YUTULAN ATEŞ, İÇİLEN KEZZAP

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

İçtiğim kezzap, yediğim ateştir.

20 Ekim 2026 - 10:05
20 Ekim 2026 - 10:05 ⏱ 4 dk Okuma Süresi
 0  3
YUTULAN ATEŞ, İÇİLEN KEZZAP

   YUTULAN ATEŞ, İÇİLEN KEZZAP

Toprağın altında soğuyan bir evladın ardından usul usul tüten o mutfaklarda, zaman saatle ölçülmezdi. Zaman, soğuyan çay bardağında, kurumuş yufka kırıntısında, kapı arkasında unutulmuş bir hırkanın ipliğinde eskir ve çürürdü. ​Eftelya, o ağır ahşap masanın başında, sırtını duvara vermiş oturuyordu. Adı Rumca bir deniz fısıltısını andırsa da kendisi, bozkırın ortasında çatlamış, kurak bir topraktan farksızdı. İki kızı vardı Eftelya’nın. Biri hayatın hengamesine kapılıp büyümüştü ama diğeri, o minik kızı, baharın henüz tazeliği üzerindeyken çekip gitmişti. Toprağın altına daha açmamış tomurcuğu gencecik bedeni koyup üzerine üç kürek toprak atmak, bir ananın göğüs kafesini sonsuza dek açık bir mezara çevirmeye yeterdi. ​Dışarıda akşamüstünün o nefti, kasvetli morluğu çöküyordu. Evin içi rutubet, yanık odun ve yıllanmış keder kokuyordu. Eftelya’nın parmakları, önündeki bakır tabağın kenarına takılı kalmıştı. Kenarları aşınmış, kalayı gitmiş o tabak. O günden beri eve giren her lokma, mutfağa giren her rüzgâr bir cinayetti sanki. ​Küçük kızının toprağın altında çürümeye terk edildiği bir dünyada, bir ananın iştahla ekmek çiğnemesi kadar ağır bir utanç olabilir miydi? Her akşam o sofrayı kurmak zorundaydı. Katlanmak, pişirmek, kaynatmak. Ama o tencereden kendi tabağına aktardığı her kaşık çorba, boğazından aşağı inerken genzini yırtan, ciğerini eriten bir kezzaba dönüşüyordu. Çiğnediği her ekmek lokması, sanki fırından yeni çıkmış köz bir kömür gibi dilini, damağını, vicdanını dağlıyordu. ​Ne zaman birileri gelse, ne zaman biri "Ayakta dur, bak bir kızın daha var" dese, Eftelya başını sallar, hiçbir şey söylemezdi. İnsanlar acının bağırarak yaşandığını sanırlardı. Oysa gerçek acı, kaskatı bir sessizlikti. Genzine oturan o alev balgamını yutkunurken içinden ​"içtiğim kezzap, yediğim ateştir."

"Benim yandığım yerden yanmadılar ki bilsinler bu acıyı söylemesi kolay onlara." diye düşünürdü.

​Gerçekten de öyleydi. O günden sonra içtiği bir yudum soğuk su dahi, boğazından bir kezzap gibi yakarak süzüldü o su, kızının kuruyan dudaklarına değemiyordu. Sofradaki her katık, avuçlarına aldığı bir ateş parçasıydı; kızının toprağı ise soğuktu. Yaşamak, onun için bir ceza; nefes almak, evladına karşı işlenmiş bağışlanmaz bir suç haline gelmişti. ​Pencere pervazına birikmiş tozların üzerine düşen bir damla yağmuru izledi. Damla, toza değdiği an yok oldu, geriye sadece çamursu bir leke bıraktı. Eftelya’nın gözyaşları da dışarı süzülmüyordu artık, hepsi içeriye, o sönmeyen yangının tam ortasına akıyordu. Yüzündeki hatlar, zamanın değil, evlat acısının derinleştirdiği birer kanyon gibiydi. ​Eftelya yanı başındaki kızının gözlerinin içine baktı. Artık o gözlerde ne bir feryat vardı ne de bir damla yaş. Sadece bir kadının, evladından sonra ayakta kalabilmek için her gün kendi içindeki o ateşi nasıl çiğnediğinin kaskatı, çaresiz ve kapkaranlık gerçeği vardı.

                     DİLEK SARIKAYA

 Menajer :ilayda Can & Dilara sarıkaya ​

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow