HEP BEN Mİ KIRILDIM?

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

İnsan yaşadıklarını anlatırken neden kendini hep haklıymış gibi hisseder? Kırgınlıkların, empatinin ve kendini sorgulamanın içten bir yüzleşmesi.

20 Ekim 2026 - 12:26
20 Ekim 2026 - 12:26 ⏱ 8 dk Okuma Süresi
 0  3
HEP BEN Mİ KIRILDIM?
Ümit Oklu

Bazen bir sohbetin ortasında, hiç beklemediğim bir anda geçmişten bir konu açılıyor. Birisi bir şey anlatıyor, ardından bana dönüp benzer bir durum yaşayıp yaşamadığımı soruyor. Ben de anlatmaya başlıyorum. Önce sıradan birkaç cümleyle, sonra hatırladıkça biraz daha ayrıntılı… O gün ne olduğunu, ne hissettiğimi, nasıl kırıldığımı anlatıyorum. Fakat konuşma bittikten sonra içimde tuhaf bir huzursuzluk beliriyor. Sanki anlattığım her hikâyede haklı olan benmişim, yanlış yapan hep başkalarıymış gibi. Sanki dünyadaki bütün kötülükler gelip beni bulmuş da ben yalnızca onların arasında kalmışım gibi.

Üstelik bunu bana düşündüren karşımdaki insan olmuyor. Kimse beni suçlamıyor, anlattıklarıma inanmamazlık etmiyor. Belki yalnızca dinliyor, belki üzülüyor, belki de birkaç teselli cümlesi kuruyor. Ama ben yine de kendimi sorgulamaya başlıyorum. Acaba kendimi hep haklı mı gösteriyorum? Olayları yalnızca kendi açımdan mı değerlendiriyorum? Ya da geçmişi anlatırken farkında olmadan kendime haksızlığa uğrayan insan rolünü mü biçiyorum?

Bilmiyorum. Gerçekten bilmiyorum.

Çünkü dönüp geçmişime baktığımda bütün bunları uydurmadığımı da biliyorum. Yaşadım. Kırıldım. Güvendiğim insanların hiç beklemediğim davranışlarıyla karşılaştım. Bazı geceler kimseye anlatamadığım şeyleri kendi kendime düşündüm. Bir insanın hayatımda ne kadar kıymetli olduğunu, ancak o insan beni hayal kırıklığına uğrattığında anladığım zamanlar oldu. Üstelik bunlar bir iki olaydan ibaret değildi. Tam bir şeyleri geride bıraktığımı düşündüğümde başka bir şey yaşandı. Tam yeniden güvenmeye başladığımda başka bir yerimden incindim. Bir süre sonra insan, başına gelenlerden çok, neden bu kadar çok şey yaşadığını düşünmeye başlıyor.

Bir Ümit kitabımda da anlattım bunların bir kısmını. Çocukluğumu, hastane koridorlarında geçen günlerimi, kaybettiklerimi, sevdiğim insanları, dost bildiklerimden gördüğüm kırgınlıkları… Yazarken hiçbir zaman kendimi kusursuz biri olarak göstermek istemedim. Yalnızca yaşadıklarımı, bende bıraktıklarıyla anlatmak istedim. Çünkü bir insanın başından geçenleri anlatmasıyla kendisini haklı çıkarmaya çalışması arasında ince bir fark olduğuna inanıyorum. Belki de beni bu kadar düşündüren, o farkı istemeden aşma ihtimali.

Bir de işin şu tarafı var: Ben yaşadıklarımı kendi gözlerimden biliyorum. O an ne hissettiğimi, hangi söze ne kadar üzüldüğümü, bir davranışı neden unutamadığımı biliyorum. Fakat karşımdaki insanların içinden neler geçtiğini her zaman bilemem. Belki onların da kendilerince haklı sebepleri vardı. Belki benim fark etmediğim kırgınlıkları, söyleyemedikleri cümleleri, benden bekleyip bulamadıkları şeyler oldu. Ben bir olayı anlatırken onların hikâyesini eksik bırakıyor olabilir miyim? İşte bazen bu sorunun cevabını bulamıyorum.

Bu yüzden geçmişimdeki insanları bütünüyle kötü, kendimi de bütünüyle iyi biri olarak görmüyorum. Benim de hatalarım oldu. Bazen yanlış anladım, bazen gereğinden fazla sustum, bazen de kırgınlığım yüzünden istemediğim şekilde davrandım. Hatta bir zamanlar, başkasından duyduğum bir söz yüzünden hiçbir şeyden haberi olmayan bir insana soğuk davrandım. Sonradan öğrendim ki o söz ona ait bile değilmiş. Ben kırılmıştım, evet. Ama o süreçte farkında olmadan ben de kırıcı olmuştum. İnsan kendi acısıyla meşgulken bazen başkasına verdiği acıyı göremiyor.

Bunu kabul etmekte zorlanmıyorum. Kendimi eleştirebiliyorum. Geçmişte bazı şeyleri farklı yapmış olmayı isterdim. Daha açık konuşmayı, bazı insanları daha iyi anlamayı, kimi zaman da kendimi bu kadar ihmal etmemeyi… Fakat bütün bunları düşünürken başka bir haksızlık yapıyor olabilir miyim kendime? Başkalarının yaşadıklarını anlamaya çalışırken kendi yaşadıklarımın ağırlığını hafife mi alıyorum?

Çünkü empati kurmak, insanın kendi acısından şüphe etmesini gerektirmemeli. Bir başkasının da kırılmış olabileceğini düşünmek, benim kırılmadığım anlamına gelmiyor. Onun da anlatacakları olması, benim anlattıklarımı geçersiz kılmıyor. Her hikâyenin farklı tarafları olabilir ama bazı davranışların bıraktığı izler de inkâr edilemez. Herkesin kendine göre bir gerekçesi olabilir; yine de her gerekçe, yapılan bir yanlışı doğruya dönüştürmez.

Belki de ben en çok burada yoruluyorum. Bir zamanlar yaşadığım şeyler yüzünden üzülmüşken, bugün onları anlattığım için kendimi sorguluyorum. Sanki kırılmış olmak yetmemiş de şimdi bir de kırıldığımı söylemenin mahcubiyetini taşıyorum. Bazen konuşmanın ortasında durup konuyu değiştirmek istiyorum. Anlattıklarımın yanlış anlaşılmasından, karşımdaki insanın beni sürekli kendine acıyan biri olarak görmesinden çekiniyorum. Oysa acınmak istemiyorum. Hele ki başkalarından daha fazla acı çektiğimi kanıtlamak gibi bir düşüncem hiç olmadı.

Zaten acının bir yarış olduğuna da inanmıyorum. Kimin daha çok üzüldüğünü, kimin daha büyük bir haksızlığa uğradığını ölçmenin mümkün olduğunu düşünmüyorum. Bir insanın kolaylıkla geride bıraktığı şey, başka birinin yıllarca içinde taşıdığı bir hatıraya dönüşebilir. Hepimizin dayanabildiği, dayanamadığı, affedebildiği ya da bir türlü unutamadığı şeyler farklı. Benim için çok ağır olan bir yaşanmışlık, bir başkası için sıradan olabilir. Ama onun sıradan bulması, benim o gün gerçekten üzülmüş olduğum gerçeğini değiştirmiyor.

Bir yandan da düşünüyorum, belki insan yaş aldıkça yalnızca başkalarını değil, geçmişteki kendisini de anlamaya çalışıyor. Eskiden bir olayın yalnızca bende bıraktığı yaraya bakardım. Şimdi neden öyle davrandığımı, neden sustuğumu, neden bazı şeyleri bu kadar uzun süre taşıdığımı da merak ediyorum. Bazen geçmişteki hâlime kızıyorum. Biraz daha güçlü olabilirdin, diyorum. Biraz daha erken uzaklaşabilirdin. Kendini bu kadar yormana gerek yoktu. Sonra o günkü yaşımı, bildiklerimi, korkularımı hatırlıyorum. Bugünkü aklımla geçmişteki kendimi yargılamanın da pek adil olmadığını fark ediyorum.

Sanırım benim meselem hep haklı olmak değil. Hatta bazen haklı olduğumdan emin olduğum konularda bile kendimi sorgulamaktan yoruluyorum. Keşke bazı şeyler hiç yaşanmasaydı da bugün ne kendimi savunmak ne de kimseyi anlamaya çalışmak zorunda kalsaydım. Keşke bazı insanları hâlâ güzel hatıralarıyla anabilseydim. Keşke bir zamanlar büyük bir içtenlikle söylediğim bazı sözlerden bugün çekinmeseydim. Fakat hayat, insanın keşkelerine göre yeniden yaşanmıyor. Olanlar olduğu yerde kalıyor, biz yalnızca onlarla yaşamayı öğreniyoruz.

Şimdi biri geçmişimden bir şey sorduğunda yine anlatıyorum. Bazen eksik, bazen ayrıntılı, bazen de anlatırken kendimi durdurup başka bir konuya geçiyorum. Çünkü her hatırayı yeniden yaşamak istemiyorum. Ama artık şunu da öğrenmek istiyorum: Yaşadıklarımı anlatmak için kendimi suçlu hissetmemeyi.

Ben her zaman haklı olduğumu söylemiyorum. Kimsenin beni üzmekten başka bir amacı olmadığını da düşünmüyorum. Herkes gibi benim de yanlışlarım, eksiklerim, pişmanlıklarım var. Yalnızca hayatımın bazı dönemlerinde gerçekten çok yoruldum. Bazı insanlara hak ettiklerinden fazla güvendim, bazı şeyleri gereğinden uzun süre içimde tuttum. Bazen birinin beni anlamasını bekledim, bazen de anlaşılmaktan umudumu kesip sustum.

Ve bugün bütün bunları anlatırken, birilerinin gözünde nasıl göründüğümden önce kendime karşı dürüst olabilmek istiyorum.

Çünkü ben hikâyemin tek haklı insanı olmak istemiyorum. Yalnızca o hikâyede benim de canımın yandığının bilinmesini istiyorum.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Ümit Oklu Ümit Oklu, 1 Ağustos 1995 tarihinde Adana’da doğdu. Kamu personeli olarak aktif iş hayatını sürdürürken, hayatının merkezinde her zaman kelimeler, duygular ve insanın iç dünyasına duyduğu merak yer aldı. İnsanların içinde sakladığı duyguları, sustuğu cümleleri ve geceye bıraktığı düşünceleri yazıya dönüştüren Oklu; yazılarında modern insanın yalnızlığını, içsel kırılmalarını, umut arayışını ve kendini bulma çabasını sade ama derin bir anlatımla ele almaktadır. Melankolik ve sinematik bir üslubu benimseyen yazar, çoğu zaman sessizlikte büyüyen duygulara, insan ruhunun görünmeyen yaralarına ve insanın kendisiyle yüzleştiği anlara odaklanır. “Bir Ümit” ve “Bir Tesadüf” adlı eserleriyle edebiyat dünyasında yer alan Oklu için yazmak; bazen anlaşılmak, bazen susulan şeyleri duyurmak, bazen de insanın kendi kalbine bakabilmesidir.