<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>Yazarlar &amp;amp; Paylaşım Platformu &amp; Osmanaydogdu</title>
<link>https://fikirizleri.com/rss/author/osmanaydogdu</link>
<description>Yazarlar &amp;amp; Paylaşım Platformu &amp; Osmanaydogdu</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>Bu web sitesinin telif hakları © Fikir İzleri &amp;apos;ne (veya belirtilen kişiler hak sahibi olanlara) aittir ve ilgili mülkiyet, telif hakkı, ticari marka, kültür sanat, patent veya diğer kanunlar kapsamında korunmaktadır. © 2025 Fikir İzleri — Tüm hakları saklıdır. | Her Kalem Bir Söz, Her Fikir Bir İz Bırakır</dc:rights>

<item>
<title>KALBİNİN SESİNİ DUYABİLİYOR MUSUN?</title>
<link>https://fikirizleri.com/kalbinin-sesini-duyabiliyor-musun</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kalbinin-sesini-duyabiliyor-musun</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202506/image_870x580_6851d5a075fed.webp" length="33120" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Tue, 17 Jun 2025 23:53:26 +0300</pubDate>
<dc:creator>Osmanaydogdu</dc:creator>
<media:keywords>#kalp</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">KALBİNİN SESİNİ DUYABİLİYOR MUSUN?</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">Uzun zamandır yorulduğumu hissediyorum ama ne bedenen ne de zihnen… Bu yorgunluk başka bir şey.</p>
<p style="text-align: justify;">Sanki ruhum dar bir odada hapis kalmış da ben duvarlara çarpa çarpa yaşamak zorundaymışım gibi. Sanki göğüs kafesime bir fil oturmuş da kıpırdamadan yıllarca öyle yaşamak zorundaymışım gibi.</p>
<p style="text-align: justify;">Günler bir şekilde geçiyor, geçerken de yüzüm sahte de olsa ara sıra gülüyor, insanlar, gülmek bana yasakmış gibi düşündüklerinden olsa gerek hemen “İyisin” diyor ama içimde bir suskunluk var, adı konmamış, tarifi belirsiz.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir sabah uyandığımda, hiçbir şey yapmamaya karar verdim. Ne sosyal medya ne haberler ne konuşmalar…</p>
<p style="text-align: justify;">O gün sadece kendi içimde kalacaktım. İlk başta huzursuzlukla kıpırdanan bedenim zamanla ağırlaştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Düşünceler birbirine dolanıyor, kalbim hızlı atıyordu. Sonra bir şey oldu… Her şey sustu. Ve o sessizlikte bir şey duydum.</p>
<p style="text-align: justify;">Kalbimin sesini kulağımda duyuyordum.</p>
<p style="text-align: justify;">Sadece bir organın atışı değildi bu. Bir ritimdi, bir hikayeydi, bir isyandı belki de…</p>
<p style="text-align: justify;">O ritim bana unuttuğum duygularımı fısıldıyordu. Kırgınlıklarımı, ertelediğim hayallerimi, bastırdığım korkularımı…</p>
<p style="text-align: justify;">Hepsi tek tek yüzeye çıktı. Bir zamanlar olduğum ama unuttuğum ben, içimde yankı bulmaya başlamıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Yıllardır hep bir şeylerin peşinden koştum. Hep daha fazlası, hep daha iyisi…</p>
<p style="text-align: justify;">Ama hiç durup da “Ben ne istiyorum?” demedim kendime. Şimdi soruyorum;</p>
<p style="text-align: justify;">Ne zaman kendinle en son gerçekten konuştun? Ne zaman sessizce, yaralı yanımla, umutlu tarafımla… Ve hepsine “Buradayım” dedim.</p>
<p style="text-align: justify;">Saklamadım, yargılamadım.</p>
<p style="text-align: justify;">O gün anladım ki içsel yolculuk; dış dünyadan uzaklaşmak değil, iç dünyana yaklaşabilmekmiş.</p>
<p style="text-align: justify;"> Her şeyin cevabı bir yerlerde değil… Tam burada, göğsümün içinde atıyormuş.</p>
<p style="text-align: justify;">O günden sonra değişmedim belki birden ama dönüşmeye başladım. Daha çok sustum, daha çok dinledim. Ve her sustuğumda biraz daha duyabildim içimdeki sesi. </p>
<p style="text-align: justify;">Çünkü bazen iyileşmek, konuşmakla değil; sadece kalbini duymakla başlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Tabii ki duymak yetmez, oturup dinlemek gerek. </p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;"></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>GÖKTEN DÜŞEN CEVİZ</title>
<link>https://fikirizleri.com/gokten-dusen-ceviz</link>
<guid>https://fikirizleri.com/gokten-dusen-ceviz</guid>
<description><![CDATA[ Çocuk Hikaye ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202505/image_870x580_681b49bb7bea2.webp" length="59168" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 07 May 2025 14:55:14 +0300</pubDate>
<dc:creator>Osmanaydogdu</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">                 GÖKTEN DÜŞEN CEVİZ</p>
<p style="text-align: center;">Kargaların Zekâsıyla Tanışmaya Hazır mısınız? ?</p>
<p style="text-align: justify;">Eymen, dün akşam annesini dinlemeyip geç yattığı için bu sabah uyanmakta oldukça zorlanıyordu. Annesi Hamide Hanım, “Oğlum, okula geç kalıyoruz. Hadi, uyanır mısın artık!” diye defalarca seslenmişti ama Eymen’in uyanmaya hiç niyeti yok gibiydi. Sonunda kardeşi Enes odaya girerek abisini uyandırmayı başardı. İki kardeş sevgiyle birbirlerine sarıldıktan sonra:</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">— Bir daha geç yatmayacağım kardeşim. Erken yatıp erken kalkacağım. Sen de öyle yap, olur mu?</p>
<p style="text-align: justify;">— Tamam abi. Okula geç kalmak istemem ki hiç.</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">Kardeştiler ama aynı zamanda çok iyi dostlardı. Bazen her kardeş gibi aralarında küçük tartışmalar olsa da hemen barışırlardı.</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">— Hadi bakalım, kahvaltı hazır! İki dakika içinde masada olmazsanız okula geç kalacağız, ona göre! — diyen annelerinin uyarısına kulak vererek, elini yüzünü yıkayıp kahvaltı masasına geçtiler.</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">Kahvaltıdan sonra Eymen çabucak hazırlandı. Her sabah evde yalnız kalmaması için küçük kardeşi Enes de onlara eşlik ediyordu. Annesi evden çıkmadan önce, balkona kurumaya serdiği taze cevizlerden birkaç tanesini Eymen’in beslenme çantasına koydu. Bunu gören minik Enes hemen sordu:</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">— Anne, neden balkona döktün cevizlerimizi?</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">— Onlar taze ceviz oğlum. Yeni toplandıkları için içleri biraz ıslak. Kurumazlarsa çürüyebilirler. O yüzden balkona serdim, kurusunlar diye.</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">— Anladım anne. Ama ya cevizlerimizi çalarlarsa?</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">— Merak etme, kimse ceviz çalmaz. Zaten bu akşam hepsini toplayacağım.</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">— Tamam anne, anladım.</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">Sonunda okula gitmek için yola çıktılar. Annelerinin bir elinden Eymen, diğer elinden Enes tutmuştu. Tam o sırada bir ceviz yuvarlanarak önlerine düştü. Ardından tepelerinde karga sesleri duyuldu.</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">— Anneee! Ceviz düştü gökten! — diye bağırdılar Eymen ve Enes aynı anda.</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">— Evet, gökten ceviz düştü. Kargalar çok zeki kuşlardır. Gagalarıyla kıramadıkları cevizleri yüksekten bırakırlar. Yere düşünce kırılan cevizleri görüp hemen alırlar ve içini yerler.</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">— Aaa, çok zekice! Gerçekten çok zekiymiş bu kargalar. Bunu bilmiyordum. Hemen okula gidip en yakın arkadaşım Kerem’e anlatmalıyım! — dedi Eymen heyecanla.</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">— Anlat tabii ki oğlum. Hem az kaldı, geldik sayılır.</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">Kerem’e bir an önce anlatmak için okul bahçesinde heyecanla koşmaya başladı.</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">Eymen’i okula bıraktıktan sonra Enes eve gitmek istemedi ve annesine seslendi:</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">— Anne, teyzeme gidelim mi? Ben teyzemi özledim!</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">— Olur oğlum, hadi gidelim.</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">Kız kardeşi Melike’de, Eymen’in okul çıkışına kadar zaman geçirdikten sonra hep birlikte Eymen’i okuldan alıp eve döndüler.</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">Eve gelir gelmez Eymen ve Enes hemen balkona koştular. Cevizlerini kontrol etmek istiyorlardı. Ancak kapıyı açtıklarında büyük bir sürprizle karşılaştılar.</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">— Anneee! Cevizlerimiz yok, hepsi gitmiş!</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">Anneleri yanlarına geldiğinde gerçekten cevizler yoktu. Çocuklar şaşkınlıkla bakarken Hamide Hanım gülmeye başladı. Çünkü sabah gökten düşen o ceviz, balkonlarındaki cevizlerden sadece bir tanesiydi!</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">Evet, kargalar gerçekten çok zeki kuşlardı ve o gün karınlarını Eymen’lerin cevizleriyle doyurmuşlardı.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ONCA ŞEYİN ARDINDAN</title>
<link>https://fikirizleri.com/onca-seyin-ardindan</link>
<guid>https://fikirizleri.com/onca-seyin-ardindan</guid>
<description><![CDATA[ Onca şeyin ardından kitabımın yazarlık serüveni. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202505/image_870x580_6814c8f280d54.webp" length="45836" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 02 May 2025 16:30:46 +0300</pubDate>
<dc:creator>Osmanaydogdu</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">ONCA ŞEYİN ARDINDAN-YAZARLIK SERÜVENİ</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;">          İlk eşini; dördüncü evre inflamatuar tip meme kanseri -hızla gelişen ve etkilenen memeyi kırmızı, şişmiş ve hassas hale getiren, nadir görülen bir meme kanseri türü- teşhisi ile başlayıp, çoklu organ yetmezliğine uzanan yolculuğu sonunda kaybedişinin üzerinden, yedi ay geçmişti geçmesine lakin geçen sadece zamandı. Murathan Mungan’ın “Takvim düzeni herkes için aynı olsa da zaman herkesin içinde başka türlü ilerler.” dediği gibi zaman farklı ilerliyor, Feyza’nın yokluğunun acısı ilk günkü tazeliğini korumaya devam ediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">            Hayatının hiçbir döneminde alışık olmadığı münzevi yaşantısını hayatının merkezine koyarak, yalnızlığa âşık olmaya başlamasından olsa gerek; yanında annesi dâhil kimseyi istemiyordu. İyi niyetle “Bari şu evi değiştirseydin.” diyenleri bile hayatından çıkartma noktasına gelecek kadar kızgınlıkla, “Ne yapmam gerektiği konusunda bir daha konuşan olursa, bunca yıllık dostluk var demem, mesafe koyarım. Haberiniz olsun. Sonra söylemedi demeyin!” diye sert bir şekilde uyarıyordu. Kim ne derse desin bildiğini okuyor, kimseye kulak asmıyordu. Hayatının devamını sağlayacak şekilde asgari besleniyordu. Üstelik her sabah yataktan kalkar kalmaz ilk iş olarak; balkona çıkıyor, ardı ardına sigara yakıyor, Feyza ile beraber ektikleri saksılara uzun uzun bakıyor, ardından sicim gibi boşalıyordu gözyaşları.</p>
<p style="text-align: justify;">          İçinde bulunduğu ruh halinin fütursuzca devam ettiği bir Pazar günüydü. Uyandığında neredeyse öğlen olmuştu. Kaç sabah namazı kaçırmıştı artık saymadığı gibi bir nedamet de duymamaya başlamıştı. Üstelik bu geç uyanışlar rutinleşmişti. Mutluluğa uzun zamandır hasret yanı her sabah kalktığında, bu duruma bir çare bulması gerektiğini söylenmekten usanmıştı ama diğer yanı ise değiştirmeyi düşündüğü her şeyi aslında bilerek ve itinayla devam ettiriyordu. Hakan için bu durum can sıkıcı olmaya başlamış, umursamaz gibi davransa da birbirinin aynısını takip eden gayesiz günler, göğüs kafesinde sıkışmalara neden oluyordu. Artık bir şeyleri değiştirmenin vakti gelmiş de geçiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">      Balkon ritüelini yerine getirdikten sonra içeri geçtiğinde ne yapacağını bilememişti. Birden Feyza ile kahvaltı sonrası pazar günü rutini haline gelen ‘Vapurda Çay Simit’ programını anımsadı. Yayımlandığı kanalı açtığında yeni başladığını gördüğünde kısa bir süre sevindi ama tek başına izleyeceğinin hüznü fil gibi oturmuştu içine. Bu haftanın konuğu bildiği kadarıyla yazar ve oyuncu olan ‘Bahadır Yenişehirlioğlu’ idi. İkisinin de severek takip ettiği biri olduğunu görmek, bir katre daha çoğaltmıştı efkârını ama programda konuşulanlar fevkalade dikkatini çekmiş, can kulağıyla takip etmeye başlamıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">   Bahadır Yenişehirlioğlu’nun hayatı hakkında öğrendikleri; kafasında şimşekler çakmasına, monoton şekilde süregiden hayatında değişimlere yol açmıştı. Aslında ilk mesleğinin ceza avukatlığı olduğunu öğrendiğinde bir hayli şaşırmıştı. Ardından, 12 Eylül darbesini yemiş kendi ailesinin yaşadıklarını, ilk kitabı olan ‘Beyaz Usta Siyah Çırak’ romanını yazarken eşinin; ‘Bahadır, iyileşiyorsun farkında mısın? Yazmaya başladığından beri tırnaklarını yemiyorsun.’ demesiyle yazmanın iyileştirici bir etkisi olduğu idrak edişinden bahsetmesiyle, “Tabii ya. Ben daha önce nasıl düşünemedim bunu. İyileşmek için yazmalıyım.” Hatta Samuel Beckett’ın -İrlandalı yazar- ‘Başka hiçbir halta yaramadığım için yazıyorum.’ sözünü hatırlamış, programı durdurup kendini çalışma masasında bulmuştu. Haydi, bismillah diyerek yazmaya başlamıştı.            “Önce kız uyanmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">     Çok fazla uykuyu sevmez, hele bir de morali bozuksa sabahın ilk ışıklarında uyanırdı. Yattığı gibi uykuya da dalamazdı üstelik. Kocasının yastığa başını koyar koymaz uykuya dalmasına hep imrenir, tatlı tatlı söylenir dururdu. Ama bu sefer öyle olmamıştı. Yastığa başını koyar koymaz uyumuştu Feyza. Hakan ise bir türlü uykuya dalamıyordu. Dün gece rolleri değişmişlerdi resmen. Uyku tutmamıştı bir türlü. Odanın karanlığında gözlerini tavana dikmiş, olur da Feyza uyanır diye yatakta hareketsiz uzanıyordu. Ne kadar zamandır bu hâldeydi kestiremiyordu. Bu duruma iyice sinir olmaya başlamıştı. Âdeta bir kedi sessizliğinde yataktan kalktı. Telefonundan imsak vaktine baktı, vakit girmişti. İmam efendiyi beklemeden abdestini aldı, ardından salona geçerek kendi duyacağı şekilde dışından ezan okudu ve sabah namazına durdu. Eda ettikten sonra namazını, ellerini açtı Yaradan’a ve ondan güç kuvvet, eşi için şifalar diledi. Gözyaşının aslında rahmet, duaların kabulünü hızlandıran sebep olduğunu bildiği için olsa gerek sicim gibi boşalmıştı gözlerinden yaşlar. Ağladıkça hafifliyor gibiydi sanki omuzlarındaki kum torbaları. Feyza’yı düşündü. Kendisini ne kadar çok sevdiğini iliklerine kadar hissetti. Kendisini bu hâlde görmediği için sevinçliydi. Ağladı. Dakikalarca ağladı bir çocuk çaresizliğinde, muhtaçlığında. Sonra annesi geldi hatırına. Öyle ya oğlunu bu hâlde görse en az Feyza kadar üzüleceği kesindi. “Yaş ilerledikçe annem kızmasın düşüncesinin, nasıl da annem üzülmesin kaygısına dönüşmesi. Ne kadar garip…” dedi.”</p>
<p style="text-align: justify;">      Henüz ismini koymadığı romanın ilk sayfasını bir çırpıda yazmıştı. Bir yandan yazıyor bir yandan da kafasında kurgu oturtmaya çalışıyordu. İlk bölümde Feyza’ya teşhis konulduğu zamanın sekiz ay sonrasını yazdı. İkinci bölümde on yıl öncesine dönüş yaparak tanıştıkları zamana yolculuk yaptı. Devamında ilk bölüme tekrar gelene kadar tüm yaşananları tüm çıplaklığıyla yazdı. İki ay boyunca düzenli olarak yazmaya devam etti. Bazen yazdıklarını beğenmeyerek acımadan sildi, bazen yazdığı kısımlara eklemeler yaptı. Yazdıkça kendisinin de iyileşmeye başladığını fark etmesi uzun sürmemişti. Yazdıkları belli bir olgunluğa geldiğinde ise artık bir isim koyma vakti geldi diyerek ilk başta ‘Sevmek Yetmiyor Bazen’ olarak kafasında bir isim bile belirlemişti. ‘İyileşme’ adı altında çıktığı serüvende bir anda kendini kitap çıkarma hülyaları arasında bulmuş ve Bahadır Yenişehirlioğlu’na yazdığı kısmı, geri dönüş yapacağından ümitsiz bir şekilde sosyal medya hesabına eklediği adresine e-posta olarak gönderdi. Belki de kitabın yayınlanma sürece bu e-postaya dönüş yapılmasıyla başlamıştı. Gelen cevapta şunlar yazıyordu, “Merhaba Hakan. Yazdıklarını okudum. Yaşadıkların için çok üzüldüm. Yazmaya devam etmelisin. Eserini tamamladığında tekrar görüşmek ümidiyle.”</p>
<p style="text-align: justify;">Hakan, cevabı okuduğunda uzun zaman sonra havalara uçmuştu. Zaten geri dönüş olacağından umutsuz oluşunun etkisiyle verilen cevabın değeri daha da artmış, kitap çıkarma hülyaları hayal olmaktan çıkmış, ciddiyet kazanmaya başlamıştı. Bir yandan yazmaya devam ederken bir yandan da yayın evi arayışına girmişti.</p>
<p style="text-align: justify;">Günler bu şekilde akıp giderken yaz mevsiminin gelmesiyle, bulunduğu semtin sahilinde bulunan bir çay bahçesinde yazmaya başlamıştı. Son gidişinde biraz sonra yaşanacak olanlardan habersizdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Ay dolunay yani bilindik tabirle on dördündeydi. Bulutsuz olan gökyüzünü cömertçe aydınlatıyordu. Denize vuran ayın şavkı, muhteşem bir mehtap sunuyor, yıldızlar âdeta kanaviçe üzerine nakış gibi özenle işlenmiş ki insanlar, görsel bir şölene şahitlik ediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Kâğıda, bir şeyler karalamak için mükemmel bir ortamdı. Çok geçmeden çantasından, defterini ve kalemini çıkarmıştı. Hakan, çay bahçesinde çalan müzikle ilgilenmez, kulaklığını takarak kendi müzik listesini dinlemeyi tercih ederdi. İçini dökmeye başlamıştı. Önce kendisinin de çok garipsediği bir başlık atarak başlamıştı.</p>
<p style="text-align: justify;"> “Vakit Unutma Suları”</p>
<p style="text-align: justify;">“Bir hevestir aldı satırları. Anlamlı veya okunmaya değer olunduklarını düşünmeden, rastgele yazıldılar. Öyle ki kimileri tarafından şair ilan edildim, kimileri için onun gibi bir şeyim. Bilinen bir mahlasım da yoktur benim. Çünkü hoşlanmam, korkarım, şiir yazamam ben.</p>
<p style="text-align: justify;">Hadsizlik edip ne zaman şiir yazmaya yeltensem; satırlar kalemimin tırabzanlarına ürkek, sinmiş, bir halta yaramaz şekilde tutunur da ne yapsam faydasız, cesaretlendiremem!</p>
<p style="text-align: justify;">Kapkara gecenin ortasında kuşlar kendilerini bıçaklar, kısa can çekişlerini duyarım lakin kıpırdayamam! Hıçkırıklarım, içimdeki boşluğun uğultusuna karışır; yılgın, solgun yapraklarım yollara dökülür lakin bir ah edemem!</p>
<p style="text-align: justify;">Uzanır sessizlik, demirden imal edilmiş bir karyolada çırılçıplak. Üstünü örtmeye yeltensem sanki çığlık atacak, tahammülüm yok sessiz çığlıklara bilirim lakin kulaklarımı tıkayamam!</p>
<p style="text-align: justify;">Oysaki epeydir; vakit, hayatın geri kalanına karşı unutma suları, üstelik belki de son gecem olduğundan habersiz! Ben şiir yazmayı yine kazaya bırakırım.</p>
<p style="text-align: justify;">Dedim ya! Hoşlanmam, korkarım, şiir yazamam ben.”</p>
<p style="text-align: justify;"> Yazıyı bitirmiş ve tam altına imzasını atacakken; masaya gelen kişinin ne dediğini anlayabilmek için kulaklığını çıkarmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">“Pardon, gelecek misafiriniz yoksa sandalyenin birisini alabilir miyim?”</p>
<p style="text-align: justify;">Hakan, duyduğu sesin büyüsüne kapılmış ve lal olmuştu resmen. O sırada cevap bekleyen bir çift göze takılı kalan Hakan, o anı zihnine kazımaya çalışıyordu. Neden sonra, cevap vermesi gerektiğini anımsıyordu nihayet.</p>
<p style="text-align: justify;">“Tabii ki alabilirsiniz. Kusura bakmayın, kulaklık takılı olduğu için direkt olarak ne dediğinizi idrak edemedim.”</p>
<p style="text-align: justify;"> “Estağfurullah, ne kusuru. Rahatsızlık verdiğim için asıl siz kusura bakmayınız. Teşekkürler, iyi akşamalar.” diyen Melike, hemen yan masaya arkadaşlarının yanına geçmişti. Hakan ise az önce neler yaşandığını ve neden donup kaldığını anlamaya çalışıyordu. İstem dışı yan masaya oturan kişinin sesini duyabilmek için kulaklığını tekrar takmamıştı. Bir yandan yaptığından dolayı kendine kızıyor ama bir yandan da kendine engel olamıyordu. İlk kez duyduğu efsunlu sesin, etkisinden çıkamıyor, kısa süre içinde her detayını zihnine kazıdığı, kahverengi gözleri, her iki tarafında olan gamzeleri, ok gibi içinden geçen kirpikleri hatta alnındaki ben izini bile görmek istiyordu ama kafasını yan tarafta bulunan masaya çeviremiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Neler oluyordu? Bu yaptığı, içindeki susturulamayan sesler ve kalbinin ritminin değişmesi normal miydi? Daha ismini bile bilmediği, ilk kez gördüğü bir insanı, nasıl uzun yıllardır tanıyor gibi hissedebiliyordu? İhtilal altındaydı duyguları. Üstelik aniden bastıran yağmur misali olağanüstü hazırlıksız yakalanmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Hakan’ın yeni hayatı işte şimdi başlıyordu. Bir daha yaşanılamayacak gibi hissedilen duyguların yeniden, hiç beklemediği anda esiri olmuştu.</p>
<p style="text-align: justify;">… </p>
<p style="text-align: justify;">Melike ile tanışmalarının üzerinden altı ay kadar zaman geçmişti. Her şey çok hızlı gelişmiş, kalpleri kısa sürede birbirlerine ısınmıştı. Hakan’a yara bandı olmuştu Melike resmen. Önceki hayatlarında yaşadıkları onca şeye rağmen efsanevi bir aşka yelken açmışlar ve evlenmişlerdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Hakan, yayımlamak istediği kitabından bahsettiğinde ise en büyük destekçisi Melike olmuştu. Kitabı yazmayı bitirdiğinde ise ilk okuyan kendisi olmuştu. Gözyaşları içinde bir çırpıda okumuş ve eşine hayranlığı daha da artmıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Görüşmelerini daha yazarken yaptığı yayınevine eserini göndermeden önce yapması gereken tek bir şey kalmıştı. Başlarda ‘Sevmek Yetmiyor Bazen’ olarak düşündüğü kitabının adını ‘Onca Şeyin Ardından’ olarak değiştirmiş ve ilk eserini insanlığa sunmanın bahtiyarlığını yaşıyordu. Dünya dönmeye devam ettiği müddetçe hem ismini hem de satırlarını ölümsüzleştirmişti.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>HERCÜMERÇ</title>
<link>https://fikirizleri.com/hercumerc</link>
<guid>https://fikirizleri.com/hercumerc</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202504/image_870x580_680e2c502020a.webp" length="28840" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 27 Apr 2025 16:12:43 +0300</pubDate>
<dc:creator>Osmanaydogdu</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;">         HERCÜMERÇ</p>
<p style="text-align: justify;">Kızılca güneş batmak üzereydi. Herkesin artık rutinleşmiş olan bir telaşı var gibiydi. Kimi evine, kimi işine, kimi randevusuna, kimi ise hayata yetişmeye çalışıyordu. İşte yine başlıyordu bizimkisi anarşik anarşik konuşmaya!</p>
<p style="text-align: justify;">‘Neden, askerlik gibi süresi belli olan durumlarda zaman geçmek bilmezde, normal hayatta zaman akıp gider. Hani sayılı zaman çabuk geçerdi? Kim uydurdu bu safsatayı? Zaman dediğimiz şey; aslında muğlak ve son iki harfinden oluşan, anlardan ibaret değil mi? Anı yaşamayı neden ıskalıyoruz? Neden sürekli bir şeylere yetişmeye çalışıyoruz? </p>
<p style="text-align: justify;">Başladın yine Osman Efendi. Değiştiremeyeceğin şeyler için kavga etmeyi ne zaman bırakacaksın! Olmuyor işte! Üstelik her seferinde kaybedeceğini bile bile hala neden pes etmiyorsun? Hercümerç olmuş hayatını, malayani bir şekilde mi, temize çıkaracağını sanıyorsun? Bütün dert bitti zaman mefhumuna mı taktın kafayı şimdi de! İnanamıyorum sana gerçekten!</p>
<p style="text-align: justify;">Tek derdi olan sen misin bu hayatta? Nedir bu? Melankoli akımını başlatanın, kendin olduğunu mu sanarak, melamet hırkasını giyme merakın? Hep o dinlediğin kederli şarkılardan dolayı bu haldesin. Sen önce müzik listeni değiştir sonra da münzevi yaşantından sıyrıl! Bir yerden başla! Sonra oturup zaman mefhumunu konuşalım! Ha! Bir de unutmadan; sürekli bir şeylerden şikâyet edip, hayatına uygulamadığın şeylerden sıkıldım. Mesela az önce dert yandığın, ‘Anı yaşamak’ kısmından başlayabilirsen çok sevinirim.’</p>
<p style="text-align: justify;"> İşten eve dönüş yolunda, kendi ile olan savaşı bitmiyordu. Bir nevi alışkanlık haline gelmişti bu kavgalar. Bugün dozunu biraz kaçmıştı sanki. Eteğindeki taşları bir bir dökmüştü. Resmen ‘yaşayan bir ölüsün’ hiç kusura bakma demişti. Üstelik onca kalabalığa rağmen birazdan yalnızlığın gelip, dört bir yanını saracak olan dört duvarın içine hapsolmasına çok az kalmıştı. Eve yaklaştıkça adımları yavaşlıyordu istemsiz. Bütün seslerden sıyrılıp ıslık öttürmeye yeltendiği o an ebedi yalnızlığa demir attığından habersizdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Önce acı bir fren sesi duyulacak, açılan camdan elinde silah olan adam tarafından ağız dolusu küfürler edilecek. Sonra kimse ne olduğunu anlayamayacak. Osman’ın yanında yürüyen kadın hedef, gayri ihtiyari bir reflekse arkasına sığınacak. Katil tarafından, hedefi kaçırma korkusuyla aceleci ve acemice tetiğe basılacak. Kuşlar tünedikleri yerlerden koreografi yaparak gökyüzüne doğru kanatlar çırpacak ve bir an şehrin tüm gürültüsünü bastıracak olan kanat sesleri eşliğinde; kalın kaşları, genç yaşına rağmen alın ve göz çevresinde oluşan derin kederli çizgileri, beyazların olduğu gür ve sert kirli sakalları kısacası kederli çehresi; yaşadığı acıdan ötürü son kez kasılacak ve kalbinden vurulması sonucu yere yığılacaktı. </p>
<p style="text-align: justify;">Kurşunun isabet ettiği yere istemsiz eli gidecek. Son bir gayret ile eline bulaşan kırmızı sıvıyı görmek için elini havaya kaldırdığında ise parmaklarının arasından süzülen kızılca güneşi gördüğünde anlayacak. Gökyüzünün sadece mavi olmadığını. Gün doğumlarında ve batımlarında kırmızı olduğunu.</p>
<p style="text-align: justify;">Az önce ‘Anı yaşamak’ kısmından başlayabilirsen çok sevinirim.’ derken iç sesi; muhakkak bu andan bahsetmemişti. </p>
<p style="text-align: justify;">Demek ki insanın mutlu olabilmesi için anı yaşamak yetmiyor. Önce iç sesiyle tüm sorunları halledip, barışması gerekiyor! </p>
<p style="text-align: justify;">               Vesselam.</p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;"></p>
<p style="text-align: justify;"></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>BİR KEDİNİN ÖYKÜSÜ</title>
<link>https://fikirizleri.com/bir-kedinin-oykusu</link>
<guid>https://fikirizleri.com/bir-kedinin-oykusu</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202504/image_870x580_680780a79bff2.webp" length="46110" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 21 Apr 2025 21:20:51 +0300</pubDate>
<dc:creator>Osmanaydogdu</dc:creator>
<media:keywords>Fabl</media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p> Nisan yağmurlarıyla birlikte suya hasret topraklar nihayet sevdiğiyle buluşmuş, derin bir uykuda olan tabiat yeniden göz alıcı renklerine bezenmeye durmuş, önceki senelere nispeten çetin geçen kış boyunca gerilen gönül yayları gevşemeye başlamıştı. Gelen bahar, Lokum'un balkona çıkmaya başlayacak olması anlamına geliyordu. Benimkiler ben ne zaman istesem terasa çıkmama izin veriyor ama onunkiler biraz cins olduğundan hiç sevmiyorum kış mevsimini. Neyse durun şimdi. Lokum mevzusuna biraz sonra daha detaylı gireceğim. Ondan önce size biraz hikâyemden bahsetmek istiyorum.</p>
<p> Kocaman teraslı evde yaşamaya başlayalı bugün tam üç yıl oldu. Daha dört aylıkken bir sabah uyandığımda ufacık bir çantanın içine konuldum. Nereye gittiğim konusunda hiçbir malumatım yoktu. Çantanın şeffaf korumalı kısmından anneme ve kardeşlerime meğerse son kez baktığımı çok sonraları idrak ettim. Neyse, bu durumu dramatikleştirmek istemiyorum çünkü ailemden ayrı kaldığım bunca zamanda bunu dert edinmem hiçbir işe yaramadı.</p>
<p> Beni çantaya koyan kişi benimle hiç konuşmuyordu. Önce bir arabaya bindik. Arka koltuğa beni emniyet kemeriyle güzelce bağladı. Aracın her sarsılışında çanta yerinde bir taş gibi sabit dursa da ben içinde bir o yana bir bu yana top gibi savruluyordum. Yaklaşık yarım saat süren yolculuktan sonra bir dükkânın içine girdik. Sanırım teknolojik cihazların satıldığı bir dükkân burası. Önce iki katlı kocaman içi balık dolu bir akvaryum dikkatimi çekti. Üst katı, çoğunluğu sarı renkte ciklet balığıyla doluydu. Alt katında ise irili, ufaklı tatlı su köpek balıkları gövde gösterisi yapıyordu. Bir de akvaryumun yakınında kocaman bir kafes vardı. “İyi ama içi neden boş” diye düşünürken -sonradan öğrendim ki sadece geceleri kafesinde duruyor, gündüzleri hiçbir şekilde kafese sokulamıyormuş- beni bir tehdit olarak algılamış olacak ki gri renk kocaman bir jako papağanı bana doğru geliyor. Gelirken bir şeyler de söylüyor, şuna bak. Benim gibi değil bu aynı insan gibi konuşuyor. “Kimsin sen, kimsin? Babacık, babacık Emraaah kim buuu” diyerek üstüme doğru geliyor. Sütle beslendiğim ilk zamanlarımda annemin yabancılardan bizi korumak için yaptığı gibi tıslamanın vakti geldi de geçiyor sanırım. Kendimden emin gözükmeye çalışarak ağzımı kocaman açtım, keskin ve güçlü dişlerimi göstererek 'tısssss' yapmam ile koşar adımlarla bana doğru gelen papağanı duvara çarpmış gibi geri püskürtmeyi neyse ki başarmıştım ama susmuyor bu papağan konuşmaya devam ediyor.</p>
<p> Her yer rengârenk. Gündüz olmasına rağmen her yerde led ışıklar var ve ben led ışıklardan nefret ederim. Çok rahatsız olduğum için 'miyav' desem de kimse oralı olmadı. Hay aksi! Etrafta bu kadar çok tehlike varken gözlerimi de kapatamıyorum. Ödümü patlatan papağanın sahibi ile beni buraya getiren kişi daha önce duymadığım bir şiveyle konuşmaya başladı.</p>
<p> -Emrah norüyon, gadasını aldığım?</p>
<p> -Nöğrüyüm Oğuz ağbim. Ayran satmağa devam ediyoz galan. Yarısı su, yarısı yoğurt. Sen nöğrün? Haggat sen devlisüün gelmeyceg miydin?</p>
<p> -Ne olsun be Emrah, aynı. Bayılıyorum senin şu konuşmana. Yok, bugün için sözleştik biz Osman'la. Gelmedi anlaşılan daha?</p>
<p> -Dur o zaman arayag bağalım, nerlerde galık bizim yağuşuglu.</p>
<p> -Ara bakalım.</p>
<p> -Alooğ. Canını yidiğin nerde galdın, Oğuz ağbey geldi galan. Kedin güççük aslan gibin bişiy ya la. Çog keleş. Coğ gözlü bişiy. Gulahları bi pişirimlik. Emme, ıcıcıh ürkek bişiy. Icıcıh da gödek zannımca ama Oğuz ağbim iyi bagmış hani gurumuş gufana dönmemiş. Avurdunu yırtarım çok datlu bişiy bu. Bi tene de biz mi alaydık diğcem de bizim garı eve niyin soğmaz onu biliyon.</p>
<p> -Geldim abi geldim. Beş dakikaya kalmaz yanınızdayım, demiş ve telefon kapandıktan sonra Osman gelene kadar hiç susmamıştı Emrah;</p>
<p> -Maşugg dölek dur. Gıpraşma galan, dursun golun ganadın. Rahat bırag bakim hayvanı. Bag bag culluh gibin gabardın gine. El gadan navri zate. Dölek dur diyon sana.</p>
<p> Sonunda Osman gelmişti. Beni görür görmez “Nohut, oğlum geldim,” dediğinde daha beni görmeden ismimi Nohut koyduğunu anlamıştım. Nerden geldi acaba aklına? Neyse 'kedicik, miyav' gibi klasik isimlerle çağırılmaktan iyidir. Benim adım bundan sonra Nohut'tu. Anlamıştım ve ismimi çok sevmiştim aslında.</p>
<p> Oğuz'dan hızlıca kimliğimi ve yapması gereken bilgileri aldıktan sonra beni dikkatlice yani incitmemeye özen göstererek çantamdan çıkarıp yanında getirdiği daha büyük ve konforlu olan yeni çantama koymuş, sırtına değil de kucağına asarak, artıları toplamaya başlamış, daha ilk andan gözüme girmeyi başarmıştı Osman. Hemen kucağına alıp mıncıklamaya başlamamıştı. Ağabeyi Emrah'la konuştuktan sonra da vedalaşıp bu tuhaf yerden nihayet çıkmıştık. Artık evime gitme vaktiydi. Lakin o da ne! Arabası yok, Osman'ın. Ne kadar uzaktan geliyor acaba derken kendimi yağan yağmurun altında Osman'la otobüs beklerken bulmuştum. Beş dakika kadar sonra gelmiş ve güç bela binmiştik. Aman Allah'ım bu ne kalabalık böyle? Neyse ki çok sürmedi otobüs faciası. İndikten sonra biraz yürüdük ve yer altına doğru inen merdivenlere sabit olarak bekledik ama inmeye devam ettik. Birkaç kere daha farklı merdivenlerde aynısını tekrarladıktan sonra durağa ulaştık ve gelen aracın durduktan sonra kapıları açmasıyla birlikte arkamızda olan kalabalığın itiş kakışıyla bir anda kendimizi içerde bulduk. Beni çantanın içinde fark eden herkes hep bir ağızdan konuşmaya başlamış ve ne kadar tatlı olduğumdan bahsediyorlardı. İçlerinden birisi Osman'a “Buyurun siz gelin oturun. Hayvancağız ürkmüşe benziyor. Rahat etsin.” dedi. Osman teşekkür etmiş ama cılız da olsa ben de miyavlayarak teşekkür etmiştim. Tabii ki yine anlamamıştılar. “Siz ister anlayın ister anlamayın, ben tek çıkarabildiğim ses ile size teşekkür etmeye devam edeceğim.” diye iç geçirdikten sonra çantanın içine iyice kurulmuştum. Osman ise nazikçe çantanın fermuarını açmış ve yavaşça ellerini ilk defa tüylerim üzerinde gezdirmeye başlamıştı. Garip bir şekilde huzur bulmaya başlamıştım. Yol boyunca bir an olsun elini çekmedi üzerimden. İnsanların bana merhametli, dostça bakışlarını hissettikçe ürkekliğim gitmiş, üzerimde gezen elin sıcaklığı ve naifliği sayesinde iyice mayışmış, uyumaya başlamıştım.</p>
<p> Ne kadar zamandır uyuyordum hatırlamıyorum ama üzerimde gezinen elin sıcaklığının usulca kaybolmasıyla ve çantamın fermuarının kapatılmaya çalışmasıyla uyanmıştım. Gerinme hareketlerini yapacak alanım haliyle yoktu ama anlaşılan eve çok yaklaşmıştık.</p>
<p style="text-align: justify;"> Uzun süren yolcuğun sonunda nihayet bundan sonraki hayatımı yaşayacağım eve gelmiştik. Kapıyı bir kadın açtı. Adını bir hafta kadar sonra öğrenebildim çünkü birbirlerine katiyen isimleriyle hitap etmiyorlardı. Değişik bir karı, koca ilişkileri vardı. Eşten daha çok aynı evde yaşayan arkadaş gibiydiler. Neyse uzatmayayım adı Melike. İçeri girer girmez hemen beni çantamdan çıkarıp kucağına aldı. Osman'ın bana yaklaşımının tam tersiydi davranışları. Dakikalarca beni öptü, kokladı hatta her yerimi mıncıkladı. Ne kadar kaçmaya çalıştıysam da başarılı olamadım. Sonunda Osman yardımıma koşmuş ve “Hayatım, tuvaleti gelmiştir Nohut Bey'in. Alayım ben onu,” demesiyle elinden kurtulmuştum. Çok güzel bir tuvalet almışlar bana. Lavanta kokulu kumla doldurmuşlar içini. Osman beni kumuma koyar koymaz saatlerdir tuttuğum çişimi hemen yapmış ve içgüdüsel olarak öğrenmiş olduğum tuvaletimi yaptığım yeri patilerimle kapatmaya başlamıştım. Bir görseniz nasıl hayran kaldılar ben bunları yapıyorum diye. Tuvalet işini hallettiğimize göre sıra evi kodlamaya gelmişti. Sırayla tüm odaları gezmeye ve hemen hemen tüm eşyaları koklamaya başlamıştım. Neyse ki bunları yaparken dokunmadılar bana. Sadece ara ara “Nohut Nohut” diye seslendiler. Nedenini bilmiyorum ama buraya gelen her misafir, “Tam bir pinterest evi burası,” diyor. Sanrım her yer rengârenk oluşundan dolayı yapıyorlar bu yakıştırmayı. Daha ilk andan yaşayacağım yere ısınmaya başlamıştım. Demek yaşayacağım yer burası, iki oda bir salonu olan bir daire, derken mutfaktaydım. Asıl sürpriz buradaki kapının ardındaydı. Kocaman bir terasa buradan çıkılıyordu. Hesaplamalarıma göre teras evden büyüktü. İlk başta oraya çıkmakta tedirginlik yaşadım çünkü sokakta oynayan çocukların, sahile yakın olduğumuzu tahmin etmemi sağlayan martı ve diğer kuşların sesi bir tehlike olduğunu ve bu yüzden dikkatli olmam gerektiği anlamına geliyordu. Baktı benim çıkacağım yok, ilk Osman çıktı ve “Gel hadi, korkma. Ben buradayken sana kimse bir şey yapamaz,” demesiyle biraz olsun tedirginliğim azalmış ve hem merakımdan hem de sonuçta burası da evin bir parçası olduğu için kodlamam gerektiğinden, ürkek adımlarla ilerlemeye başladım. Çok güzel bir yerdi burası. Osman'ın marangoz mesleğinden anladığını tahmin etmek zor değildi. Her iki uca ahşaptan saksılar yapılmış, içerisine bilmediğim bazı bitkiler ekilmiş. İlk iş onları koklamakla kodlamaya başladım. Terasın ortasına ise kare, kocaman bir saksı yapmış ve bodur bir zeytin ağacı dikmiş. Üzerinde meyvesi yoktu ama çok güzel görüntü oluşturduğu kesindi. Ya bu seyyar çardağa ne demeli? Bembeyaz boyamış, altına kocaman tekerler çakmış, yere temas etmeyen kocaman bir masa yapmış ve çardağa montajlamış. Tüm bunlar Osman'ın elinden her işin geldiğini gösteriyordu. Bu benim için iyi bir şeydi. Uyumadığım zamanlarda onu izlemek keyifli olacak diye ilk gün içimden geçirmiştim ve haklı da çıktım. Üstelik her canı sıkıldığında eline rulo alıp bir şeyleri boyaması yok mu, beni benden alıyor, rulonun her ileri geri hareket edişini, izlemeye bayılıyorum. Bazen sırf ben seviyorum diye bir yerleri boyadığından emimin ama ispatlayamadığım için yanılıyor da olabilirim.</p>
<p style="text-align: justify;"> Terası kodlamam da bittikten sonra çıktığım kapıya tekrar yöneldim. Koşarak gelip kapıyı açtılar. Birbirlerine bakıp gülmeye başladılar. Bana sahip oldukları için çok mutluydular. Sarı ve sık olan tüylerime, yemyeşil gözlerime, kırık kulaklarımın suratıma kattığı masumluğuma hayran kaldıkları ve beni çok sevdiklerini hemen hissettirdiler. Görünüşe göre henüz bir çocukları yoktu ve şimdilik üçümüz yaşayacaktık.</p>
<p style="text-align: justify;"> Nihayet yemek vermek akıllarına gelmişti. Kurt gibi acıkmıştım yahu. Kediyim ben bu kadar uzun süre aç kalamam. Zaten Oğuz, yollarda tuvaletimi yaparım korkusuyla dün geceden bana yemek vermeyi kesmişti. Aslında bunu yaptığında anlamalıydım, üzerimde farklı planları olduğunu. Neyse güzel de mama almışlar. Aferin. Bir puan daha aldınız benden Aydoğdu ailesi. Aynı performansı devam ettirirsiniz umarım, diyerek mamaya gömülmüştüm. Kabımdaki mamayı bitirdiğimi gördüklerinde çok sevinmişlerdi.</p>
<p style="text-align: justify;"> Bir de yatak almışlar bana. Her istediklerini yapmak olmaz diyerek bir kez bile üzerinde yatmadım. Çok sinir oldular hatta hala ara ara söylenirler. Umurumda bile değil açıkçası. Salonda bulunan zümrüt yeşili koltuğun köşesini gözüme kestirmiş ve onlara güvendiğim için yeni evimdeki ilk günümde mışıl mışıl saatlerce uyumuştum.</p>
<p style="text-align: justify;"> Şimdi üç senedir bu evdeyim ve her gün ortalama on iki saat uyuyorum. Genelde onlar uyurken çok yorgun değilsem uyumuyorum. Bazı geceler Osman uyandığı saati geçirdiğinde, içimi ‘öldü mü acaba,’ diye bir korku kapladığından, önce gidip patimi göz kapaklarına narince sürtüyorum. Bunu yaptığımda genelde uyanmıyor. Sonra saçlarını ısırıyorum ama gözlerini açmadan “Nohut, oğlum yapma, canım yanıyor babacım,” diye söyleniyor. Gözlerini açmasa da sesini duymam endişemi sonlandırıyor lakin ben o uyanana kadar başında bekliyorum. Melike yok mu o Melike, bu durumu fevkalade kıskanıyor. Ne yapabilirim? Osman; sürekli tuvaletimi temizliyor, tırnaklarımı kesiyor, tüylerimi tarıyor, ne kadar hoşlanmasam da biz kediler için üretilen ıslak mendille silerek beni temizliyor. Bu sayede lokuma yakışıklı görünmemi sağlıyor. İtiraf ediyorum; Osman’ı büyük kedi olarak görüyorum, tüm şirinliklerimi ona yapıyorum. Yalnız Melike evde yoksa onu da özlüyorum. Beni hunharca sevmeyi bırakabilirse bir gün, fikirlerim değişebilir ama Osman’ın ben de yeri ayrı. </p>
<p style="text-align: justify;"> Yazdıklarımı umarım Melike hiçbir zaman okumaz, diyerek esas konumuza yani prensesim olan Lokum’a gelelim. Tesadüfe bakın ki her ikimizin adını da yiyecek adı koymuşlar. Bu evde hem nohut yemeği hem de kahve yanlarında mütemadiyen lokum yeniyor. Hadi nohut yemeğine alıştım da lokum yemelerine sinir oluyorum. Kahve yanında her lokum gördüğümde oradan oraya koşmaya başlıyorum ama henüz anlamadılar neden yaptığımı. Sadece “Geldiler yine Nohut Bey’imize,” diyerek gülüp geçiyorlar. </p>
<p style="text-align: justify;"> Hemen üst katımızda Lokum’um. Bazen saatlerce gözümü balkonuna dikip bekliyorum. Demiştim ya kış ayları hiç göremiyorum. Olsun ben yine de belki çıkar ümidiyle bekliyorum. Çıktığı zaman dünyalar benim oluyor. Benim cinsimden. Kulakları benim gibi kırık. Sadece onun tüyleri açık gri ama çizgi desenlerimiz aynı. Ne zamana kadar bu bakışmalar devam edecek bilmem ama benimkiler her telden hoşlanmadığım müzikler dinliyor neyse ki Lokum’un olduğu evden; Mozart, Vivaldi ve Monte Verdi’nin müziği terasıma doğru yayılıyor da huzur buluyorum.</p>
<p style="text-align: justify;"> Neyse çok konuştum galiba ben. Osman’ın yanına uzanayım da biraz pış pış yapsın bana…   </p>
<p style="text-align: justify;"><span style="white-space: pre;"> </span></p>
<p style="text-align: justify;"> Bu arada unutmadan bunları nasıl yazdığımı merak ettiyseniz eğer Osman birkaç aydır adeta bilgi deposu ve çok zarif biri olan Elif Ece Kırımlı Hoca’dan öykü üzerine atölye dersleri alıyor, uyuyor numarası yaparak, düzenli olarak ben de katılıyorum. Sanırım bir şeyler kaptım.</p>
<p></p>
<p></p>
<p>   </p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>