HAYAT GELDİ VE EBELEDİ BİZİ

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
21 Eylül 2025 - 14:13
21 Eylül 2025 - 14:13 ⏱ 6 dk Okuma Süresi
 1  80
HAYAT GELDİ VE EBELEDİ BİZİ

Çocukluğumu özledim... 

Mesela… Tırmandığımız ağaçlarda tutunacak dal bulamadığımızda yere çakılışımızı, süt dişimiz düştüğünde yastığın altına koyup sabaha mucize bekleyişimizi özledim. Yanlışlıkla dilimizi ısırdığımızda gözlerimiz dolarken bir yandan da “kanın tadı neden metal gibi?” diye kafa yorduğumuz anları hatta haklı haksız yediğimiz bütün terlikleri özledim. Saklambaç oynarken görünmez olduğumuzu zannedip dikenli çalılıkların içinde nefesimizi tutarak saklanışımızı… Hırsız polis oynarken düşüp dizimizden sızan kırmızı sıvıya ‘ketçap’ muamelesi yaptığımız anları da özledim.

Kimsenin ağlamasına kıyamayan o minicik kalbimizin, yemekler de arkamızdan ağlamasın diye; balon gibi şişmiş karnımızla zorla tıka basa yediğimiz o son lokmalarımızı özledim…

Dondurmamızı erittiği için içten içe güneşe küsüp somurtmalarımızı özledim. Tek derdimiz oydu, tek öfkemiz onaydı o yıllarda. Keşke hayatımız boyunca en büyük kavgamız, eriyen çikolatalı külahlarımızla kalsaydı. Ama öyle olmadı. Çünkü kızgınlıklarımız da, hayal kırıklıklarımız da bizimle birlikte büyüdü. Biz boy attıkça onlar da toprağın altından fışkıran kökler gibi uzadı, derinleşti. Ve sonunda, güneşe bile kızmaya üşenen çocuklardan; dünyaya darılan yetişkinlere dönüştük…

Mahalleye pamuk şekerci geldi mi, hayat birden festival havasına bürünürdü. Onu sokağın köşesinde görünce oracıkta bekletir, nefes nefese eve koşar, annemizin bozukluk bulma ihtimaline umut bağlardık. Şansımız yaver giderse elimizdeki üç beş kuruşla o pamuk şekerin bulut gibi dalına kavuşurduk. Meğer ufacık şeylerden, boyumuzu aşan mutluluklar devşirmek yalnızca çocuklukta mümkünmüş. Büyüyünce fark ediyor insan: Artık bırakın boyumuzu aşmasını, mutluluğun kırıntısına denk gelmek bile piyango gibi. Pastamızdaki mum sayısı arttıkça neşemiz azaldı. Mumları üfledikçe dilekler büyüdü ama safiyet küçüldü. Çocukluğun pamuk şekerinden geriye ise sadece damakta kalan yapış yapış bir hatıra kaldı.

Büyüdükçe yeni kavramlar tanıdık, benimsedik ve onlara göre hareket etmeye başladık, yeri geldi bazen de karşı çıktık. Oysa küçükken ne sistem vardı bizim renkli dünyamızda, ne siyasetler, ne de ay sonu dertleri...

Bizim siyasetimiz, portakalı soyup da başucumuza koyana kadardı; ve sonucunda kimse itiraz etmezdi, edemezdi. Çünkü haksızlık yapılmazdı, haksızlık ney bilinmezdi. Neydi sahiden haksızlık? Körebe oynarken çaktırmadan bandananın altından bakmak mıydı? Yoksa saklambaçta normalden hızlı saymak mıydı? Bunlar değilse eğer haksızlık denen şey, dünya epey çirkinleşmiş demektir. 

Bizim siyasetimiz de anayasamız da; akşam ezanıydı, anne babamızın koyduğu kurallardı ve tabiki komşumuz o polis amcaydı. Gecikirsek, oynadığımız topla evlerin camlarını kırarsak veya oyunlarımıza komşu çocuklarını almazsak; mahkeme kurulmazdı belki ama akşam yemeğiyle birlikte güzel de bir azar yenirdi. 

Çocukluğumuza birde aşkımız eklenirse, yüzümüz yediğimiz pamuk şekerlerden farksız kalırdı. Bir anda bütün harçlıklarımız hediyeye, en sevdiğimiz oyun da kutu kutu penseye dönüşürdü. Çünkü çocukluk aşkımızın elini tutabilmek için, kutu kutu pense bahanesinin arkasına saklanırdık…

Seyrek dişlerimizin, çelimsiz bedenimizin ve yaptığımız abartılı şirinliklerin bize sağladığı “doğal cazibe” sayesinde bütün büyüklerin başımızı okşaması, yanaklarımızı sıkması olağan bir durumdu. O kadar olağandı ki, kendimizi evrensel bir sevgi markası sanıyorduk. İşte bu yüzden, çocukluk aşkımızın bize surat asması, göz devirmesi ya da nefretle arkasını dönmesi; kafamıza taş saklı bir kartopu fırlatılmış gibi canımızı yakıyordu. Hatta öyle anlarda, kalbimiz göğsümüzden fırlayacak sanıyor, “bu kesin kırıldı” diyorduk. Sonra fark ediyorduk ki aslında kırılan şey kalbimiz değil, şekerden yapılmış özgüvenimizdi. O an yaşadığımız hayal kırıklığı, ağaçtan düşmenin, ip atlarken takılmanın, yakar top oynarken tam suratına isabet etmenin acısıyla yarışıyordu. Ve biz, çocuk aklımızla, yara bandı yapıştırıp iyileşeceğini umuyorduk. Ama kalp dediğin öyle kolay kolay kabuk bağlamıyordu. Hatta o masum hâlimizle, kalbimizin üzerine çizgi film karakterli yara bantları yapıştırmaya çalışıyor, ama hiçbir işe yaramadığını görünce daha da ağlıyorduk. Çünkü ilk defa öğreniyorduk: kalp, dize benzemiyordu; düşüp kanasa da kolay kolay iyileşmiyordu.

Sonra büyüdük... 

Oyuncaklarımız rafa kaldırıldı, bazıları da başka çocuklara verildi. Bizim çocukluğumuzu kaybettiğimiz gibi, toplarımızda havasını kaybetmeye başladı. Ve söndüler, çocukken kurduğumuz birçok hayal gibi... 

Artık akşam ezanı eski önemini kaybetmişti bizim için ve portakalı da yalnız yemek için soyuyorduk. Ve en büyük hayal kırıklığımızı da, pamuk şekerin pamuktan yapılmadığını öğrendiğimiz zaman yaşadık. İnanmak istemedik. Kulağımızı kapattık. Kapatırsak duymayız, hiç öğrenmeyiz sandık. Hiçbir delil, çocuklukta kurulan düşleri yıkmaya yetemezdi çünkü; yetmemeliydi...

Ve artık en güzel anılarımız, çocukluğumuzdaki anılarımızdı. Hiç kaybolmasınlar, yıllar sonra bile ilk günkü gibi hissettirsinler istedik. Dondurmak istedik bu yüzden buzdolabında. Hep öyle taze kalsın masumluğumuz, saflığımız diye.

Ama öyle kalmadı tabi. Oyuncaklarımız azaldıkça, problemlerimiz ortaya çıkmaya başladı. Biz bir şeylerle oynamayınca, hayat bizimle oynamaya başladı. Bir bandana takıp her şeyden kurtulabiliriz sandık, ama hayatın bir körebe olmadığını yeni anladık. En kötüsü de problemlerden saklanınca her şey çözülür sandık, sonra hayat geldi ve ebeledi bizi...

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Fatma Betül Öztürk Editör / Köşe Yazarı