insanlar oradan oraya koşuşturarak yağmurun korkulası bir şey olduğunu düşünür gibi evlerine kaçıyor; kediler büyük bir hızla ortadan kayboluyor, binaların pencere ve kapıları tek tek kapanıyor, çocuklar annelerinin bağırmasıyla apartmanlara koşuyor, tüm yollar yine bana ve benim gibi şurada burada sersefil yatıp duran diğer köpeklere kalıyordu. Adımlarımı biraz hızlandırıp su birikintilerine girip çıkarak sokağın sonuna doğru ilerleyecek oldum ki üstünden sular damlayan siyah şemsiyesi, camında şeffaf benekler oluşmuş olan yuvarlak gözlüğü, çamura batmış deri ayakkabılarıyla iri, orta boylu ve yaşlı denilebilecek bir adam, bulunduğum sokağa dönüp yürümekte olduğum kaldırımdan bana doğru koşmaya başladı. İrkildim. Çünkü ihtiyar adam ıslanmış gözlüğünden dolayı önünü tam olarak göremiyor olmalıydı ki neredeyse beni ezecek gibi paytak adımlarla gelerek çatallı sesiyle “Çekil köpek!” diye bağırdı ve yanımdan geçip gitti. Arkama dönüp baktığımda gördüğüm tek manzara, uçları püskül püskül olmuş ıslak kuyruğum ile telaş içinde yürüyen ihtiyarın kahverengi üzerine yeşil çizgili süveteriydi. Bir süre adamın arkasından bilmediğim sebeplerden ötürü bakacak oldum ki adam da ya benim baktığımı hissedip dönme ihtiyacı hissettiği için ya da az önce söylediği söz yüzünden vicdan azabı çektiği için bana baktı. Çok kısa bir müddet göz göze geldiğimiz ihtiyarın dudaklarının, az önce saydığım sebeplerden ikincisinin doğru olduğunu ifade edecek biçimde büzüldüğünü gördüm ve “Önemli değil ki!” diye haykırmak isteği duydum. Çok geçmeden ayak uçlarını bana doğru çevirdiğini fark ettim ve kafamı hafifçe eğerek meraklı bakışlarla suratına baktım. Burnumun ucuna kadar gelince elini biraz korkarak başıma koydu, yumuşak birkaç vuruşla sevdikten sonra kolunda asılı olan poşetin içinden bir ekmek çıkartıp böldü ve önüme bıraktı. Az evvel neredeyse beni ezip geçecek olan ihtiyar şimdi karnımı doyurmak istiyordu. Eğilerek ekmeği koklayıp tekrar onun yüzüne baktığımda gözlük camlarını süveterine sildiğini gördüm. Birkaç dakikadır incelediğim bu yaşlı adamın gözbebeklerine ilk kez denk gelmiştim ki uzun sürmedi çünkü gözüme yağmur damlası düştüğü için aniden kafamı indirmek durumunda kaldığım gibi bir de hapşıracağım tuttu. Tekrar doğrulup baktığımda adam, gözlüğünü takmıştı fakat artık camları temiz olduğundan gözbebeklerini görebiliyordum. Orada şefkatten başka bir şey yoktu, bunu anlayabiliyordum. Öylesine babacan bakmaya başladı ki buz gibi fırtına soğuğunun tüylerimin arasından hışımla geçmesine karşın sımsıcak hissediyordum. Ellerini dizlerine koyup ağır ağır benim boyuma geldi ve “Zavallı köpek, bu soğuğa nasıl dayanıyorsun?” diye sordu. Bu sırada elindeki koca şemsiyeyi benim üzerime tuttu ve bir süre gözlerini gözlerime dikti. O merhametli, ıslak gözlerinin içine bakarak “Bu benim geçirdiğim ilk kış değil, alışığım!” demek istedim, “Hav!” dedim.

“Aferin oğluma, ye bakalım ekmeğini. Elimde olsa et verirdim ama elde avuçta et alacak para kalmadı, idare et.”

Ekmeğin ucundan bir ısırık kopardım, çiğnerken onun çatallı, sıcak ve güven veren sesiyle hiç olmadığım kadar mutlu olduğumu hissettim, yanımdan gitsin istemiyordum. O da beni sevmiş olmalıydı ki et veremediği için açıklama bile yapmıştı, ne kadar nazik bir ihtiyardı!

“Siz köpeklere de çok üzülüyorum, böyle sokaklarda perişan oluyorsunuz. Sonra alıyorlar, kapatıyorlar barınaklara... Burada çektiğiniz yetmiyormuş gibi bir de orada çekiyorsunuz. Hepiniz dip dibe öyle sığış sığış...”

Sorma sorma, bizim bir arkadaş doğurdu da yavrularını aldılar, götürdüler. Daha emzirecekti, yazık oldu hepsine. Şimdi kim bilir neredeler...

Yaşlı adam tekrar başımı sevdikten sonra kenarları kırışmış dudaklarıyla tebessüm ederek doğruldu. Sanırım gidecekti, zaten sokaktaki herkes gitmişti, kimse kalmamıştı. O da gidecek gibi görünüyordu, keşke gitmeseydi. Kısa süre sonra dizlerini tuta tuta yavaş adımlar atarak oradan uzaklaştı. Arkasından baktım fakat bu sefer o bana bakmadı. Kambur bir şekilde yürüyerek yoluna devam etti. Ekmeğe baktım, ıslanmıştı. Yağmur da dinecek gibiydi ancak rüzgâr hâlâ hızla esiyordu. Kendime apartman kenarında bir köşe bulup yattım, oraya yağmur gelmiyordu. Başımı patilerimin üstüne koyup gözlerimi kapattım, yaşlı adamın tebessümü canlanıyordu. Kulaklarımda hâlâ onun çatallı sesi yankılanıyordu, tekrar gelir miydi? Acaba yine benimle öyle dertleşir miydi?

Ertesi akşam tekrar aynı sokağın aynı yerine oturdum ve etrafta olan bitenleri izlemeye başladım. Hava yine soğuktu ancak yağışlı değildi. Bu sebeple insanlar daha normal yürüyor, daha sakin davranıyordu. Karşıdaki kutuların üstünde, her zaman benimle uğraşmayı âdet edinmiş o üç renkli asabi kedi yatıyordu. Sokak köpekleri ortalıkta dolaşıyor, tasmalı olanlara havlamak için fırsat kolluyordu. Dün akşamın aksine sokak epey kalabalıktı ve neredeyse ayakları birbirinden ayırt edememeye başlamıştım. Hava tamamen karardıktan sonra biraz daha sakinleyen sokağın hâlâ aynı kaldırımında öylece oturuyordum. Bir süre sonra tanıdığım bir kokunun bana doğru yaklaştığını fark edince kalp atışlarımın hızlandığını hissettim. Kafamı çevirip baktığımda yine aynı ihtiyar adamı gördüğüm için öylesine sevinmiştim ki derhal yerimden kalkıp kuyruğumu hızla sallayarak ve dilimi çıkararak heyecanlandığımı gösterdim, o da beni anlamış olmalıydı ki aniden bir kahkaha patlattı.

“Şımarık köpek! Bugün keyfin yerinde, bakıyorum! Ama ben bilirim, siz sevginin kokusunu nerede duysanız tanırsınız.”

Sonuncu sözü söylerken kaşları kalktı, sesi az önceki tonuna göre kısıldı ve manalı bir şey söylediğini belli eden bakışlarla gözlerimin içine baktı. Bununla beraber hâlâ o kırışık dudaklarıyla gülümsüyor ve başımı sevmeye devam ediyordu. Ardından dün akşam olduğu gibi dizlerini tutarak boyuma geldi ve bana yine bir parça ekmek verdi. Bu sefer ekmeği bırakmadan yedim çünkü eğer yersem yarın tekrar ekmek vermek için gelecek ve benimle yine böyle sohbet edecekti. Düşündüğüm gibi de oldu: Ertesi gün ve diğer ertesi gün tekrar geldi, bana ekmek verip benimle sohbet etti. Artık her gelişinde biraz daha uzun kalıyor, benimle daha çok sohbet ediyordu. Her geldiğinde farklı bir pantolonu, farklı bir gömleği oluyordu. Bazen kafasına kahverengi bir şapka takıyor, bazense o seyrek, beyaz saçlı kafası açık şekilde geliyordu. Yalnızca tek şey hep aynıydı: Kahverengi üzerine yeşil çizgili süveteri. Nedendir bilmiyorum ama onu üzerinden hiç çıkarmıyordu; ben de artık yoldan geçenlerin üstlerine bakıyor, kahverengi ve yeşil çizgili süveteri görünce derhal yanına koşuyordum.

Bir akşam yine beni görmeye geldiğinde elinde beyaz, küçük bir paket vardı. Yüzü gülerek yanıma, kaldırım taşına oturdu ve paketi açtı.

“Bana şans getirdin, köpek! Haftalardır ağzımıza tek lokma et girmiyordu, sayende bugün alabildim. Seni unutur muyum hiç, sana da getirdim. Bugün kuru ekmek yemek yok! Al bakalım.”

Gerçekten de benim sayemde olmuşçasına mutlu olmuştum. Önüme koyduğu yağlı eti görünce, insanların bana et diye verdiği kurumuş kemikleri anımsadım, bu adam hakikaten iyi bir adamdı. Ancak tüm bunların yanında en çok da ihtiyarın böyle gülmesine mutlu olmuştum. Yüzüne adeta akşam vaktinde güneş vuruyordu, öyle iyimser bakıyordu.

O akşam, etleri yedikten sonra onun gitmek için ayaklandığını fark ettim ve bu sefer gidişini izlemek yerine ben de peşinden gitmeye karar verdim.

“Sen de mi geliyorsun benimle? Yalnız seni eve alamam, hanım kıyameti koparır.”

Yürümeye devam ettim. Beraber sokağın solundan dönüp karşıya geçtik, az daha ilerideki eski ve soluk sarı renkli binanın önünde durduk.

“Artık daha fazla gelemezsin, burada otur. Yarın sabah görüşürüz belki.”

Oturdum ve onun apartmandan içeri girmesini izledim. Dediği gibi de sabaha kadar orada kaldım. Güneş tepeye çıkmak üzereyken apartman kapısından gelen sese dönüp baktığımda ihtiyarın gülerek bana doğru gelişini gördüm, sahiden de gelmişti! Beni biraz sevdikten sonra ağır ağır karşı yola doğru yürüdü, ilerideki durağın oturağına oturdu. Ben de durağa gidip onun ayağının dibine yattım. Kısa süre sonra gelen bir otobüse bindi, camından bana bakarak uzaklaştı. Ben yine onun apartmanının önüne yatıp hava kararana kadar bekledim, geldi. Artık onu daha sık görüyordum. Bazen geceleyin bile inip bana yemek getiriyordu. Üstelik her sabah, önüme bıraktığı su kabındaki suyu tazeliyordu.

Günler geçti, bir sabah ihtiyarın dışarı çıkmakta geciktiğini fark ettim. Biraz daha beklememin üzerine evlerinin arka bahçesi de olduğunu hatırlayıp “Acaba ben görmeden oraya mı gitti?” diye düşünerek sol köşeden kıvrılıp bahçe kapısına baktım, içeride kimse yoktu. Tam o anda yukarıdan bir haykırma sesi duydum, bir kadın acı acı bağırıyordu. Sesin geldiği pencerenin alt kısmına geçip kulaklarımı diktim, kadın hâlâ haykırıyordu üstelik tek kelimesi anlaşılmıyordu. Tekrar apartman kapısının önüne gittim; bekledim, bekledim, bekledim... Nihayet bir hareketlilik oldu ve kapının önüne daha önce görmediğim biçimde bir araç yanaştı. Herkes bulunduğum yere doluşarak müthiş bir kalabalık yarattı hatta birisi ayağının kenarıyla beni itekleyecek oldu, ürküp diğer tarafa doğru ilerledim. Apartmana arkamı döndüğüm esnada yine aynı haykırışı duydum, başımı çevirip baktığımda gördüğüm şey gerçekten de haykıran; balık etli, kısa boylu, yaşlı bir kadındı. Gördüğüm bir diğer manzara ise uçları püskül püskül olmuş kuyruğum ile ihtiyarın kahverengi üzerine yeşil çizgili süveteriydi. Ancak ihtiyar bu sefer yürümüyordu.

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Yağmur Gönç Sürrealist düşüncelerin sembolist fısıltıları