BİR KEDİNİN ÖYKÜSÜ

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
21 Nisan 2025 - 21:20
21 Nisan 2025 - 21:20 ⏱ 13 dk Okuma Süresi
 1  890
BİR KEDİNİN ÖYKÜSÜ
Nohut Bey

 Nisan yağmurlarıyla birlikte suya hasret topraklar nihayet sevdiğiyle buluşmuş, derin bir uykuda olan tabiat yeniden göz alıcı renklerine bezenmeye durmuş, önceki senelere nispeten çetin geçen kış boyunca gerilen gönül yayları gevşemeye başlamıştı. Gelen bahar, Lokum'un balkona çıkmaya başlayacak olması anlamına geliyordu. Benimkiler ben ne zaman istesem terasa çıkmama izin veriyor ama onunkiler biraz cins olduğundan hiç sevmiyorum kış mevsimini. Neyse durun şimdi. Lokum mevzusuna biraz sonra daha detaylı gireceğim. Ondan önce size biraz hikâyemden bahsetmek istiyorum.

 Kocaman teraslı evde yaşamaya başlayalı bugün tam üç yıl oldu. Daha dört aylıkken bir sabah uyandığımda ufacık bir çantanın içine konuldum. Nereye gittiğim konusunda hiçbir malumatım yoktu. Çantanın şeffaf korumalı kısmından anneme ve kardeşlerime meğerse son kez baktığımı çok sonraları idrak ettim. Neyse, bu durumu dramatikleştirmek istemiyorum çünkü ailemden ayrı kaldığım bunca zamanda bunu dert edinmem hiçbir işe yaramadı.

 Beni çantaya koyan kişi benimle hiç konuşmuyordu. Önce bir arabaya bindik. Arka koltuğa beni emniyet kemeriyle güzelce bağladı. Aracın her sarsılışında çanta yerinde bir taş gibi sabit dursa da ben içinde bir o yana bir bu yana top gibi savruluyordum. Yaklaşık yarım saat süren yolculuktan sonra bir dükkânın içine girdik. Sanırım teknolojik cihazların satıldığı bir dükkân burası. Önce iki katlı kocaman içi balık dolu bir akvaryum dikkatimi çekti. Üst katı, çoğunluğu sarı renkte ciklet balığıyla doluydu. Alt katında ise irili, ufaklı tatlı su köpek balıkları gövde gösterisi yapıyordu. Bir de akvaryumun yakınında kocaman bir kafes vardı. “İyi ama içi neden boş” diye düşünürken -sonradan öğrendim ki sadece geceleri kafesinde duruyor, gündüzleri hiçbir şekilde kafese sokulamıyormuş- beni bir tehdit olarak algılamış olacak ki gri renk kocaman bir jako papağanı bana doğru geliyor. Gelirken bir şeyler de söylüyor, şuna bak. Benim gibi değil bu aynı insan gibi konuşuyor. “Kimsin sen, kimsin? Babacık, babacık Emraaah kim buuu” diyerek üstüme doğru geliyor. Sütle beslendiğim ilk zamanlarımda annemin yabancılardan bizi korumak için yaptığı gibi tıslamanın vakti geldi de geçiyor sanırım. Kendimden emin gözükmeye çalışarak ağzımı kocaman açtım, keskin ve güçlü dişlerimi göstererek 'tısssss' yapmam ile koşar adımlarla bana doğru gelen papağanı duvara çarpmış gibi geri püskürtmeyi neyse ki başarmıştım ama susmuyor bu papağan konuşmaya devam ediyor.

 Her yer rengârenk. Gündüz olmasına rağmen her yerde led ışıklar var ve ben led ışıklardan nefret ederim. Çok rahatsız olduğum için 'miyav' desem de kimse oralı olmadı. Hay aksi! Etrafta bu kadar çok tehlike varken gözlerimi de kapatamıyorum. Ödümü patlatan papağanın sahibi ile beni buraya getiren kişi daha önce duymadığım bir şiveyle konuşmaya başladı.

 -Emrah norüyon, gadasını aldığım?

 -Nöğrüyüm Oğuz ağbim. Ayran satmağa devam ediyoz galan. Yarısı su, yarısı yoğurt. Sen nöğrün? Haggat sen devlisüün gelmeyceg miydin?

 -Ne olsun be Emrah, aynı. Bayılıyorum senin şu konuşmana. Yok, bugün için sözleştik biz Osman'la. Gelmedi anlaşılan daha?

 -Dur o zaman arayag bağalım, nerlerde galık bizim yağuşuglu.

 -Ara bakalım.

 -Alooğ. Canını yidiğin nerde galdın, Oğuz ağbey geldi galan. Kedin güççük aslan gibin bişiy ya la. Çog keleş. Coğ gözlü bişiy. Gulahları bi pişirimlik. Emme, ıcıcıh ürkek bişiy. Icıcıh da gödek zannımca ama Oğuz ağbim iyi bagmış hani gurumuş gufana dönmemiş. Avurdunu yırtarım çok datlu bişiy bu. Bi tene de biz mi alaydık diğcem de bizim garı eve niyin soğmaz onu biliyon.

 -Geldim abi geldim. Beş dakikaya kalmaz yanınızdayım, demiş ve telefon kapandıktan sonra Osman gelene kadar hiç susmamıştı Emrah;

 -Maşugg dölek dur. Gıpraşma galan, dursun golun ganadın. Rahat bırag bakim hayvanı. Bag bag culluh gibin gabardın gine. El gadan navri zate. Dölek dur diyon sana.

 Sonunda Osman gelmişti. Beni görür görmez “Nohut, oğlum geldim,” dediğinde daha beni görmeden ismimi Nohut koyduğunu anlamıştım. Nerden geldi acaba aklına? Neyse 'kedicik, miyav' gibi klasik isimlerle çağırılmaktan iyidir. Benim adım bundan sonra Nohut'tu. Anlamıştım ve ismimi çok sevmiştim aslında.

 Oğuz'dan hızlıca kimliğimi ve yapması gereken bilgileri aldıktan sonra beni dikkatlice yani incitmemeye özen göstererek çantamdan çıkarıp yanında getirdiği daha büyük ve konforlu olan yeni çantama koymuş, sırtına değil de kucağına asarak, artıları toplamaya başlamış, daha ilk andan gözüme girmeyi başarmıştı Osman. Hemen kucağına alıp mıncıklamaya başlamamıştı. Ağabeyi Emrah'la konuştuktan sonra da vedalaşıp bu tuhaf yerden nihayet çıkmıştık. Artık evime gitme vaktiydi. Lakin o da ne! Arabası yok, Osman'ın. Ne kadar uzaktan geliyor acaba derken kendimi yağan yağmurun altında Osman'la otobüs beklerken bulmuştum. Beş dakika kadar sonra gelmiş ve güç bela binmiştik. Aman Allah'ım bu ne kalabalık böyle? Neyse ki çok sürmedi otobüs faciası. İndikten sonra biraz yürüdük ve yer altına doğru inen merdivenlere sabit olarak bekledik ama inmeye devam ettik. Birkaç kere daha farklı merdivenlerde aynısını tekrarladıktan sonra durağa ulaştık ve gelen aracın durduktan sonra kapıları açmasıyla birlikte arkamızda olan kalabalığın itiş kakışıyla bir anda kendimizi içerde bulduk. Beni çantanın içinde fark eden herkes hep bir ağızdan konuşmaya başlamış ve ne kadar tatlı olduğumdan bahsediyorlardı. İçlerinden birisi Osman'a “Buyurun siz gelin oturun. Hayvancağız ürkmüşe benziyor. Rahat etsin.” dedi. Osman teşekkür etmiş ama cılız da olsa ben de miyavlayarak teşekkür etmiştim. Tabii ki yine anlamamıştılar. “Siz ister anlayın ister anlamayın, ben tek çıkarabildiğim ses ile size teşekkür etmeye devam edeceğim.” diye iç geçirdikten sonra çantanın içine iyice kurulmuştum. Osman ise nazikçe çantanın fermuarını açmış ve yavaşça ellerini ilk defa tüylerim üzerinde gezdirmeye başlamıştı. Garip bir şekilde huzur bulmaya başlamıştım. Yol boyunca bir an olsun elini çekmedi üzerimden. İnsanların bana merhametli, dostça bakışlarını hissettikçe ürkekliğim gitmiş, üzerimde gezen elin sıcaklığı ve naifliği sayesinde iyice mayışmış, uyumaya başlamıştım.

 Ne kadar zamandır uyuyordum hatırlamıyorum ama üzerimde gezinen elin sıcaklığının usulca kaybolmasıyla ve çantamın fermuarının kapatılmaya çalışmasıyla uyanmıştım. Gerinme hareketlerini yapacak alanım haliyle yoktu ama anlaşılan eve çok yaklaşmıştık.

 Uzun süren yolcuğun sonunda nihayet bundan sonraki hayatımı yaşayacağım eve gelmiştik. Kapıyı bir kadın açtı. Adını bir hafta kadar sonra öğrenebildim çünkü birbirlerine katiyen isimleriyle hitap etmiyorlardı. Değişik bir karı, koca ilişkileri vardı. Eşten daha çok aynı evde yaşayan arkadaş gibiydiler. Neyse uzatmayayım adı Melike. İçeri girer girmez hemen beni çantamdan çıkarıp kucağına aldı. Osman'ın bana yaklaşımının tam tersiydi davranışları. Dakikalarca beni öptü, kokladı hatta her yerimi mıncıkladı. Ne kadar kaçmaya çalıştıysam da başarılı olamadım. Sonunda Osman yardımıma koşmuş ve “Hayatım, tuvaleti gelmiştir Nohut Bey'in. Alayım ben onu,” demesiyle elinden kurtulmuştum. Çok güzel bir tuvalet almışlar bana. Lavanta kokulu kumla doldurmuşlar içini. Osman beni kumuma koyar koymaz saatlerdir tuttuğum çişimi hemen yapmış ve içgüdüsel olarak öğrenmiş olduğum tuvaletimi yaptığım yeri patilerimle kapatmaya başlamıştım. Bir görseniz nasıl hayran kaldılar ben bunları yapıyorum diye. Tuvalet işini hallettiğimize göre sıra evi kodlamaya gelmişti. Sırayla tüm odaları gezmeye ve hemen hemen tüm eşyaları koklamaya başlamıştım. Neyse ki bunları yaparken dokunmadılar bana. Sadece ara ara “Nohut Nohut” diye seslendiler. Nedenini bilmiyorum ama buraya gelen her misafir, “Tam bir pinterest evi burası,” diyor. Sanrım her yer rengârenk oluşundan dolayı yapıyorlar bu yakıştırmayı. Daha ilk andan yaşayacağım yere ısınmaya başlamıştım. Demek yaşayacağım yer burası, iki oda bir salonu olan bir daire, derken mutfaktaydım. Asıl sürpriz buradaki kapının ardındaydı. Kocaman bir terasa buradan çıkılıyordu. Hesaplamalarıma göre teras evden büyüktü. İlk başta oraya çıkmakta tedirginlik yaşadım çünkü sokakta oynayan çocukların, sahile yakın olduğumuzu tahmin etmemi sağlayan martı ve diğer kuşların sesi bir tehlike olduğunu ve bu yüzden dikkatli olmam gerektiği anlamına geliyordu. Baktı benim çıkacağım yok, ilk Osman çıktı ve “Gel hadi, korkma. Ben buradayken sana kimse bir şey yapamaz,” demesiyle biraz olsun tedirginliğim azalmış ve hem merakımdan hem de sonuçta burası da evin bir parçası olduğu için kodlamam gerektiğinden, ürkek adımlarla ilerlemeye başladım. Çok güzel bir yerdi burası. Osman'ın marangoz mesleğinden anladığını tahmin etmek zor değildi. Her iki uca ahşaptan saksılar yapılmış, içerisine bilmediğim bazı bitkiler ekilmiş. İlk iş onları koklamakla kodlamaya başladım. Terasın ortasına ise kare, kocaman bir saksı yapmış ve bodur bir zeytin ağacı dikmiş. Üzerinde meyvesi yoktu ama çok güzel görüntü oluşturduğu kesindi. Ya bu seyyar çardağa ne demeli? Bembeyaz boyamış, altına kocaman tekerler çakmış, yere temas etmeyen kocaman bir masa yapmış ve çardağa montajlamış. Tüm bunlar Osman'ın elinden her işin geldiğini gösteriyordu. Bu benim için iyi bir şeydi. Uyumadığım zamanlarda onu izlemek keyifli olacak diye ilk gün içimden geçirmiştim ve haklı da çıktım. Üstelik her canı sıkıldığında eline rulo alıp bir şeyleri boyaması yok mu, beni benden alıyor, rulonun her ileri geri hareket edişini, izlemeye bayılıyorum. Bazen sırf ben seviyorum diye bir yerleri boyadığından emimin ama ispatlayamadığım için yanılıyor da olabilirim.

 Terası kodlamam da bittikten sonra çıktığım kapıya tekrar yöneldim. Koşarak gelip kapıyı açtılar. Birbirlerine bakıp gülmeye başladılar. Bana sahip oldukları için çok mutluydular. Sarı ve sık olan tüylerime, yemyeşil gözlerime, kırık kulaklarımın suratıma kattığı masumluğuma hayran kaldıkları ve beni çok sevdiklerini hemen hissettirdiler. Görünüşe göre henüz bir çocukları yoktu ve şimdilik üçümüz yaşayacaktık.

 Nihayet yemek vermek akıllarına gelmişti. Kurt gibi acıkmıştım yahu. Kediyim ben bu kadar uzun süre aç kalamam. Zaten Oğuz, yollarda tuvaletimi yaparım korkusuyla dün geceden bana yemek vermeyi kesmişti. Aslında bunu yaptığında anlamalıydım, üzerimde farklı planları olduğunu. Neyse güzel de mama almışlar. Aferin. Bir puan daha aldınız benden Aydoğdu ailesi. Aynı performansı devam ettirirsiniz umarım, diyerek mamaya gömülmüştüm. Kabımdaki mamayı bitirdiğimi gördüklerinde çok sevinmişlerdi.

 Bir de yatak almışlar bana. Her istediklerini yapmak olmaz diyerek bir kez bile üzerinde yatmadım. Çok sinir oldular hatta hala ara ara söylenirler. Umurumda bile değil açıkçası. Salonda bulunan zümrüt yeşili koltuğun köşesini gözüme kestirmiş ve onlara güvendiğim için yeni evimdeki ilk günümde mışıl mışıl saatlerce uyumuştum.

 Şimdi üç senedir bu evdeyim ve her gün ortalama on iki saat uyuyorum. Genelde onlar uyurken çok yorgun değilsem uyumuyorum. Bazı geceler Osman uyandığı saati geçirdiğinde, içimi ‘öldü mü acaba,’ diye bir korku kapladığından, önce gidip patimi göz kapaklarına narince sürtüyorum. Bunu yaptığımda genelde uyanmıyor. Sonra saçlarını ısırıyorum ama gözlerini açmadan “Nohut, oğlum yapma, canım yanıyor babacım,” diye söyleniyor. Gözlerini açmasa da sesini duymam endişemi sonlandırıyor lakin ben o uyanana kadar başında bekliyorum. Melike yok mu o Melike, bu durumu fevkalade kıskanıyor. Ne yapabilirim? Osman; sürekli tuvaletimi temizliyor, tırnaklarımı kesiyor, tüylerimi tarıyor, ne kadar hoşlanmasam da biz kediler için üretilen ıslak mendille silerek beni temizliyor. Bu sayede lokuma yakışıklı görünmemi sağlıyor. İtiraf ediyorum; Osman’ı büyük kedi olarak görüyorum, tüm şirinliklerimi ona yapıyorum. Yalnız Melike evde yoksa onu da özlüyorum. Beni hunharca sevmeyi bırakabilirse bir gün, fikirlerim değişebilir ama Osman’ın ben de yeri ayrı. 

 Yazdıklarımı umarım Melike hiçbir zaman okumaz, diyerek esas konumuza yani prensesim olan Lokum’a gelelim. Tesadüfe bakın ki her ikimizin adını da yiyecek adı koymuşlar. Bu evde hem nohut yemeği hem de kahve yanlarında mütemadiyen lokum yeniyor. Hadi nohut yemeğine alıştım da lokum yemelerine sinir oluyorum. Kahve yanında her lokum gördüğümde oradan oraya koşmaya başlıyorum ama henüz anlamadılar neden yaptığımı. Sadece “Geldiler yine Nohut Bey’imize,” diyerek gülüp geçiyorlar. 

 Hemen üst katımızda Lokum’um. Bazen saatlerce gözümü balkonuna dikip bekliyorum. Demiştim ya kış ayları hiç göremiyorum. Olsun ben yine de belki çıkar ümidiyle bekliyorum. Çıktığı zaman dünyalar benim oluyor. Benim cinsimden. Kulakları benim gibi kırık. Sadece onun tüyleri açık gri ama çizgi desenlerimiz aynı. Ne zamana kadar bu bakışmalar devam edecek bilmem ama benimkiler her telden hoşlanmadığım müzikler dinliyor neyse ki Lokum’un olduğu evden; Mozart, Vivaldi ve Monte Verdi’nin müziği terasıma doğru yayılıyor da huzur buluyorum.

 Neyse çok konuştum galiba ben. Osman’ın yanına uzanayım da biraz pış pış yapsın bana…   

 Bu arada unutmadan bunları nasıl yazdığımı merak ettiyseniz eğer Osman birkaç aydır adeta bilgi deposu ve çok zarif biri olan Elif Ece Kırımlı Hoca’dan öykü üzerine atölye dersleri alıyor, uyuyor numarası yaparak, düzenli olarak ben de katılıyorum. Sanırım bir şeyler kaptım.

   

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Osmanaydogdu OSMAN AYDOĞDU Bir kış mevsiminin Şubat ayının ilk pazar günü dünyaya gelmişim. Annemin anlatmasına göre; doğum sancıları başladığında o zamanlar oturduğumuz gecekondunun kapısında diz boyu kar varmış.Muhtemelen herkes gibi 4 yaşıma kadar neler yaptım, hiç hatırlamıyorum. Okula başladığım ilk günü ise yıllar geçmiş olsa da hatırlıyorum ve lavaboya gitmek için sınıftan çıkıp sınıfı tekrar bulamadığımı daha net hatırlıyorum. O yüzden kızmayın ilk kez sizden ayrı kalan çocuklara kaybolduklarında çünkü çok korkuyorlar zaten.Sonrası malum işte. Uzun bir okul dönemi, ortaöğretim yıllarımda tanıştım birine âşık olmayla. Çok başarılı olan okul hayatım ilk aşkımla beraber vasat bir performans sergiledi. Hayalini kurduğum edebiyat fakültesini bir türlü kazanamayınca bir an önce işimi gücümü elime almak için teknik bölüm bitirdim. Bir kaç sene özel sektörde çalıştıktan sonra kamuda çalışmaya başladım. Hayatımın 36. baskısındayken hâlâ orada çalışmaktayım. Hayat denen seyrüsefer bundan sonrası için ne gösterir bilmiyorum. Bekleyip göreceğiz hep beraber.Çok gevezeyimdir. Konuşmaya başladım mı kolay kolay susmam ama çok konuşmamdan boş konuşmadığım için rahatsızlık duymadıklarını söylerler. Ne kadar sahiciler merak ediyorum. İnsanlarla kalıcı dostluklar kurmak, hayata karşı kötülükleri belki bitirebilme ümidiyle iyi bir insan olabilmek adına savaşlar veriyorum diyebilirim. Başarılı olup olamadığımı onlara sormak lazım. Çok uzun zamandır hayalini kurduğum ilk romanımı siz değerli okurların takdirlerine susmanın bahtiyarlığı içerisindeyim. Umarım beğenirsiniz; sağlıcakla kalın, Allah’a emanetsiniz.