GÜNEŞ BATIMI

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

İnsan, yaşadığı yıllarla değil, içinde taşıdığı yaşanmışlıklarla büyür.

31 Ekim 2026 - 13:03
31 Ekim 2026 - 13:03 ⏱ 9 dk Okuma Süresi
 0  4
GÜNEŞ BATIMI

     ​Güneş Batımı

​Çölün kaynayan sarı okyanusunun ortasında, pas rengi dağların gölgesine sığınmış küçük emekli kasabası, haritalarda adeta unutulmuş bir leke gibi dururdu. Dışarıdan bakanlar için burası, begonvillerin sarmaladığı kerpiç evler, rüzgârla inleyen çöl dikenleri ve sallanan sandalyelerde günden güne eriyen saatlerden ibaret, sakin bir hayalet kasaba hüviyetindeydi.

​Ancak zaman, bu coğrafyada insanı yaşlandırmak yerine sanki onu yavaşça törpüleyip berraklaştıran esrarengiz bir akışkandı.

​Kasabanın "Güneş Batımı" adı verilen huzurevi mahallesinde, her gün olduğu gibi yine rüzgârın sesi dinleniyordu. Fakat bu kez aralarında, çölün kum taneleri kadar sessiz ama bir o kadar da derin kök salmış dört insan oturuyordu.

​Eski kuantum fizikçisi Melih Bey, çay bardağının içinde dönen kaşığın yarattığı girdaba dalmış, otuz yıldır çözemediği bir denklemin aslında bu kasabanın koordinatlarıyla eşleştiğini fark ediyordu. Karşısında, geçmişin en keskin istihbarat analistlerinden Nigar Hanım, gözlüğünün üstünden çölün ufuk çizgisine bakıyor, günlerdir aynı saatte geçen kargaların gölgesinin yere düşmediğini hesaplıyordu. Yanlarında, eski bir antika tamircisi olan Tevfik Amca, elindeki antika cep saatinin zembereğini kurarken yüzünde buruk bir gülümseme taşıyordu, çünkü saat, içindeki çarklar durduğu halde saniyeleri ileriye değil, kendi içine doğru işletiyordu. Ve son olarak, sessizliğiyle odadaki bütün gürültüyü bastıran Meryem Ana, çölün o kavurucu rüzgârında bile burnuna gelen portakal çiçeği kokusunun, bu coğrafyada on binlerce yıldır var olmayan bir zamana ait olduğunu biliyordu.

​"Siz de fark ettiniz mi?" dedi Melih Bey, sesi kırık bir radyo frekansı gibi hafifçe titreyerek çayını masaya bırakırken.

​"Fark etmek mi?" diye mırıldandı Nigar Hanım, bakışlarını ufuktan ayırmadan. "Çocuğum, biz fark etmeyi çoktan geçtik. Burası bir kasaba değil, Melih. Burası bir vakum odası. Dün bahçeye ektiğim fesleğenler akşam soluyor, sabah tek bir yaprak bile dökmeden yeniden tomurcuklanıyor. Zaman burada akmıyor. Zaman burada tüketiliyor."

​Tevfik Amca cebinden çıkardığı saati masaya bıraktığında akrep ve yelkovan yerinde sayıyordu ama kadranın camı içeriden hafifçe buğulanmıştı. "Güneş tepede asılı kalmış gibi," dedi kalın, nasırlı parmaklarıyla masayı hafifçe tıklatarak. "Dün, üç saat boyunca aynı serap parçasını izledim. Güneş bir milim bile yerinden oynamadı. Gökyüzü... Gökyüzü bir tavan gibi üzerimize kapanıyor."

​Tam o sırada, kasabanın ana meydanından içeriye doğru ağır, neredeyse duyulamayacak kadar hafif ama kemiklere işleyen bir uğultu süzüldü. Bu, çöl rüzgârının sesi olamazdı. Bu ses, arkasında hiçbir iz bırakmadan toprağın altını oyan, kulak çınlamasından öte bir yokluk sesiydi.

​

​Soluk Vadi’nin sokakları aniden sessizliğe bürünürken, uzaktaki ana caddede posta kutularının demir kapakları kendiliğinden tıkırdamaya başlamıştı.

​Nigar Hanım yerinden kalkıp yaşına rağmen adımlarında hâlâ o eski operasyonel keskinlikle pencerenin dairesel tülünü araladığında, gördüğü manzara karşısında nefesi kesildi.

​Meydandaki eski çeşmenin mermer yalakları üzerine, güneşin ışığı değil, sanki siyah bir mürekkep damlamıştı. Mürekkep değil, bir gölgeydi bu. Hiçbir şeye bağlı olmayan, kendi başına hareket eden, insan biçiminden yoksun, koyu gri, amorf (şekilsiz) bir silüet. Bu varlık, geçtiği her dükkânın camında anlık bir buğulanma bırakıyor, değdiği duvardaki kerpiçleri anında un ufak edip toz haline getiriyordu.

​Ama asıl dehşet verici olan, o varlığın ardında bıraktığı izdi.

​Varlık, yol kenarındaki kurumuş bir çalılığın üzerinden geçtiğinde, çalılık binlerce yıllık bir fosil gibi anında simsiyah bir kömüre dönüşüp rüzgâra karışıyordu. Daha da ötesi... Varlığın geçtiği hat boyunca, oturan bir köpeğin havlaması yarıda kesilip, havada asılı kalan o ses dalgası donup kaybolmuştu.

​"Zamanı. Hayatın dokusunu söküp alıyor," diye fısıldadı Melih Bey, gözleri dehşetle büyüyerek. "Bu bir istila değil. Bu bir silinme operasyonu. Bizi, anılarımızı ve yaşadığımız her saniyeyi evrenin hafızasından kazımaya çalışıyorlar."

​

​Varlık, evin önüne doğru süzülmeye başladığında içerideki hava bir anda buz gibi oldu. Pencereler dışarıya doğru bombeli bir şekilde esniyor, evin temelleri derinlerden gelen bir çatırtıyla inliyordu.

​"Korkuyorlar," dedi Meryem Ana, yüzünde en ufak bir panik izi olmaksızın. Sessizce ayağa kalktı ve duvarda asılı duran, yıllardır tozunu aldığı eski bir bakır ibrikten su doldurmaya başladı. "Gençler hızla yaşamayı sever, zamanı parmaklarının arasından kum gibi akıtırlar. O yüzden bu hırsızlar gençlerin zamanını çalmaya tenezzül etmezler. Onlar, zamanı en çok biriktirenlerin, onu en derin kuyu gibi kazanların peşindedirler. Bizim seksen yıllık hafızamız bu varlık için eşsiz bir ziyafet."

​"O halde ziyafeti zehirleyeceğiz," dedi Nigar Hanım. Belindeki eski deri kılıftan, yıllar önce sakladığı paslı ama çelik gibi sağlam bir pusula çıkardı. Pusulanın ibresi, doğrudan o dışarıdaki varlığın merkezini gösteriyordu ve çılgın gibi dönüyordu.

​Melih Bey, masadaki not defterini hızla açıp kalemi eline alarak, "Fizik kuralları değiştiyse, kendi kurallarımızı yazarız" diye mırıldandı. "Ömrümüz boyunca hata yaptık, doğruyu aradık, sevdik, kaybettik, ezberledik. Bizim anılarımız sadece birer hatıra değil, her biri zamanın büküldüğü noktada birer çeliktir. Onlar bizi silmeye çalışıyorsa, biz de hayatımızın en keskin anlarını birer kalkan gibi üst üste koyacağız."

​Tevfik Amca elindeki saati masanın ortasına bırakıp mekanizmanın yayını sonuna kadar, kırılana dek sıktı. "Hadi bakalım," dedi, çöl güneşine meydan okuyan o kırışık gözleriyle gülümseyerek. "Seksen yıllık ömrün hesabını vermeden, bu kum taneleri buradan bir adım bile atamaz."

​

​Kapı, hiçbir menteşe sesi çıkartmadan, adeta içerideki boşluğa çekilerek yavaşça aralandı. Dışarıdaki o gri, dipsiz karanlık içeriye doğru taştı.

​Ancak varlık eşikten içeri ilk adımını attığı an, karşısında yaşlı insanlar değil, zamanın en sert kayalıklarında bilenmiş dört dev buldu. Melih Bey’in zihnindeki formüller, Nigar Hanım’ın stratejik zekâsı, Tevfik Amcanın ellerindeki sabır ve Meryem Ana’nın imkansız sükûneti, odanın içinde görünmez ama demirden bir kalkan gibi örüldü.

​

​Gri silüet, hırsla üzerlerine doğru bir hamle yaptığında, odadaki hava bir anda elektrik çarpmış gibi titreşti. O anda, yaşlıların zihinlerindeki kilitler teker teker kırıldı. Melih Bey'in ilk formülünü bulduğu o sabaha ait tebeşir kokusu, Nigar Hanım’ın soğuk bir kış gecesi kalbinde duyduğu o keskin zafer sızısı, Tevfik Amca’nın ilk kez kendi atölyesinde tamir ettiği saatin çıkardığı o kusursuz "tik-tak" sesi ve Meryem Ana’nın çocukluğunun baharından kalma sarı papatyalar.

Havada asılı kalan o saniyeler, binlerce göz kamaştırıcı renge, kahkahalara, gözyaşlarına ve en saf insanî seslere büründü. Yaşlıların bir ömür tırnaklarıyla kazıyarak biriktirdiği ne varsa, odanın içinde kör edici projektörler gibi patladı.

Varlık, bu yoğun, ezici ve insan ruhunun o devasa ağırlığı karşısında körleşerek sarsıldı. Geriye doğru sendeledi, amorf(şekilsiz) gövdesi çatırdayarak parça parça dökülmeye başladı. Zamanı ve boşluğu yutmak isterken, dünyanın en yakıcı şeyiyle, yani yaşanmışlıkla ve hayatın özüyle zehirlenmişti. Siyah mürekkebi hızla tenhalara çekildi ve yokluk sesi, geride derin bir sessizlik bırakarak çölün kızgın kumlarında buharlaşıp gitti.

​Güneşin son ışıkları verandaya vururken Meryem Ana, yıllar sonra o portakal çiçeği kokusunu yeniden duyumsadı."

​Güneş, Soluk Vadi’nin üzerinde bin yıl sonra ilk kez gerçekten hareket etmişti. Çölün sarı kumları üzerine sıcacık, normal, fanî bir gölge düştü.

​Ve o dört insan, verandadaki sandalyelerine yeniden oturup sıcak çaylarını keyifle yudumladılar.

İnsan, yaşadığı yıllarla değil, içinde taşıdığı yaşanmışlıklarla büyür.

               DİLEK SARIKAYA

Menajer: ilayda Can & Dilara sarıkaya 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow