Mahkûm 7. Bölüm

Bölüm 7

Ağustos 24, 2025 - 19:27
Ağustos 25, 2025 - 13:22
 0  168
Mahkûm 7. Bölüm

     BÖLÜM 7

                        (UMUT YILDIZI)

Umut, bir yıldız kadar küçük bile olsa, karanlık gökyüzünü aydınlatacak kadar parlaktır.

Yüzüme vuran güneş, pencerenin aralığından sızan rüzgâr yeli içimde koca bir fırtına oluyordu. Hep oradaydı, vardılar. Ancak daha önce hiç bu kadar hüzünle karşılamamıştım. Ne zaman dünyanın güzelliklerine dalsam, onlardan yoksun olan kader mahkûmlarına üzülüyorum. Bu defa da mutluluğumu yarım yaşıyorum. Aslında haftalardır farkında olmadan kendimi kötü düşüncelerle yıpratıyordum. Uykusuz gecelerim artmış, arkadaşlarımla hafta da bir yaptığım eğlenceli toplantılara ara vermiştim. Sanki yüzümde oluşan her gülücük onlara haksızlıktı. Böyle hissetmemem gerekiyordu ama elimde değildi. Ali’nin başından beri haklı olmasına ise tahammül edemiyordum.

Kolarrımı göğsümde bağlamış güneşin sıcaklığını yüzümde hissederken vurulan kapıyla irkildim. Başımı kapı aralığına çevirdiğimde beni mahcup bakışlarıyla Yusuf karşıladı. Yüzünde her daim bu ifade olur, karşımda ezilip büzülürdü. Ona defalarca artık arkadaşız desem de o benim arkadaşlığımı kendine layık görmüyordu. Belli ki çocukluğundan beri hor görülüp ötelenmişti. Diğer mahkûmlarla karşılaştırıldığında o yalnızdı, kimsesiz.

“Gelsene Yusuf” diyerek gülümsediğimde çekingen adımlarla gösterdiğim boşluğa oturdu.

“Ee nasılsın bakalım bugün?” 

“İyiyim doktor hanım. Sen nasılsın?” diye sordu çekinerek. Gelişme vardı. Artık beni de soruyordu.

“İyiyim. Teşekkür ederim Yusuf. Ee verdiğim görevi yaptın mı?”

“Yaptım” diyerek hevesle elini cebine attı. Masanın üzerine tesbihleri bırakırken yüzündeki heyecan görülmeye değerdi. 

“Hepsi harika görünüyor. Ellerine sağlık”

“Şimdi sen bunları satabilecek misin doktor hanım” diyerek sordu heyecanla.

“Tabii ki. Ama bak aklıma ne geldi. Senin gibi bazı mahkûmlara da bu tür el becerisini geliştirebilecek görevler verdim. Ailelerin katılımının da olduğu küçük bir kermes yapabiliriz. Orada satabiliriz, ne diyorsun?”

Yüzündeki gülümseme solarken tereddütlü bakışlarını bana çevirerek, “Böyle bir şeye izin vereceklerini sanmıyorum.” Diye mırıldandı umutsuzca. Ama beni tanımıyordu.

“Sen orasını bana bırak” dedikten sonra çantamdan bir poşet çıkarıp önüne koydum. 

“Bunlar yeni boncuklar. Sen yapmaya devam et gerisini ben hallederim.” Dedim güven vererek. Başını eğmiş kucağındaki ellerini izlerken sessizdi. Saniyeler sonra belki dakikalar… Dolu gözlerini bana çevirdi. Yüzüm endişeyle kasılırken yanlış bir şey söylemiş olmaktan korkmuştum. Ama o beni hüngür hüngür ağlatacak bir şey söyledi.

“İyi ki geldin abla. Ölümden önce seni tanıdığım için mutluyum.” Gözleri buğulanan ben miydim yoksa o mu, emin değilim ama yutkunamadım. Birinin hayatında bir anlam olmak kelimelere sığmayacak kadar yoğundu. Ali’nin saçtığı negatif enerjiden sonra iyi gelmişti. Vazgeçmenin eşiğine gelmişken ise yıkılmaz bir güç vermişti. Yüzüm tebessümle büyürken onun bakışları kapı ile benim arasında gidip geldikten sonra masaya eğilmişti. Sanki başka birinin duymasını istemeyerek fısıldadı: “Senden bir iyilik istesem doktor hanım. Çok mu ileri gitmiş olurum?” diye sordu tereddütle. Kaşlarım merakla çatılırken devam etmesini bekledim. 

“Emir çok hasta ama tedavi ettiremiyoruz.”

“Neden? Cezaevinin reviri var.”

“Daha önce Emir’i götürdüler ve günlerce işkence ettiler. Geldiğinde çok kötüydü, uzun bir süre yatağından çıkamadı. Az kalsın ölüyordu ama gardiyanların umurunda olmadı ölüme terk ettiler kardeşimizi.” Derken sesi titriyor benim ise duyduklarım ile kanım donmuştu. 

“Belli ki daha zamanı değildi, Allah onu bize bağışladı ama koğuşta o zor nefes aldığı süre boyunca yas havası vardı. Çoktan ölmüş gibi…” Duraksayan adam zorlukla yutkundu. Belli ki o günleri yeniden hatırlamış koca bir taş olup oturmuştu içine. Ben ise sadece hayal edebiliyordum. Hayali bile nefesimi keserken onlar yaşıyordu. O konuşurken kendimi sıktığımı kaslarımın ve çenemin ağrısından anlamıştı. Derin bir nefes alıp, “Müdür Bey’in haberi yok muydu? O sizi çok seviyor, böyle bir konuda ihmalkâr davranacağını sanmıyorum” Aklıma takılan konuyu sorunca yüzünde acılı bir tebessüm oluştu.

“Müdür babam!” derken bile sesindeki tını yüreğini çıkarıp masanın üstüne koyuyordu sanki.

“İşkencelerden ölmediysek onun sayesinde. O bizim babamız ama onun da gücünün yetmediği şeyler var. Bu hapishanenin müdürü sözde ama üzerimizde hiçbir söz hakkı yok. Savcı olacak o şerefsiz canına okuyor. O yüzden sana geldim ya. Müdür baba eli kanda olsa Emir’e en iyi doktorları bulur ama o savcı olacak adam buralardan sürülmesi için her şeyi yapar. Yenisi kim bilir neler eder. Onların gözünde oksijen israfıyız artık. Allah için yardım et doktor hanım. Bu cezaevinin gardiyanlarının %)90’ı savcının adamı. Bize yardım eden memurda izinde. Koğuştan revire diye alırlar, hücreye atarlar kardeşimizi. Aç susuz bırakıp acı çekerek ölmesini beklerler. Sonra da tedavi işe yaramadı öldü derler. “ 

Duyduklarım aklımın alamayacağı kadar dehşet vericiyken yutkunmakta güçlük çekiyordum. Neydi bu? İnsanlığı nereden sonra kaybetmiştik?

“Peki, ben ne yapabilirim?” diye sordum.

Yusuf’un gözlerindeki umut kırıntılarıyla yüzleşirken içimde çakan öfke ve çaresizlik rüzgârı aynı anda esti. Ne yapabilirdim? Yalnızca sistemin bir parçasıydım, ama bazen parçalar da yer değiştirerek düzeni bozabilirdi. Gözlerimi Yusuf’tan ayırmadan bir süre düşündüm.

“Sen tedavi etsen, doktor hanım?” diye sordu heyecanla.

“Fiziksel hastalıklar konusunda müdahil olamıyorum, benim alanım değil,”dediğimde yüzündeki heyecan yerini çaresizliğe bıraktı. Tam o anda, aklıma düşen bir ihtimalle gözlerim parladı. 

“Emir’i revire değil, gözlem odasına aldırmamız lazım,” dedim yavaşça. Sanki duvarlar bile bizi dinliyordu. Yusuf başını kaldırdı, merakı gözlerinden okunuyordu.

“Psikolojik bir sorun şüphesiyle… psikoz riski. Halüsinasyonlar gördüğünü, saldırganlaştığını söyleriz. Müdür Bey’in de yardımını almamız gerekecek ama onu arka planda tutmaya çalışırız. Ben onunla konuşurum, Emir’i geçici gözlem altına aldırabiliriz.”

Yüzündeki o kocaman gülümsemeyle bana bakarken, aynı gülümseme benim de yüzüme yerleşmişti.

“Ali abime de söyledim; ‘Yardım edebilecek biri varsa, o da Doktor Hanım’dır.’ Dedim ama senden yardım istememizi istemedi,” dediğinde gülümsemem soldu. Göğsümdeki organ daha hızlı artarken, aynı zamanda kırıldığını da hissediyordum.

“Yardım etmeyeceğimi mi düşündü?” diye sordum, sesimde tereddütle.

“Hayır! Aksine, yardım edeceğinizden emindi. Ama sizi bu işe karıştırmak istemedi.” 

Yardım edebileceğime inanması bir anlığına içimi ısıttıysa da, beni yine dışarı bırakmış olması içten içe canımı acıttı. Beni bir türlü kabullenemiyordu. Bu, aylardır hazırlandığım bir sınavdan kalmışım gibi hissettiriyordu.

Emir’e yardım etmek istememin dışında, Ali’ye de kendimi kanıtlama isteğime engel olamıyordum. Sanki onun takdirini kazanmak her şeyden önemliydi. Böyle düşündüğüm için kendime kızsam da, gerçeğim buydu.

“Benim dışarıda güvendiğim bir doktor arkadaşım var. Müdürün onayıyla onu ziyaretçi gibi içeri aldırabilirim. Gözlem odasında Emir’i yalnızca o ve ben ilgileniriz. Gardiyanlar, onun da benim gibi psikiyatrisi olduğunu düşünecek. Tedavisini orada yürüteceğiz. Siz de koğuştaki herkesle birlikte, Emir’i özel odaya aldırmadan önce gardiyanlara onun tuhaf davranışlarından bahsedeceksiniz. Delirdiğini düşünmeliler. Aksi takdirde gözlem altına alınması pek inandırıcı olmaz.” 

Yusuf’un gözleri doldu, ama bu kez çaresizlikten değil, yeniden yeşeren bir umutla. 

“Sen kanatsız bir meleksin. Bu karanlık dört duvar arasında bir yıldız gibi ışıldıyorsun. Allah senden razı olsun,” derken yüzümün kızardığını hissediyordum. Sonunda birilerinin hayatına dokunabilmiştim.

Sırtımda dünyanın yükü, elimde minicik bir umutla ayağa kalktım. Bu cezaevinin karanlığına inat, küçük bir odayı aydınlatacak bir ışık yakmaya kararlıydım. 

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Yazarhanifedemir Merhaba! Ben Hanife , üç çocuklu bir anne, eş ve aynı zamanda geniş hayal dünyasını kaybetmeyi asla başaramamış bir polisiye yazarıyım. Çocukluğumdan beri hayal gücüm o kadar genişti ki, bazen gerçek dünyaya geri dönmekte zorlanıyordum. Neyse ki o dönemin izlerini hâlâ taşıyorum ve bu, polisiye yazarken fazlasıyla işime yarıyor. Tabii, geniş bir hayal dünyasına sahip olmak kadar, evde geniş bir sorumluluk alanına da sahibim: Üç çocuk! Çocuk yetiştirmek başlı başına bir dedektiflik işi zaten. Kayıp oyuncakların izini sürmek, kim odaya gizlice kurabiye götürdü gibi gizemleri çözmek derken kendimi doğal bir dedektif gibi hissetmeye başladım. Bu da beni polisiye yazmaya teşvik etti! Evde sürekli suç mahali var ama endişelenmeyin, en kötü suçluların ellerinde bir kutu boya ve masum gülümsemeleri oluyor. Eğitim hayatım boyunca hayal gücüm sınır tanımadı ve gerilim dolu hikayeler kafamın içinde bir yerde kendi hikâyesini yazdı. İlk başta gerçek dünyada suçları çözmek için dedektif olmayı düşünsem de, daha sonra kağıt üzerinde suç işlemeyi daha cazip buldum. Polisiye romanlarımda, karakterlerim sürekli karanlık sokaklarda, gizemli olayların peşinde koşarken ben de okuyucularıma hep en iyisini sunmaya çalışıyorum. Başarılarıma gelirsek, henüz Nobel almadım ama üç çocuğu aynı anda ilgilenip bir bölüm yazmak, bence takdir edilmesi gereken bir başarı. Her kitabımda biraz daha derinlere inerek okurlarıma, her sayfada “katil kim?” dedirtmeyi seviyorum. Boş zamanlarımda (ki gerçekten var mı, emin değilim), hayal gücümdeki sınırsız dünyalarda dolaşmayı ve yeni hikayeler yaratmayı sürdürüyorum. Polisiye yazarlık benim için sadece suçları çözmek değil, aynı zamanda okurlarımı beklenmedik sürprizlerle şaşırtmak demek. Başa dönecek olursak; İlk kitabım biraz sürpriz oldu. Sadece kafamın içinde dönüp duran olayları kağıda döktüğümde farkına vardım kalemimdeki cevheri. Sonunda amacımı ve beni ben yapan o hayali bulmuştum. İlk kitabım (Konuşan Gözler )2023 yılının Mart ayında Flora yayınlarında ücretsiz olarak basıldı. Konuşan Gözler hikâyesi olan bir roman. Yazılırken çok büyük bir yol kat etti diyebiliriz. O yüzden ben de yeri bambaşkadır. Zaten beni yazar yapan kitaptır, ötesi yok. İçindeki karakterleri de hâlâ yaşatıyorum. En son, Dark Polisiye’nin altıncı kitabında “Galata Canavarı” adlı bir öyküde yeniden yazıldı. Şimdi de Dark Kadın adlı kitapta “Sinderalla’nın kayıp ayakkabısı “ ismiyle anıldı. Her geçen gün yazdıklarım ile büyüyorum. Yazabilir miyim, merakıyla başladığım bir aşk romanı da ücretsiz onay alınca ve basılınca daha büyük beklentiler içine girdim. Şimdilerde Kâbus adlı romanımı yayınevine göndermiş onay bekliyorum. Poyabir gibi büyük bir suç örgütüne üye olduğumu da unutmamak lazım. Ama aramızda kalsın. Gelecekteki planım mı? Suç dünyası durmuyor, benim de yazacak daha çok cinayetim ve çözecek daha çok gizemim var. Eşim ve çocuklarım bu maceraya biraz şaşkın, biraz da sabırla eşlik ederken, ben kapalı bir perdenin arkasında, başka suçlarımı hikayeleştirip yazmaya devam edeceğim. Ve kim bilir, belki bir gün dünya literatürüne adımı kazıyacağım... Hayaller büyük ama imkansız değil!