SORGULAMA HASTALIĞI

İnsanlar üremeyi bırakırsa dünya nasıl bir yer olur? İnsanlar kendi iradeleriyle yok olmayı tercih ederlerse : Yaratıcı günün birinde tekrar çamurdan insan yaratır mı ?

Nisan 4, 2025 - 02:12
Nisan 5, 2025 - 16:18
 0  758

TÜM BÖLÜMLER

TÜM BÖLÜMLER
Cevap bekleyen insanlar

" Yaratıcıya bir soru sorma hakkın olsaydı ne sorardın? "

Muhsin Işık

 

                  SORGULAMA HASTALIĞI

 

BÖLÜM 1- BAŞLANGIÇ

 

Rowan, yalnız bir hayat sürüyordu. İngiltere’nin kalabalık caddelerinden uzak, küçük bir apartman dairesinde, kitaplarla çevrili dört duvarın içinde kaybolmuştu. Ailesi, ona her zaman rahat bir hayat sağlamıştı, ancak sevgi, ilgi ve anlaşılma eksikliğiyle büyümüştü. Kitaplar ise ona sahip olduğu en büyük dost olmuştu. Her sayfa, onu başka bir dünyaya taşır, tüm duygusal boşluklarını doldururdu. Bu yalnızlığın içinde bir şeyin farkına varmıştı: “Ben de bir yazar olabilirim.”

 

Bir sabah, günün ilk ışıklarıyla uyanan Rowan, içindeki karanlık duyguyu daha önce hiç hissetmediği kadar güçlü bir şekilde hissetti. Yavaşça yatağından kalktı ve pencereyi açtı. Dışarıda her şey olduğu gibi görünüyordu. Ancak bir şey farklıydı. İçindeki huzursuzluk, dünyayı bir şekilde sorgulamasına sebep olmuştu.

 

İlk başta yalnızca bir düşünceydi bu, ama hızla her şeyi kapladı. “Neden varız? Biz kimiz? Eğer gerçekten bir yaratıcı varsa, neden biz üreyerek birbirimizi yaratıyoruz? Eğer biz üremesek, yaratıcı bizim yerimize yeni insanlar yaratacak mı?”

 

Bir sabah aniden her insanın, her varlığın bir sebebini sorgulamaya başlaması, Rowan’ın hayatının merkezine yerleşen hastalığı başlattı. Kimse, bu yeni soruları sorgulamadan yaşamaya devam edemedi. İnsanlar çocuk yapmayı bıraktılar, çünkü her birinin kafasında bu sorular sürekli yankılanıyordu.

 

Rowan, hastalığa yakalanan ilk kişiydi. Onun için bu, bir tür uyanıştı. Bir yazar olarak, önce düşüncelerini bir kenara koyarak sıradan bir hayat sürmeye başlamıştı. Fakat şimdi, içindeki bu karmaşık sorgulamaları birleştirip bir roman haline getirme arzusuyla yanıyordu.

 

Yazmaya başladığında, Rowan bunun sadece bir deney olduğunu düşündü. “Bir yazar olarak kendimi keşfedeceğim, belki de dünyayı değiştirebilirim.” ama bu yazı, onun içsel bir arayışının ötesine geçti. Yazdığı romanın konusu, sadece hastalıkla ilgili değildi; aynı zamanda kendi varoluşunu bulma çabasıydı.

 

İlk romanı, Rowan’ın zihninde şekillenmeye başladığında, artık ne yazacağına ve neden yazdığına karar vermişti. Yalnızca insanlığın sorguladığı soruları derinlemesine irdelemeyecek, aynı zamanda kendi içindeki korkuları, hayal kırıklıklarını ve gerçekleri de kağıda dökecekti. Onun gözünde, kitabı sadece kelimeler değil, bir çözüm arayışıydı.

 

Romanını bitirdiğinde, sanki yeni doğmuş bir çocuk gibiydi. Kitap sayfalarını öptü, kokladı ve her birine aşkla baktı. “İşte!” dedi. “Herkesi kendim gibi düşünmeye sevk etmenin bir yolunu buldum..” Ama bu ne kadar gerçekti? Kitap yayımlandıktan sonra, bir şeyler değişmeye başladı. Kitap, insanları derinden etkiliyordu, tıpkı Rowan’ın yaşadığı sorgulama hastalığı gibi. Kitabını okuyanlar, hemen ardından hastalığa yakalandılar.

 

Roman, önce yayınevleri tarafından bir “çılgın yazarın” fikri olarak göründü. Ama kısa bir süre içinde, insanlar onu gerçek bir yol gösterici olarak kabul etmeye başladılar. Rowan, yazdığı kitapla bir tür kehanet yaratmıştı ve hastalık yayıldıkça, insanlar birbirlerini sorgulamaya başlıyordu.

 

Bir sabah, Rowan, sokaklarda insanlar arasında sessiz bir huzursuzluk olduğunu fark etti. Kitabını okuyan bir kişi bile ona yaklaşırken başka bir şekilde bakıyordu. Gözlerinde bir şey vardı—ama ne?

 

Rowan, bir adım geri çekildi. İnsanların ona ve kitabına duyduğu ilgi artık karmaşık bir hal alıyordu. Gerçekten onlara yol gösteriyor muydu? Yoksa kitabı bir kısır döngüye mi sokuyordu? Sorgulamalarının büyüsüne kapıldığı an, gerçekliği tekrar anlamaya başlamıştı. Bu bir hastalık mıydı, yoksa insan doğasının en derin arzusu? Rowan, şimdi, yarattığı bu dünyada kendi varoluşunu yeniden keşfedecek, her şeyin başlangıcını sorgulayacaktı.

BÖLÜM 2 – SESSİZ DALGALAR

Rowan, kitabını raflarda gördüğünde içini tarif edilemez bir heyecan kaplamıştı. Sayfalarını öpmüş, koklamış ve “İşte!” diyerek gururla gülümsemişti. Ancak, günler geçtikçe bu gurur yerini meraka bıraktı. Kitabını okuyanların ne hissettiğini öğrenmek istiyordu. Yayınevi ona başlangıçta büyük bir beklenti içinde olmamasını söylemişti. “Sıra dışı bir konu, biraz ilgi çekebilir ama insanlar üremeyi bırakmaz,” demişlerdi. Rowan da başta böyle düşünmüştü.

Ancak, kitabın yayımlanmasının üzerinden sadece birkaç ay geçmişti ki, market sahipleri bebek ürünleri satışında ani bir düşüş fark etmeye başladı. İlk başta kimse bunun nedenini anlayamadı. Ülke genelindeki büyük market zincirlerinden gelen raporlarda, bebek bezi ve mama satışlarında ciddi bir azalma olduğu belirtiliyordu. Bunun bir ekonomik krizle ilgisi olabileceği düşünüldü, ancak diğer ürünlerde böyle bir değişiklik yoktu. Üstelik, doğum oranlarında da bir düşüş gözlemlenmeye başlanmıştı.

Sosyal medyada bazı kullanıcılar bu durumu tartışmaya başladı. “Son zamanlarda etrafınızdaki insanlar da garip bir şekilde çocuk yapmayı sorgulamaya başladı mı?” gibi paylaşımlar giderek artıyordu. Rowan’ın kitabının adı bu tartışmaların içinde sık sık anılır olmuştu. Kitabı okuyanlar, içlerinde daha önce hiç hissetmedikleri bir düşünceyle baş başa kaldıklarını söylüyordu.

Bir akşam, Rowan, bir forum sitesinde kitabı hakkında açılan bir başlığı gördü:

“Bu kitap bende garip bir etki bıraktı. Sorgulamadan duramıyorum!”

Başlığın altında yüzlerce yorum vardı:

• “Okuduktan sonra birkaç gün boyunca huzursuz hissettim. Sonra fark ettim ki, çocuk sahibi olma fikri bana artık anlamsız gelmeye başladı.”

• “Bu sadece bir kitap ama nedense beynimi ele geçirdi. Sürekli ‘Biz neden üremek zorundayız?’ diye düşünüyorum.”

• “Eşimle bu konuda tartıştık. O hala çocuk yapmak istiyor ama ben artık aynı fikirde değilim. İçimden bir ses durmadan ‘Eğer biz üremeyi bırakırsak, Tanrı yeni insanlar yaratır mı?’ diye soruyor.”

Rowan, kalp atışlarının hızlandığını hissetti. İnsanlar gerçekten de kitabının etkisi altına mı giriyordu? Bu sadece bir tesadüf müydü, yoksa “sorgulama hastalığı” olarak adlandırdığı şey gerçekte yayılmaya mı başlamıştı?

Ertesi gün, bir marketin önünden geçerken içeride küçük bir tartışma duydu. Bir müşteri, kasiyere sinirli bir şekilde sesini yükseltiyordu:

“Bebek bezi neden bu kadar fazla stokta kaldı? İnsanlar çocuk büyütmekten vaz mı geçti?”

Kasiyer omuz silkerek cevap verdi: “Son zamanlarda herkesin konuştuğu bir kitap var, belki onunla ilgilidir. İnsanlar garip şeyler düşünüyor artık.”

Rowan, bu sözleri duyduğunda derin bir nefes aldı. Kitabı gerçekten insanları değiştirmeye başlamıştı. Ama bu değişim iyi miydi, kötü müydü? Henüz bilmiyordu.

Ancak bir şeyden emindi: Hikâye daha yeni başlıyordu.

BÖLÜM 3 – SINIRLARI AŞAN DÜŞÜNCELER

Rowan’ın kitabı İngiltere’de yayıldıkça, etkisi fark edilmeye başlanmıştı. Ancak bu etki yalnızca ülke sınırları içinde kalmayacaktı. Bir Fransız yayınevi, kitabı çevirmeye karar verdiğini duyurduğunda uluslararası medya bu konuya ilgi göstermeye başladı.

“İngilizlerin Yeni Pazarlama Taktiği mi?” başlıklı bir makale, Fransa’nın önde gelen gazetelerinden birinde yayımlandı:

“Son dönemde İngiltere’de büyük tartışmalara yol açan ‘Sorgulama Hastalığı’ adlı kitap, Fransız okurlarla buluşmaya hazırlanıyor. Ancak bazı uzmanlar, bu kitabın yalnızca İngilizlerin kurguladığı bir satış stratejisi olduğunu ve halk arasında gereksiz bir panik yarattığını söylüyor. Peki, gerçekten de öyle mi? Kitap sadece bir ticari başarı mı, yoksa insan psikolojisini derinden etkileyen bir metin mi?”

Başlangıçta Fransız halkı bu tartışmalara şüpheyle yaklaştı. Ancak tam da beklenildiği gibi, merak galip geldi. “Madem sadece bir satış hilesi, o zaman okuyup bakalım” diyenler kitabı satın almaya başladı. İlk başta eğlence için alanlar bile, birkaç gün sonra kendilerini içinden çıkılmaz düşüncelerle boğuşurken buldu. Kitabı okuyan bazıları, sosyal medya hesaplarında açıkça şu itirafı yapıyordu:

“Ben de çocuk sahibi olmayı düşünüyordum, ama bu kitap beni değiştirdi. Artık içimde bir şeyler farklı.”

Bir süre sonra, Almanya, İtalya ve İspanya’da da küçük yayınevleri kitabın çevirisini yapmaya başladı. Avrupa’da kitabın adı giderek daha fazla anılır oldu.

Ancak, bu durum bazı hükümetlerin dikkatini çekti. Birkaç ülkede hükümet yetkilileri, kitabın “toplum düzenini bozabileceği” gerekçesiyle yasaklanmasını tartışmaya başladı. Almanya’da bir politikacı, televizyonda yaptığı konuşmada şöyle dedi:

“Bu kitap toplumumuz için tehlikeli olabilir. İnsan doğasının en temel içgüdülerinden birini sorgulatıyor. Bunu yayılmaya devam etmesine izin veremeyiz.”

Ne var ki, yasak tehdidi kitabın daha da fazla ilgi görmesine yol açtı. Birçok insan, “Neden bu kitabı yasaklamak istiyorlar? İçinde ne var?” diyerek merakla kitabı satın aldı.

Rowan, olanları uzaktan izliyordu. O sadece bir kitap yazmıştı. Ama şimdi, dünya çapında bir akımı tetiklediğini hissediyordu. İnsanlar artık eskisi gibi düşünmüyordu.

Ve bu daha sadece başlangıçtı.

BÖLÜM 4 – YARATICININ GAZABI

Kitabın etkisi dünya çapında büyüdükçe, her geçen gün yeni bir tepki dalgası daha geldi. Ancak bu kez farklı bir kesimden: Dini liderler.

İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi büyük dinlerin önde gelen isimleri, bir araya gelip bu durumu incelemeye karar verdi. Sadece kitapların değil, insanların zihnindeki düşüncelerle oynanması da çok tehlikeliydi.

“Eğer insanlar üremeyi bırakırsa, yaratıcı bu duruma çok kızacak ve daha önce olduğu gibi insanları helak edebilir. Yeni insanlar yaratabilir. Bu bir tuzak!”

Bunun gibi açıklamalar, dini liderlerin yaptığı ortak basın açıklamalarında sıkça duyuluyordu. Her üç büyük din de üremenin, yaratıcı tarafından verilen bir emir olduğunu ve bu emirden sapmanın ciddi sonuçlar doğurabileceğini belirtiyordu.

Bir Ortodoks Hristiyan rahibi şöyle dedi:

“İnsanlar, kendi doğalarına aykırı hareket etmeyi bırakmalıdırlar. Eğer üreme durursa, Tanrı insanları helak edebilir. Bu, yaratıcıya karşı bir isyandır.”

Yine bir İslam alimi, kitaptan etkilenenlere seslendi:

“Eğer Allah insanları yaratmışsa, onlar sadece O’nun iradesiyle var olabilirler. Şimdi, insanlar kendi iradeleriyle yeni nesiller yaratmaktan vazgeçerlerse, Allah bununla nasıl bir tepki verebilir?”

Bu açıklamalar dünya genelinde büyük yankı uyandırdı. Dini otoriteler, kitaba karşı toplumsal bir mücadele başlattı. İslam ülkelerinde kitap hemen yasaklanmaya başlandı. Arapça çevirisi yapılacak olan bir kopya, el konularak toplanmaya başlandı.

Amerika ve Avrupa’da ise dini liderler, insanların sadece kitapları değil, bu düşünceyi de reddetmeleri gerektiğini belirterek, onlara manevi bir uyanış çağrısında bulundular. Televizyonlardan yapılan yayınlarda, insanlar sürekli olarak “doğalarına uygun yaşamak zorundadır” diye uyarılıyordu.

Ancak ilginç bir şekilde, dini otoritelerin bu tutumu da ters etki yarattı. Kitaba karşı gösterilen bu büyük tepki, daha fazla insanın ilgisini çekmeye başladı. “Eğer bu kitap bu kadar tehlikeliyse, demek ki içinde bir gerçeklik payı olmalı” diye düşünenlerin sayısı artıyordu.

Rowan, dinin kitaba karşı gösterdiği tepkileri duyduğunda karışık duygular içindeydi. Bir yanda insanlara her şeyin bir yanılsama olduğunu anlatmaya çalışıyordu, diğer yanda ise dini otoritelerin insanları korkutarak kitaptan uzak tutma çabalarına karşı durmak zorunda hissediyordu.

Birçok insan, kitabın yasaklanmasına karşı çıkmak için sokaklara dökülüyordu. Protestolar, dünya genelinde yayıldı. Kitabın yasaklanması fikri, karşı durulması gereken bir otorite haline gelmişti. İnsanlar bir yanda doğalarını sorgularken, diğer yanda yasakçı güçlere karşı direniş gösteriyorlardı.

Ve Rowan, her geçen gün daha fazla insana ulaşarak, yazdığı kitabın büyük bir devrimin ilk adımlarını attığını fark ediyordu. Ancak bu devrim, korkularla dolu ve çok karanlık bir yolculuk olacaktı.

 

BÖLÜM 5 – ATEİSTLERİN DİRENİŞİ

Dini otoritelerin baskıları artarken, bir grup ateist karşı hareket başlattı. Bu insanlar, sorgulama hastalığının yalnızca dini dogmalara karşı bir tepki olmadığını, aynı zamanda insanın kendi varoluşunu ve evrenin anlamını keşfetmeye yönelik bir adım olduğunu savunuyorlardı.

Birçok ateist, kitaba karşı olan dini liderlerin açıklamalarını ciddiyetle eleştiriyordu. Onlar için, insanların üremeyi bırakmasının Tanrı’ya isyan olarak kabul edilmesi, aslında bir algı hatasıydı. Üreme, doğanın bir gereği olabilirdi, ancak bir insanın buna ne kadar bağlanması gerektiği, kişisel bir sorgulamanın konusu olmalıydı.

“Biz üremeyi bırakırsak, Tanrı yeni insanlar yaratacak mı?”

“Eğer gerçekten bir yaratıcı varsa, bizi bu yoldan, bu düşünceden alabilir. Neden bu kadar korkuyorsunuz?”

Bu tür sorular, her gün sosyal medyada, forumlarda ve tartışma gruplarında yankı buluyordu. Ateistler, dini otoritelerin korkusunu anlayamadıklarını dile getiriyor, kitaba karşı verilen tepkinin, aslında yaratıcıya olan güvenin eksikliğinden kaynaklandığını savunuyorlardı.

Bir ateist düşünür, şu açıklamayı yaptı:

“Tanrı, insanları yarattığında onların özgür iradeye sahip olmasını istedi. Eğer Tanrı gerçekten varsa, insanları bu düşünceden ve eylemlerden döndürebilir. Bu, onun gücünü sorgulamak anlamına gelmez. Korkmanıza gerek yok. Tanrı’nın yaratma gücü sonsuzdur. Bu yeni nesil, yaratıcıdan korkmak yerine, daha derin bir anlayışa ulaşma fırsatı buluyor.”

Ateist topluluk, bu fikirleri destekleyerek, insanları kitaba yönlendirmeye başladı. Onlara, sadece üremeyi bırakmanın Tanrı’yı kaybetmek anlamına gelmediğini, aksine Tanrı’nın insanların kendi iç yolculuklarını keşfetmelerine olanak tanıyacak kadar güçlü olduğunu anlatmaya çalıştılar.

Ateistlerin sesleri, dini otoritelerin sesini kısıtlamaya başlamıştı. Birçok kişi, dini liderlerin korku dolu söylemlerine karşı düşünmeye başladı. Bir yanda yaratıcıya duyulan güveni sorgulayanlar, diğer yanda ise özgür iradeye sahip olmak isteyenler… Bu gerilim giderek büyüyordu.

Rowan, ateistlerin kitap hakkında söylediklerini duyduğunda derin bir nefes aldı. Ateistler, kitaba karşı olan korkunun aslında bir tür teslimiyet olduğuna inanıyorlardı. Rowan, kitabının her iki tarafı da sorgulamasını sağladığını fark etti. Onlarca yıl süren inanç sistemleri, bir kitabın etkisiyle sarsılabiliyordu. Şimdi, bu fikirlerin ne kadar güçlü olduğunu daha iyi anlıyordu. Ancak bu yalnızca bir başlangıçtı; daha fazla insanın kendine soru sorması gerektiğini biliyordu.

BÖLÜM 6 – EKONOMİK VE ASKERİ KRİZ

Dini otoriteler, bu durumu yalnızca yaratıcıya karşı bir meydan okuma olarak görmüyorlardı. Giderek azalan insan nüfusunun, dünya düzeni için büyük bir tehdit haline geldiğini söylüyorlardı. Başta papazlar, imamlar, hahamlar ve diğer dinî liderler, insanları yalnızca Tanrı’nın gazabından değil, yaklaşan ekonomik felaketten de korumak gerektiğini anlatıyordu.

“İnsan eliyle yapılan her şey, insan gücüne bağlıdır.” diye haykırıyordu bir kardinal. “Eğer insanlık üremeyi bırakırsa, fabrikalar çalışmayı bırakır, tarım durur, sağlık sistemi çöker! Yiyecek bulamayacaksınız! Hastalarınıza bakacak doktorlar, okullarınızı açacak öğretmenler olmayacak! Bunlar Tanrı’nın düzenidir. İnsanlık kendi elleriyle yok oluşuna yürüyor!”

Ekonomi uzmanları, nüfusun hızla azalmasının yıkıcı etkilerini anlatan raporlar hazırlıyordu. Sanayileşmiş ülkeler, ekonomilerinin büyük ölçüde insan gücüne dayalı olduğunu hatırlıyordu. Fabrikalar işçi bulamıyordu. Çiftçiler tarlalarını ekmek için yeterli genç insan olmadığını söylüyordu. Tüketim azalmıştı, bu da piyasaları çöküşe sürüklüyordu.

Öte yandan devletler, askerî bir krizin kapıda olduğunu fark etti. Ordu yetkilileri, savunma bakanlıklarına endişeyle raporlar sunuyordu.

“Askerlerimizin yaş ortalaması her geçen yıl artıyor.” dedi bir general. “Yeni nesil gelmediği için ordu gençleşemiyor. Bu durum böyle devam ederse savaşabilecek asker bulamayacağız. Ülkemizi kim koruyacak? İnsanları üremeye teşvik edecek yollar bulmalıyız!”

Bazı ülkeler, genç nüfusu artırmak için teşvik paketleri açıklamaya başladı. Çocuk yapan ailelere büyük maddi destekler verileceği duyuruldu. Televizyonlarda, gazetelerde, sosyal medyada “Geleceği Koru! Çocuk Yap!” sloganları yayılmaya başladı.

Ancak tüm bu çabalara rağmen halk, hala Rowan’ın kitabını okuyordu. İnsanlar, teşviklere rağmen çocuk sahibi olmayı istemiyordu. Çünkü artık sorguluyorlardı.

Bir rahip, kilisesinde öfkeyle cemaate bağırdı:

“Sorgulama Hastalığı sizin aklınızı çeldi! Tanrı’ya başkaldırıyorsunuz! Bu dünya size emanet edildi, sizse onu terk etmeye çalışıyorsunuz!”

Ancak insanların gözlerinde artık eski korku yoktu. Sorgulamaya başlamışlardı ve bir kısmı, bu sözlerin onları geri döndüremeyeceğini anlamıştı.

 

BÖLÜM 7 – ÖLÜMSÜZ DEĞİLİZ

Rowan’ın kitabı, sadece inanç ve ekonomi tartışmalarını alevlendirmemişti. İnsanların gündelik hayatlarına, en derin korkularına ve arzularına da dokunmuştu. Kitabı okuyan bazıları, hayatın gerçeğini kabullenmeye başlamıştı: Ölüm kaçınılmazdı.

“Ürese de üremese de insanın sonu ölüm. O zaman neden bu kısacık ömrümüzü çocuk büyütmekle geçirelim?” diye soruyordu bir kadın, bir televizyon programında. “Çocuk büyütmek zor iş. Onu besleyeceksin, eğiteceksin, hastalanınca başında bekleyeceksin. Ya ona kötü bir şey olursa? Bir anne-baba için bundan büyük bir acı var mı?”

Salondaki izleyiciler arasında bazıları başlarını sallayarak onaylıyordu. Rowan’ın kitabı, onları içten içe etkiliyordu. Evlat acısını yaşamaktan korkanlar, artık çocuk sahibi olmayı gereksiz görmeye başlamıştı.

Sosyal medyada ise farklı bir tartışma dönüyordu. Birçok kadın, doğum sancısının ne kadar büyük bir ızdırap olduğunu anlatıyor ve “Bu hastalık belki de doğanın bize sunduğu bir kurtuluş yoludur.” diyordu.

“Doğum yapmak, vücudu yıpratıyor. Hamilelik, kadınları aylarca kısıtlıyor. Bunu defalarca yaşayan kadınlar var. Oysa artık kimse böyle bir şey yapmak zorunda değil.”

Bazıları buna karşı çıkıyordu:

“Ama annelik kutsaldır, sen de bir annenin çocuğusun!”

“Evet, ama bu benim de anne olmam gerektiği anlamına mı geliyor?”

Bu tartışmalar, hükümetleri daha da endişelendirdi. Devletlerin sunduğu teşvik paketleri, kadınları çocuk yapmaya ikna etmiyordu. Aksine, toplumdaki kadınların önemli bir kısmı, kendi bedenleri ve hayatları üzerinde daha önce hiç olmadığı kadar özgür hissetmeye başlamıştı.

Bir hükümet yetkilisi, basın toplantısında şöyle dedi:

“İnsanların bu şekilde düşünmesi, gelecek nesiller için büyük bir tehdittir. Eğer bu zihniyet değişmezse, insanlığın sonunu bizzat kendi ellerimizle hazırlıyoruz demektir.”

Ama halk, artık eskisi gibi korkmuyordu. Çünkü ölümü kabullenmişlerdi.

BÖLÜM 8 – AİLEYİ SARSAN İSYAN

Rowan, gün geçtikçe kitabının etkisinin büyüdüğünü fark ediyordu. Ancak bir sabah, hiç beklenmedik tepkiyi ve öngöremediği bir haberle karşılaştı: Ailesi, de kitabını baştan sona okumuş ancak diğer insanlar gibi etkilenmemişlerdi.

Yemek masasında sessizlik vardı. Rowan, ailesinin kararını öğrenmek üzereydi. Gözleri, babasının ve annesinin yüzlerine odaklandı.

Rowan’nın annesi, derin bir nefes alarak. “Biz, Rowan… Biz çocuk yapmaya karar verdik.”

Rowan bir an için donakaldı, cümlesini tamamlamadan önce hissettiği hüzünle karışık öfke dalgasını bir arada hissetti. Babası da başını sallayarak ekledi:

“Evet, biz senin gibi düşünmüyoruz. Bu dünyada hala bir şeyler yapabilmek için varız ve genç nesillerin varlığına ihtiyacımız var. Bu yüzden çocuk sahibi olmaya karar verdik. Bunu da dünyaya göstermek istiyoruz.”

Rowan’ın içi sızladı. Hayatında ilk kez ailesinin, ona ve kitabına karşı böyle bir tavır aldığını görüyordu. Kitabını yazarken, ailesinin düşüncelerinin de zamanla değişeceğini ummuştu. Ama bu, hiç beklemediği bir darbe olmuştu.

Dini otoriteler, hükümet yetkilileri ve toplumda kitap hakkında olumlu ve olumsuz yorumlar yapıldıkça, bu karar giderek daha da tepki topladı. Herkes, Rowan’ın ailesini doğru yolda olduklarını söyleyerek kutluyordu. Din adamları, insanların yaratıcıya saygı göstererek ve üremeye devam ederek doğru yolu bulduklarını söylediler ve Rowan’ın ailesinin kararını kutladılar.

Rowan, öfkeyle ailesine yaklaşırken, devletin ve dini liderlerin onu “yanlış” bir yolda olduğu konusunda uyaracağını hissetti. İçindeki acıyı bastırarak son bir kez konuştu:

“Siz gerçekten inandınız mı buna? Yoksa sadece dini otoriterin ve hükümetin söylediklerini doğru mu kabul ettiniz?”

Fakat yanıt alamadı. Ailesinin kararı kesindi. Onların hayatlarını yaşamaları, kendi hayatlarının bir parçasıydı. Ancak Rowan, kaybedecek bir şey yokmuş gibi hissetti.

Bir hafta sonra, Rowan büyük bir karar aldı. Kitabının etkisini daha kapsamlı coğrafyalara yaymak için yasaklı ülkelere de bir şekilde göndermek istiyordu. Özellikle Arap dünyasında, kitabın arkasındaki sorgulamalar çok farklı sonuçlar doğurabilirdi. Bunun için bir plan yaptı. Yapay zeka yardımıyla kitabını Arapça’ya çevirdi ve sosyal medya hesaplarında paylaşmaya başladı.

“Benim kitabım, sadece bir başlangıçtır,” yazıyordu paylaşımında. “Herkesin kendi gerçeklerini bulmasına yardımcı olacak bir yolculuğa çıkıyorum. Sorgulamakta, sorgulamaya başlamakta bir sakınca yoktur.”

Kitabın daha çok kişiye ulaşması için çabalarını iki katına çıkardı. Artık Rowan’ın mücadelesi, sadece ailesiyle değil, dünya ile ilgiliydi. Ve kimse, ne kadar çok kişi bu düşüncelere kapılacağını tahmin edebilirdiki?

BÖLÜM 9 – ARAP DÜNYASINDA UYANIŞ

Hassan, Beyrut’taki üniversite kampüsünde derin bir sessizlikle kitapları arasında kaybolmuştu. Birkaç gündür okumakta olduğu yeni kitap, zihninde devrim niteliğinde düşünceler uyandırıyordu. Rowan’ın kitabı, daha önce duyduğu hiçbir şeye benzemiyordu. İnsanlık, varoluşu, yaratıcıyı sorgulayan ve insanlar arasındaki ilişkiyi farklı bir açıdan ele alan bu yazı, onu derinden etkileyen bir şeylere dönüşmüştü.

Hassan, öğrenci kulübünde birkaç entelektüelle yaptığı konuşmaların ardından, kitabı sevdiği ve bir zamanlar okulda tanıştığı, güçlü fikirleri olan arkadaşı Yasemin’e anlatmaya karar verdi. Yasemin, bir Arap kadınıydı ve hayatı boyunca şeriat yasalarıyla büyümüş, toplumun normlarına sıkı sıkıya bağlı bir insandı. Ancak Hassan, onun da kitabın gücüne kapılabileceğini umuyordu.

Bir akşam, Yasemin’e uzun uzun Rowan’ın kitabını anlatırken, gözleri parlıyordu. “Bunu okumalısın. Kitap, sadece bizim inançlarımızı değil, insanları nasıl düşünmeye sevk edebileceğimizi sorguluyor. Sadece yaratıcıyı değil, kendi varoluşumuzu da… ve bence bu düşünceler, bizim dünyamızda büyük değişimlere yol açabilir.”

Yasemin, kitabın içeriğini düşünürken birkaç saniye sessiz kaldı, sonra hafifçe başını sallayarak ekledi: “Gerçekten, bir yaratıcı varsa, o zaman biz neden üremekle bu kadar uğraşıyoruz? Tanrı zaten isteseydi, bir çocuğu karnımıza koymaz mıydı?”

Hassan, yasaklanmış düşüncelerin peşinden gitmenin zorluğunu biliyordu ama Yasemin’in söyledikleri, onun da kafasını karıştırmıştı. Bir an için, kadınlar olarak ne kadar sınırlı yaşadıklarını ve başka alternatiflere nasıl kapalı olduklarını düşündü. “Bizi bir şekilde, sorgulamaya itiyorlar. Hep aynı hayat, hep aynı kurallar… Biz daha fazlasını hak etmiyor muyuz?” dedi Hassan. “Bak, bu kitabı okuyanlar, çoçuk yapmaktan kaçınmakla ilgili yeni fikirler geliştiriyorlar. Belki de, gerçekten de Tanrı isterse, biz istemesek bile bir çocuk koyar kadınların ana rahmine.”

Yasemin biraz daha düşündü ve kendi içindeki özgürlüğü bulmaya çalıştı. “Bilmiyorum… ama belki de bir değişim zamanıdır. Bizim toplumumuzun modernleşmeye ihtiyacı var. Eğer bir yaratıcı varsa, bizimle, kadınlarla ilgisi olmalı. Bize çocuk yapmamıza gerek kalmadan, eğer istemiyorsak da bir çocuk vermek isteyebilir.”

Bu fikri, çevresindeki kadınlara anlatmaya karar verdi. Hızla, kısa sürede Yasemin’in arkadaşları ve akrabaları arasında bu fikir yayılmaya başladı. Kadınlar, kocalarını çocuk yapmamaları için ikna etmek üzere tartışmalar yapmaya başladılar. Yasemin’in önerdiği örnek, Hz. Meryem’in Tanrı tarafından bir çocukla müjdelenmiş olmasıydı. “Eğer Tanrı isterse, karnımıza bir çocuk koyar. Bunu anlamak gerek. Bizim hiçbir gücümüz yok, ne kadar plan yaparsak yapalım.”

Çevrelerinden gelen tepkiyi göz önünde bulunduran Yasemin ve Hassan, bu fikirleri daha da yaymak için çabalarını iki katına çıkardılar. Giderek artan bir şekilde, şeriatla yönetilen Arap ülkelerindeki kadınlar ve entelektüeller, kitabın felsefelerini derinlemesine tartışmaya başladılar. Yaratıcıyı sorgulamak, modern bir yaşam tarzının kapılarını açmak gibiydi.

Her şeyden önce, bu büyük değişim rüzgarı her an içinde daha büyük bir cesaret barındırıyordu. Kadınlar ve erkekler, Rowan’ın kitabını okumaktan ve ona inanmaktan korkmuyor, sırf o kitabın doğruluğuna inanarak toplumsal normları sorgulamak istiyorlardı. Hassan, artık yalnızca bir okuyucu değil, aynı zamanda büyük bir değişimin parçasıydı.

BÖLÜM 10 – TARİHİN KARANLIK İZLERİ

Hassan, Yasemin’in önerisiyle, artık sadece kitabın etkisini yaymakla kalmayıp, aynı zamanda tarihsel temelleri de araştırmaya karar verdi. Rowan’ın kitabının sunduğu düşünceler, onları sadece günlük yaşamda değişim arayışına itmekle kalmıyor, aynı zamanda insanlık tarihine de yön vermek için derinlemesine bir sorgulama yapmalarını sağlıyordu.

Bir sabah, Hassan, üniversite kütüphanesinde Sümerler’in tarihine dair çok sayıda eski metin buldu. Yıllardır kapalı olan o tarihsel döneme dair yeni bir pencere açmak, ona büyük bir heyecan veriyordu. “Bu kadar derin bir tarihe ulaşmak, belki de bizim modern dünyamıza dair birçok sorunun cevabını verebilir.” diye düşündü. Sümerler’in, özellikle de yazının ve yasaların ilk doğduğu yerler olması, ona çok şey anlatıyordu.

Hassan, araştırmalarına devam ederken, Hz. Muhammed’in ve İslam’ın kökenlerine dair bazı sorular zihninde belirmeye başladı. “Acaba, İslam’ın kökenleri, Sümerler’in antik yasalarına dayanıyor olabilir mi?” diye sormaktan kendini alıkoyamadı. Sümerler, eski Mezopotamya’da kurulan ve çok derin bir kültüre sahip olan bir medeniyetti. Onların yazdığı yasalar, inançlar ve toplumsal yapılar, tarihin birçok kesitine etki etmişti.

Bu sorular, ona bambaşka bir düşünsel yolculuğun kapılarını aralamıştı. Hassan, araştırmalarına daha da derinlemesine devam etti. Arap dünyasında ve tüm Müslüman toplumlarında kabul edilen bazı geleneksel yasaların, Sümerler’in öğretilerinden izler taşıyıp taşımadığını merak ediyordu. Birçok eski yazılı belgeyi incelediğinde, Sümerler’in, özellikle kadınlar ve toplum düzeni hakkındaki uygulamalarının, İslam’ın ilk yıllarındaki kurallar ve yasalarla ne kadar benzerlik gösterdiğini fark etti.

Hassan, Sümerler’in tarihinin sadece bir başlangıç olduğuna inandığı için, İslam dünyasının gelişimine dair daha fazla bilgi edinmek üzere eski yazılı metinlere gömüldü. “ Hz.Muhammed, kendini peygamber olarak ilan ettiğinde, bu yasaklar ve örfleri Sümerler’den mi aldı? Onun mesajı, toplumunun geçmişiyle ne kadar örtüşüyor?” diye düşünüyordu.

Bir gece, kütüphanedeki bir kitaba göz atarken, bazı eski yazıtların, İslam’ın doğuşunu anlatan metinlerle benzerlik taşıyan pasaja rastladı. Sümerler, çok eski zamanlarda Tanrıların insanları nasıl yarattığını, toplumda nasıl düzene girmeleri gerektiğini anlatan metinler bırakmışlardı. Bu, Hassan’ın gözünde bir dönüm noktasıydı. “O zamanlar, dinler tarihinin temelleri Sümerler tarafından mı atıldı?” diye düşündü.

Hassan, bu bulguları Yasemin’e anlatmak için hemen bir araya gelmeye karar verdi. Gece geç saatlerde bir kafede buluştuklarında, Hassan kitaplardan aldığı bilgileri heyecanla paylaştı. “Yasemin, Sümerler’in kültürü ve yasaları, her şeyin temelini oluşturuyor olabilir. İslam’da ve diğer dinlerdeki yasaklar ve inançlar, Sümerler’in yaşadığı dönemden kalmış izler gibi görünüyor. Belki de, Hz.Muhammed, Sümerlerin yasaklarını benimseyerek kendi toplumunu şekillendirdi ve peygamberliğini ilan etti.” Yasemin gözlerini geniş açtı ve şaşkınlıkla cevap verdi: “Bu çok derin bir düşünce. Demek ki, bu yasaklar ve kurallar, hep bir geçmişin ürünü. Ama bizim sorumuz hala şu: Bu soruları sorgulamak, bizim inançlarımıza ne yapar?”

Yasemin, kitabı okuduktan sonra yakın çevresine ve hatta ailesine, Hassan’ın bulgularını anlatmaya başladı. Birçok kadının, toplumda yerleşmiş olan bu gelenekleri sorgulamaları gerektiğini ve tarihsel kökenlere dair daha fazla bilgi edinmeleri gerektiğini savunuyordu. Kadınlar, artık sadece yaratıcıyı sorgulamakla kalmayıp, aynı zamanda geçmişte var olan toplum düzenine, yasalarına ve inançlarına da eleştirel bir bakış açısıyla yaklaşmak istiyorlardı.

Hassan ve Yasemin, çevrelerine giderek daha fazla insanı bu düşünceler etrafında topladılar. Kadınlar, kocalarını ikna etmeye başladılar. “İslam’ın doğuşuyla Sümerler’in ilk yasaları arasında bir benzerlik var mı? Hz.Muhammed, peygamberliğini ilan ederken, bu gelenekleri mi esas aldı?” soruları, onların düşünce ufkunu daha da genişletiyordu.

Birçok kişi, yaratıcıyı sorgulama konusunda cesur bir adım atarak, Hassan ve Yasemin’in bulguları üzerinde tartışmaya başladılar. Her geçen gün, bu fikirler, Arap dünyasında derin bir yankı buluyor, entelektüel bir devrim yaratıyordu.

BÖLÜM 11 – SESSİZ DÜNYA

Rowan, oturduğu kahve dükkanının camından dışarıyı izlerken Londra sokaklarının ne kadar değiştiğini fark etti. Çocuk sesleri duyulmaz olmuştu. Eskiden parklarda koşuşturan çocuklarla dolu olan mahalleler, şimdi yalnızca yetişkinlerin sessiz sohbetlerine ve yaşlıların nostaljik bakışlarına tanıklık ediyordu. Marketlerde, bebek bezleri ve mamaların olduğu raflar neredeyse hiç dokunulmadan duruyordu. Satışlar öyle azalmıştı ki, birçok şirket artık bu ürünleri üretmeyi bırakmıştı.

Öte yandan, dünya çapında doğum oranları keskin bir şekilde düşmeye devam ediyordu. Her yıl milyonlarca bebek doğması gerekirken, bu sayı yüz binlere kadar düşmüştü. İnsanlık tarihinde belki de ilk kez, nüfus artışı durmuştu. Ve en önemlisi, şimdiye kadar yaratıcı tarafından yeni insanlar yaratıldığına dair hiçbir işaret yoktu.

Bu durum karşısında, kiliselerden camilere, sinagoglardan tapınaklara kadar her dinî otorite büyük bir şaşkınlık içindeydi. Din adamları ve liderler, haftalar süren toplantılar yaparak bu durumu değerlendirmeye çalışıyordu.

“Eğer gerçekten Tanrı her şeye kadirse, o halde neden şimdiye kadar yeni insanlar yaratmadı? Ol dediğinde her şey olan bir yaratıcı için, bizim aramıza hiç tanımadığımız ama bizimle aynı dili konuşan insanlar yerleştirmek zor olamazdı.”

Bu düşünce, bir zamanlar inançları sarsılmaz olan din adamlarını bile derin bir sessizliğe gömmüştü. Bazıları, insanların günahlarından dolayı lanetlendiğini ve bu yüzden Tanrı’nın yeni nesiller yaratmayı reddettiğini savunuyordu. Ancak diğerleri, kutsal kitaplarda insanların çoğalmasını emreden bir Tanrı’nın, üreme durduğunda neden hiç müdahale etmediğini sorgulamaya başlamıştı.

“Ya Tanrı’nın bizim düşündüğümüz gibi bir yaratıcı olmadığını kabul etmemiz gerekiyorsa?” diyerek kendi içlerinde bile tartışmaya giren din adamları, bu sorular karşısında çıkmaza düşmüştü.

Dış dünyada ise insanlar artık daha az evleniyor, çiftler çocuk sahibi olmamak için bilinçli tercihler yapıyordu. Kimileri bunu özgürleşme olarak görürken, kimileri de insanlığın sonunu getiren bir felaket olarak değerlendiriyordu.

Bu tartışmalar devam ederken, Rowan bir gün, onu bulmak için gelen genç bir gazeteciyle bir kafede buluştu. Gazeteci, Rowan’ın kitabının dünya çapındaki etkisini konuşmak istiyordu.

“Rowan, neden böyle bir kitap yazdınız?” diye sordu genç adam, sesinde merak ve biraz da çekingenlik vardı.

Rowan, kahvesinden bir yudum aldı ve camdan dışarı bakarak düşündü. Sonra gözlerini gazeteciye çevirdi ve şu sözleri söyledi:

“Eğer sorgulama yeteneğim varsa ve ben bunu kullanmıyorsam, ömrünü yürüyerek geçiren bir kartaldan ne farkım kalır?”

Gazeteci, bu sözler karşısında kısa bir duraksama yaşadı. Not defterine bir şeyler karaladı, sonra başını kaldırıp tekrar sordu:

“Peki ya bu kitabın insanlığın geleceğini yok edebileceği ihtimali? Eğer insanlar üremeyi tamamen bırakırsa?”

Rowan hafifçe gülümsedi, sonra ciddi bir ifadeye büründü. “İnsanlığın varoluşu bir zorunluluk değildir. Eğer bizler, kendi varlığımızı sorgulayıp yaşamayı reddediyorsak, belki de bu evrenin bizim gibi bir türden beklentisi yoktur.”

Bu cümle, gazeteciyi daha da düşündürdü. Rowan’ın bakış açısı, basit bir felsefi tartışmadan çok daha fazlasıydı. O, insanlığın sadece içgüdüsel olarak var olma amacını sorgulamakla kalmıyor, aynı zamanda Tanrı’nın ve doğanın insanlığı gerçekten “istemiş” olup olmadığını da sorguluyordu.

Bu röportaj yayımlandığında, Rowan’ın sözleri sosyal medyada büyük yankı uyandırdı. İnsanlar, bu cümlenin etrafında tartışmaya başladı. “Gerçekten de, insan doğası gereği üremeli mi? Yoksa biz de diğer canlılar gibi bir noktada doğal seleksiyonun bir parçası mı olacağız?”

BÖLÜM 12 – NÜFUSUN SİLAH OLARAK KULLANILMASI

Yıllar geçmişti. Rowan’ın kitabı artık yalnızca bir roman değil, dünyanın dört bir yanında bir inanç değişiminin sembolü hâline gelmişti. İnsan nüfusu dramatik bir şekilde azalmış, doğum oranları neredeyse sıfıra inmişti. Devletler çırpınıyor, dini otoriteler şaşkınlık içinde kendi içlerinde tartışıyordu. Ancak herkesin göz ardı ettiği bir şey vardı: Gücünü nüfusundan alan ülkeler, bu yeni düzeni kendi lehlerine kullanmaya başlamıştı.

Çin ve Hindistan, yıllardır dünya sahnesinde sessizce güç biriktiriyordu. Teknolojik gelişim, ekonomik büyüme ve en önemlisi insan gücü, onları yeni dünya düzeninin merkezine yerleştiriyordu. Batı ülkeleri nüfus kaybı yaşarken, bu iki dev ülke hâlâ kalabalıktı. Askeri ve ekonomik avantajlarını fark eden Çin ve Hindistan liderleri, gizli bir zirvede buluşarak radikal bir karar aldılar: Zayıflayan ülkelere karşı ittifak kuracaklar ve dünyada yeni bir güç dengesi oluşturacaklardı.

İngiltere, Fransa, Almanya, Amerika… Nüfusları hızla düşüyordu. Ordular yaşlanıyor, üretim durma noktasına geliyor, insanlar ölüyordu ama yerlerine kimse gelmiyordu. Bu boşluğu değerlendiren Çin ve Hindistan, yeni bir dünya düzeni kurmaya karar verdi. Önce ekonomik bağımlılıkla başladı her şey. Batı, üretim için artık tamamen onlara muhtaç hâle gelmişti. Daha sonra, stratejik bölgelerde askeri varlıklarını artırdılar. Ve nihayet, diplomasi maskesini düşürerek açıkça tehdit etmeye başladılar:

“Sizin askerleriniz artık yaşlı. Sizin ekonominiz çöküşte. Bizimse milyonlarca gencimiz var. Eğer bize boyun eğmezseniz, sizi tek tek yok ederiz.”

Bu tehdit, Batı dünyasında şok etkisi yarattı. Hükümetler, yıllardır “üreme krizi”ne kayıtsız kalmıştı ama şimdi bunun ölümcül sonuçlarıyla yüzleşiyorlardı. Devletler hızla yeni doğum teşvikleri açıkladı, kürtaj yasaklandı, çocuk yapmayanlara vergi cezaları getirildi. Ama çok geçti. Rowan’ın kitabı artık geri dönüşü olmayan bir nesli şekillendirmişti. İnsanlar çocuk yapmayı düşünmüyor, devletlerin çabaları karşılıksız kalıyordu.

Bir gazeteci, Rowan’ı bulup ona sordu:

— Bu kadar insanı nasıl etkiledin? Sence doğru olan bu mu?

Rowan düşündü. Derin bir nefes aldı ve sonra gülümsedi.

— Yanlış olsaydı sence yaratıcı bu kadar sessiz kalır mıydı?

BÖLÜM 13 – YARATICI VAR MI ?

Yasemin ve Hassan, dünya çapında yayılan sorgulama hastalığının ve insanlığın üremeyi durdurmasının etkisiyle derin bir sessizliğe gömülmüşlerdi. Aralarındaki her konuşma, felsefi bir savaş halini alıyordu.

Bir akşam, Yasemin evde yalnızken telefonuna bir mesaj geldi: “Bunu okudun mu?” Hassan’dı. Yasemin telefonu eline alırken derin bir nefes aldı. Bu, en son konuşmalarından biri olmuştu. Hassan, nehrin karşı kıyısına geçmek isteyen biri gibi, her geçen gün daha da uzaklaşıyordu. Yasemin, ona yanıt verdi: “Ne?”

Hassan’ın cevabı kısa ve özdü: “Eğer yaratıcı varsa, neden insanlara üreme gücü verdi ama aynı zamanda, bu gücü kullanmamaları için bir hastalık göndermedi? Neden insanları kendi elleriyle yok etmeye terk etti? Cevabını biliyor musun?”

Yasemin, telefonu masanın üstüne bırakarak pencerenin dışındaki kararmış gökyüzüne bakmaya başladı. Yaratıcı, her zaman bildiği, her zaman kabullendiği bir varlık olarak kalmıştı. Fakat şimdi, her şey sorgulanır hale gelmişti. Yaratıcı var mıydı? İnsanların başlarına gelenler, bir tür ceza mıydı, yoksa bir test miydi? Eğer yaratıcı varsa, gerçekten insanları yok etmeye göz yumacak mıydı?

Sonunda, telefonu tekrar alıp yanıtını yazmaya karar verdi: “Bence bazen, yaratıcı bizi test etmek için yokluğa, boşluğa itiyor. İnsanların kendi kendilerine yapacaklarını görmek istiyor. Bu da, belki de kıyametin gerçekten bizim içimizde başladığının bir göstergesidir. Eğer bu doğruysa, kendi irademizle yok olacağız. Çünkü sonunda o karar, yaratıcıya değil, bize ait olacak.”

Hassan’ın cevabı gecikmedi: “Ama bu kadarını beklemedim, Yasemin. Eğer yaratıcı varsa, bu durumda insanlara bir sınır koyar, bir müdahalede bulunur. Şu an gördüğümüz şey, yaratıcıların işine son vermiş olması gibi. Hatta belki biz, yaratıcıya karşı bir isyanın içindeyiz. Onun bizi ‘görmememiz’ için neden sessiz kaldığını açıklayabilir misin?”

Yasemin telefonunu kapattı ve gözlerini odanın köşesine dikti. Yaratıcı, ona hep güvenli bir alan gibi gelmişti. Ama şimdi, o güvenli alan sanki yerini bir boşluğa bırakmıştı. Korkuyordu, çünkü yaratıcıya gerçekten inanmak istiyordu ama her geçen gün, her bir olay, onun inancını test ediyordu. Yaratıcı yok muydu? Veya belki de yaratıcı zamanla her şeyin işleyişini bıraktı mı?

Hassan ile aralarındaki bu çelişkili düşünceler arttıkça, Yasemin bir yandan bu sorularla baş etmeye çalışırken, bir diğer yandan yavaşça hayatına yeniden bir yön vermek istediğini fark etti. Ama bir sorusu vardı, sürekli onu rahatsız eden, peşinden gelen bir soru: “Eğer yaratıcı varsa, bizi durdurmak zorunda mı? Yoksa biz, kendi seçtiğimiz yolu takip mi etmeliyiz?”

Yasemin, bu cevapsız soruyla yıllarca yaşamış birisi gibi hissetti. Belki de bu, yaratıcıyı bulmaya çalışırken en büyük engeliydi. Sadece var olup olmadığını öğrenmek değil, ne yapması gerektiğini de anlamak… Hem bir inançlı, hem de sorgulayan bir insan olarak, Yasemin’in dünyası giderek daralıyordu. Kendi cevabını bulmak zorundaydı.

Bir gün, Hassan’la buluşmaya karar verdiklerinde Yasemin, onunla tartışmaya hazırlıklıydı. “Hassan, bir şeyler ters gidiyor, değil mi?” dedi. “Evet, belki de yaratıcı bize bu dünyayı sadece bir sınav olarak bıraktı. Ama biz ne kadar itaat edersek edelim, bir gün sonuca ulaşacağız.” Hassan’ın gözlerinde bir belirsizlik vardı.

“Ya yaratıcı, bizim testimiz boyunca bu yolun sonunda bizimle birlikte olmayı unutursa?” dedi Hassan. “Ya biz, bu sorulara cevaplar arayarak hayatı kaçırıyorsak?”

Yasemin, gözlerini Hassan’ın gözlerinden ayırmadan derin bir nefes aldı. Artık bu tartışmanın da bir anlamı yoktu, çünkü ne kadar derinleşseler de bir çıkış bulamıyorlardı. Yaratıcı var mıydı? Veya bu yalnızca insanın kendi yaratıcıyı anlamaya çalışma çabası mıydı?

BÖLÜM 14 – SÜPER GÜCÜN ÇARESİZLİĞİ

Amerika Birleşik Devletleri Başkanı, dünyadaki nüfus krizine çözüm olarak, ilkel kabilelere yönelmişti. İlk başta, internetten, kitaplardan ve modern yaşamdan habersiz yaşayan bu toplumların daha fazla çocuk yaparak nüfusu artırabileceğini düşünmüştü. Bu kabilelerin, zamanla bu tür projelerle “eğitilebileceği” ve böylece dünya nüfusunun artacağına dair planları, başlangıçta ütopik bir umut olarak görülüyordu. Başkan, her gün düzenli olarak ülke yönetimiyle ve dünya liderleriyle toplandığında, ne kadar doğru bir karar verdiğini düşünüyor ve kendisini bir “kahraman” gibi hissediyordu.

Ancak bir süre sonra, yapılan bu projelerin gerçek etkileri görülmeye başlandı. Kabilelerin yaşam biçimleri, Amerikan hükümetinin sunduğu “yeniliklere” ve modern hayatın gereksinimlerine uyum sağlamakta zorlanıyordu. Bu toplumlar, hükümetin dayattığı çocuk yapma kampanyalarına ve planlarına, kültürel kimliklerini kaybetme korkusuyla yaklaşmışlardı. Başkan, bu kabilelerin içindeki doğal düzeni değiştirmeye çalışırken, büyük bir hata yaptığının farkına vardı. İlk başta, yapmaları gerekenin sadece insanları eğitmek olduğunu düşünmüştü. Ancak kabileler, sadece medeniyetin dış yüzeyine değil, aynı zamanda kendi içsel kimliklerine de dokunulmasını istememişti. İnsan gibi davranmadıkları, sadece bu sistemin bir parçası olmak istemedikleri bir noktada, Başkan büyük bir hayal kırıklığına uğrayacaktı.

Bir hafta sonra, ilk çocuğunu dünyaya getiren yerli kadın, geleneksel değerlerinden ve kabilesinin inançlarından ötürü her şeyin alt üst olduğunu, kendi kültürlerinin erozyona uğradığını düşündü. Başkan, kabile liderleriyle yaptığı toplantılarda bu gerçeği görmüştü. Bir yanda hükümetin paralarıyla sağlanan sağlık hizmetleri, bir yanda da kültürünü korumaya çalışan, eski geleneğini savunan insanlar. Zamanla, bu toplumun üyeleri de, Başkan’ın ne kadar derin bir hataya düştüğünü anlamaya başladılar.

Amerika başkanı, “Neden başarılı olamadık?” diye düşünürken, bu sırada dünya çapında yankılar duymaya başladı. Avrupa, Çin ve Hindistan, Amerika’nın bu projelerine temkinli yaklaşarak, kendi toplumlarını kontrol altına almaya karar vermişti. Birçok yerli kabile, eğitim değil, köleleşmekte olduklarını hissetmişti. Başlangıçta iyi niyetle başlanan bu projeler, kültürün yok olmasına, kimlik bunalımlarına yol açtı. Kabilesel yaşantılar, bireylerin istekleri dışında modern toplumun baskısı altında eziliyordu. Sonunda, Amerika’nın planları, bir zamanlar sahip oldukları bağımsızlıktan ödün veren, umutsuz bir hayal haline geldi.

Başkan, dışarıdaki çatışmalara ve içsel huzursuzluğa karşı ne kadar müdahale etmeye çalışsa da, uluslararası toplumda yalnız kalıyordu. Kendi ülkesindeki sıkıntılarla başa çıkmakta zorlanıyordu. İlkel kabilelerin doğru bir şekilde eğitilmesi için yapılan bu programın, yalnızca büyük bir para harcama ve zaman kaybı olduğunu görmek, Amerikan hükümetinin prestijini derinden sarstı. Süper güç Amerikanın bile çaresiz olduğunu, dünyanın bu büyük krizle başa çıkmaya çalışan her gücün aslında çözümsüz olduğunu ortaya koymuştu.

Bunu fark eden Başkan, derin bir sessizliğe büründü. Çaresizlik, her geçen gün daha da büyüyordu. Kendisinin ve hükümetinin büyük bir başarısızlık yaşadığı ve başkalarının yanlış yoldan ilerlediği fikri, tüm dünyaya yayıldı. Amerikalı liderler, kendi içlerinde bu durumu sorgularken, artık başka bir yol arayışına gireceklerdi.

“Bu kadar mı?” dedi Başkan, odasında yalnız başına. “Bunu mu başardık?” Her şey, tam olarak düşündüğü gibi gitmemişti.

İşte bu şekilde, Amerika Başkanı’nın umutsuzluğu ve dünyanın içinde bulunduğu çıkmaz daha da belirginleşiyor. Diğer ülkeler, durumun farkına vararak çözüm arayışlarına girecek. Ancak hiçbir çözüm, süper güçlerin çözebileceği kadar kolay olmayacak.

 

BÖLÜM 15 - ÇIKMAZ

Dünyanın en güçlü ülkelerinden biri olan Amerika, ilkel kabileleri modern dünyaya entegre etme çabasında büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı. Başlangıçta bir umut ışığı gibi görünen proje, küresel çapta bir başarısızlığa dönüşmüştü. Amerika Başkanı’nın bile bu konuda yapabileceği çok az şey vardı. Sadece halkının ve dünya liderlerinin gözünde daha da zayıflamıştı.

Bu durum, hem Amerika’yı hem de diğer ülkeleri daha da zor bir ikileme soktu. Çin ve Hindistan, birbirlerinin yanı sıra büyümeye devam ederken, dünya nüfusunun hızla azalması onları daha da tehdit eder hale gelmişti. Ancak Amerika, Çin’in agresif tutumunun ve Hindistan’ın demografik avantajlarının karşısında ne yapacağını bilemiyordu. Diğer ülkeler de aynı şekilde her geçen gün bu büyük dünya krizinin derinleştiğini fark ediyordu.

Avrupa, Amerika’nın hatalarından ders alarak, kendi yöntemleriyle çözüm üretmeye çalıştı. Ancak her geçen gün halkın huzursuzluğu arttı. İnsanlar, “sorgulama hastalığı”nın etkisiyle giderek daha fazla içe kapanmış ve dini ya da kültürel değerlerini sorgulamaya başlamışlardı. Kimi insanlar artık doğrudan bu dünyanın geçici olduğunu, bu süreçlerin belki de Tanrı tarafından yazıldığı bir kaderin parçası olduğunu savunuyordu. Kimileri de dünyanın düzenini değiştirmek için yapılan her tür adımı, sistemin varlığını tehdit eden bir güç olarak görmeye başlamıştı.

Bir gün, dünyadaki pek çok insan gibi, Yasemin ve Hassan da bu soruyu kendilerine sormaya başladılar: Eğer bir yaratıcı varsa, bizleri neden bu kadar zor bir döneme soktu? Neden üremeyi bırakmak zorunda kaldık? Yaratıcı, bu dünyayı terk eden ve çocuk yapmaya niyet etmeyen bizlere ne yapacak? Yeni insanları yaratacak mı? Yani, gerçekten var mı?

Yasemin, bu soruları bir gece yatağında uzanırken düşündü. “Belki de bizlerin kararları, bir testtir. Eğer yaratıcı gerçekten her şeyi biliyorsa, insanları yok etme ya da yok olmamızı beklemek yerine bizi bu sınavdan geçirebilir. Ama bu ne kadar doğru?” diye düşündü. Kafası karışıktı.

Hassan da aynı şekilde endişeliydi. Yine de bir yanıyla, Tanrı’nın her şeyi bildiğini ve bu zorlu süreçlerin aslında bir sınav olabileceğini kabul etmek zorundaydı. Fakat, daha fazla çocuk yapmayı düşünmemek, dünyayı terk etme arzusunu giderek arttırıyordu.

Yasemin, bir sabah Hassan’a döndü ve ona düşündüklerini anlatmaya karar verdi: “Hassan, insanlık olarak bir çıkmaza girdik. Herkes birbirini suçluyor ama kimse kendi düşüncelerini sorgulamıyor. Eğer Tanrı gerçekten varsa, belki de insanları bu hale düşürmek zorunda kaldı. İnsanlık kendi kararlarını verdiği için, şimdi kendi yolumuzu bulmalıyız. Ama ya Tanrı bizi deniyor, ya da bizler bu zor duruma düştük.”

Hassan, başını sallayarak Yasemin’e bakarken, “Belki de doğru söylüyorsundur. Ama Tanrı, insanları kendi kararlarını verebilecek kadar özgür bırakmalı değil mi? Hem bizim bu soruları sormamız da, bir nevi özgürlüğümüzü kullanmak değil mi? Eğer Tanrı bizlere her şeyi mümkün kılıyorsa, o zaman bu kadar acı içinde olmamızı istememeliydi.”

Yasemin, başını düşürerek sessizce düşündü. “Bilemiyorum Hassan… Eğer gerçekten bir yaratıcı varsa, neden bu kadar kötü bir durumda olduğumuzu açıklayamam. Belki de gerçek soru bu: Eğer biz varsak, Tanrı var mı?”

Bu sorular, her geçen gün ikisinin de kafasını daha çok karıştırıyordu. Yasemin ve Hassan’ın düşünceleri, bir dönüm noktasına varmıştı. Hem umut hem de korku iç içeydi. Dünya, bir şekilde sınavı geçip geçmeyeceklerine dair kesin bir cevabı bilmiyordu.

Her ne olursa olsun, insanlar birbirlerinin yanında durmuştu ve herkesin bir cevaba ihtiyacı vardı. Artık dünya, ölüm ve yaşam üzerine olan büyük bilinmezin gölgesinde savruluyordu.

Yasemin ve Hassan’ın sorgulamaları artarken, bu soru tüm dünyayı yeniden saracak. Hangi cevap doğruydu? Eğer gerçekten yaratıcı varsa, neden bu kadar karanlık bir dönemde yaşıyoruz?

 

BÖLÜM 16: YENİ DÜNYA DÜZENİ

Dünya nüfusu azalmaya devam ettikçe, gelişmiş ülkeler üretim krizine çözüm bulabilmek için teknolojiye daha fazla yatırım yapmaya başladı. İnsan gücüyle yürütülen tarım, sanayi ve hizmet sektörleri yerini giderek daha fazla yapay zekâ destekli robotlara bırakıyordu. İngiltere, ABD, Almanya, Japonya ve diğer büyük ekonomiler, iş gücündeki eksikliği kapatmak için milyonlarca insana yetecek kadar iş yapabilen robot orduları kurmuştu. Fabrikalar hâlâ çalışıyordu, tarlalar hâlâ ekiliyordu, hatta bankalarda, hastanelerde ve okullarda bile yapay zekâ sistemleri insanların yerini alıyordu.

Fakat bu çözüm, zaten zor durumda olan ülkeler için tam anlamıyla bir felakete dönüştü. Afrika ve Orta Doğu’daki yoksul ülkeler, insan gücüne dayalı ekonomileri nedeniyle gelişmiş ülkeler kadar hızlı adapte olamıyordu. İş gücüne muhtaç olan fakir toplumlar, gelişmiş ülkeler gibi robot üretmek için gereken teknolojiye sahip değildi. İşsizlik ve açlık daha da arttı. Önceden gelişmiş ülkelere göç ederek hayatlarını sürdüren fakir halklar, artık gidebilecekleri bir yer de bulamıyordu. Çünkü gelişmiş ülkeler, artık insan yerine robotları tercih ediyordu.

Ancak en büyük şok, en fakir ülkelerin çoğunlukla Müslüman ülkeler olması gerçeğiyle ortaya çıktı. Yüzyıllardır dinî öğretiler çerçevesinde yaşayan bu toplumlar, modern dünyada bilim ve teknolojiye gereken önemi vermedikleri için büyük bir bedel ödüyorlardı. Bir zamanlar her sorunun cevabını kutsal kitaplarında arayan halk, şimdi baş başa kaldıkları bu kriz karşısında afallamıştı.

Yavaş yavaş bazı entelektüel kesimler farkına varmaya başladı:

Bilim olmadan, sadece inançla yaşamak onları bir yere götürmüyordu.

Müslüman ülkeler, yıllardır süregelen bir soruyla karşı karşıyaydı:

“Eğer biz doğru yoldaysak, neden en kötü durumda olan biziz?”

Mısır, Pakistan, Yemen ve Endonezya gibi ülkelerde üniversitelerde yeni akımlar doğmaya başladı. Fizikçiler, matematikçiler ve tarihçiler, İslam dünyasının neden bilimden uzaklaştığını araştırmaya başladı. Bu akademisyenlerden biri, ünlü bir tarihçi olan Prof. Omar el-Faruki, televizyon programlarında açıkça şu soruyu sordu:

“Neden Müslüman ülkeler bilimde geri kaldı? Neden sadece inançla yaşamaya çalıştık ve şimdi bunun bedelini ödüyoruz?”

Bu sözler büyük bir tartışma başlattı. Kimi insanlar hâlâ dinlerine sıkı sıkıya bağlı kalmayı seçerken, kimileri artık yeni bir bakış açısına sahip olmanın zamanı geldiğini düşünüyordu.

Ve Rowan’ın kitabı, bu değişimin ortasında bir kıvılcım gibi parlıyordu.

Rowan, Arap dünyasındaki etkisini izlerken, kitabın yayılmasının önüne geçmek isteyen İslam alimleri, her geçen gün daha fazla fetva yayınlıyordu. Ancak bu fetvalar bile kitabın yayılmasını engelleyemiyordu. Kitap, yasaklandığı ülkelerde bile gizlice elden ele dolaşıyor, insanlar fısıltı gazetesiyle birbirlerine anlatıyordu.

Şimdi yeni bir gerçek ortaya çıkmıştı:

Dünya değişiyordu. Ve hiçbir otorite, bu değişimi durdurmaya yeterli değildi.

 

BÖLÜM 17 - SONSUZ SORGU

Dünya, insanlığın yok oluşuyla, teknolojinin acımasız yükselişiyle ve eski inanç sistemlerinin sarsıldığı belirsizlik içinde kaybolmuştu. Gelişmiş ülkeler, yapay zekâ destekli robotlarla insan gücünü devralmış, üretimi sürdürebilmek için her şeyi otomasyona bırakmıştı. Ancak bu devrim, fakir ülkelerin yıkımını hızlandırmış; özellikle Müslüman ülkeler, yüzyıllardır kutsal metinlere ve dini açıklamalara sıkı sıkıya bağlı kalmanın bedelini ağır ödemişti.

Hava, küresel krizle solgunlaştığı kadar griydi. Bir uluslararası zirve, dünyanın dört bir yanından toplanan politikacıların, entelektüellerin ve bilim insanlarının katılımıyla yapılıyordu. Salonun büyük pencerelerinden, sisli şehir manzarası izleniyordu. Sahnede, dünyanın kaderini sorgulayan tartışmalar sürerken, yasalar ve teknolojinin ötesinde daha derin bir soru yankılanıyordu:

“Yaratıcı var mı? Eğer varsa, neden müdahale etmiyor?”

Bir konferans masasının başında, bir Avrupa temsilcisi sert bir ses tonuyla konuştu:

— “Biz, insanlığın bu noktaya kendi elleriyle geldiğini kabul etmek zorundayız. Üreme yerini otomasyona bırakınca, tanrıların vaat ettiği nesillendirme gerçekleşmedi. Eğer gerçekten bir yaratıcı varsa, insanlarımızı kurtarmak ya da onlara müdahale etmek için bu kadar temkinli davranması nasıl mümkün olabilir?”

Salonun bir köşesinde ise, Yasemin ve Hassan’ın tartışmaları devam ediyordu. Yasemin, yüzünde hüzün ve kararlılık karışımı bir ifadeyle konuştu:

— “Belki de yaratıcı, bizlere özgür irade vermek için müdahale etmiyor. Kendi seçimlerimizi yapmamızı, hatta bu yıkımın bedelini ödememizi bekliyor. Ancak bu, umutsuzluğa düşmek anlamına mı geliyor? Yoksa bu, insanlık için en büyük sınav mı?”

Hassan derin bir nefes aldı, gözleri dalgınca uzaktaki boşluğa takılı kaldı:

— “Eğer yaratıcı var olsaydı, neden bizler kendi kendimizi mahvediyoruz? Neden robotlarla dolu modern dünyanın ortasında, içimizdeki insanı kaybediyoruz? Belki de en büyük yalan, kutsal metinlere körü körüne inanmaktı. Şimdi matematik, fizik, kimya, coğrafya gibi disiplinlere yöneliyoruz. Bilim, bize varoluşun gerçek formülünü sunabilir. Fakat o zaman da soruyoruz: Gerçekten neyin peşindeyiz? Sonsuz sorgunun içindeyiz.”

Dışarıda, gelişmiş ülkelerden gelen sesler giderek daha agresif bir hal almıştı. Çin ve Hindistan ittifakı, nüfusu koruma ve güçlerini pekiştirme amacıyla, teknolojik üstünlüğüyle dünya düzeninde baskı kurmaya devam ediyordu. Ancak bu baskı, her geçen gün daha fazla direnişi de beraberinde getiriyordu. Amerika’nın başarısız ilkel kabile projesinin ardından, Batı ülkeleri artık kendi değerlerini yeniden tanımlamaya çalışırken, halk, “Yaratıcının Sessizliği” adlı radikal bir hareketin etkisine girmişti.

Zirve salonunda bir diğer temsilci, sert bir dille söz aldı:

— “Eğer Tanrı bizim kaderimize dokunmayacaksa, belki de bu, bizim kendi seçimlerimizin bir sonucudur. Kendi kendimizi yıkacak kadar serbest bırakırsak, kıyametin eşiğinde buluşuruz. Bu durum, tüm dünyayı ortak bir sınavın içine çekiyor. Ve o sınav, ne ilahi bir müdahale ne de otoriter yasaklamalarla engellenebilir.”

O an, Yasemin gözleri parıldayarak söz aldı:

— “Biz, kutsal metinlerde yazılan kaderlere inanan bir nesil değiliz artık. Artık bilimsel düşünce, mantık ve sorgulama bizim rehberimiz olacak. Eğer yaratıcı varsa, bize işaret vermeliydi. Ama sessizlik içinde bıraktı. Belki de bu, kendi acizliğimizin, eksikliğimizin bir yansımasıdır. Ya da belki de, yaratıcı bize sadece özgürlüğümüzü vermek istemiştir; kendi kaderimizi biz belirleyelim diye.”

Hassan, yasaların, teknolojinin ve politik güçlerin ötesinde, insanlığın varoluşunun en temel sorusunu tekrar dile getirdi:

— “Kendi kaderimizi belirleyebilecek miyiz, yoksa bu sonsuz sorgu, bizi sürekli varoluşumuzu sorgulayan, hiç cevap bulamayan bir labirente mi hapsedecek?”

Salondaki sessizlik, bu soruların yankısıyla derinleşti. Dünya, yeni bir dönemin eşiğindeydi; hem felsefi hem de politik anlamda. İnsanlık, kendi iradesiyle oluşturduğu bu çıkmazda, yaratıcıya dair cevaplar arıyor, ancak belki de asıl cevap, içimizde gizliydi.

Ve böylece, sonsuz sorgunun gölgesinde, dünya yeni bir geleceğe doğru sürüklenmeye devam etti.

BÖLÜM 18– KADERİN EŞİĞİNDE

Dünya, Sonsuz Sorgu’nun yankılarıyla sarsılmış, insanlık varoluşunun en temel sorularıyla yüzleşirken, kaderin eşiğine adım atıyordu. Gelişmiş ülkeler, yapay zekâ destekli robot ordularıyla üretim ve savunma alanında öne çıkarken, insanlık tarihinin en eski meselelerinden biri – varoluşun anlamı – yeniden masaya yatırılmıştı.

Yasemin ve Hassan, yaşadıkları toplumsal dönüşümün tam ortasında, kalabalık sokaklarda ve sessiz kütüphanelerde düzenlenen toplantılara katılıyor, yeni bir çağın başlangıcını tartışıyorlardı. İnsanlar, modern devletlerin soğuk ve hesaplanmış politikalarına karşı, varoluşlarına dair eski inançlarla modern bilim arasında bir köprü aramaya başlamıştı.

Bir sabah, uluslararası bir televizyon programında, Avrupa’dan bir entelektüel, yapay zekânın getirdiği yeni düzeni şöyle özetledi:

“Biz, teknolojinin bize sunduğu kolaylıklara sığındık. Ancak bugün, insan doğasının, özgür iradenin ve en önemlisi, yaratıcıya dair o eski inancın yokluğunu sorguluyoruz. Belki de kaderimiz, makinelere teslim olmak yerine, kendi içimizdeki insanlığı yeniden keşfetmekte yatıyordur.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Muhsin Işık Şair ve yazarım. İki tane şiir ve iki tane de basılmış roman kitabım vardır. Instagram kullanıcı adım @muhsinn.73 ‘tür