DURMANIN UNUTULAN ERDEMİ

"Tabiat Acele Etmez Yine De Her Şey Kusursuzdur."

Eylül 25, 2025 - 21:53
 0  59
DURMANIN UNUTULAN ERDEMİ

Herkes çok yoğun. Sen, ben, kasa sırasında 'off' layan kız, sabah trafiğinde sinirle kornaya basan adam, metroya binerken omzuna çarpan huysuz… Hepimiz bir yere yetişmeye çalışıyoruz. Hep acelemiz var, hep koşuyoruz, hepimiz birer yolcuyuz ama aceleden rotaya bile göz atmıyoruz. Kafamızı kaldırıp o yolun manzarasına bakmışlığımız bile yok... Hepimizin zihninde sadece biriken ve ağırlaşan gündelik kaygıları var.

Modern çağ, insanlık tarihinin en telaşlı sahnesini kurmuş durumda. En konforlu koltuklarda oturuyoruz ama içimiz rahat değil; en hızlı telefonları kullanıyoruz ama birbirimizi aramaya vaktimiz yok. Kredi kartlarımız hep eksilerde, ajandalarımız ise ağzına kadar dolu… Daha çok çalışmak, daha çok harcamak, daha çok görünmek için ömrümüzü harcıyoruz… İşimizde mükemmel olmak zorundayız, sosyal çevremizde “aktif” görünmek zorundayız, en yeni restoranların müdavimi, en parlak mağazaların müşterisi olmak zorundayız. Çünkü bize öğretilen “İyi yaşam” dedikleri bu değil mi? Var gücümüzle bize özendirilen hayatı ve kimliği inşa ediyoruz. Ancak sonunda bu hayatı yaşamaya vaktimiz kalır mı, meçhul...

Filozoflar, bütün bu koşuşturmanın arasına bir parantez açıyor. Bize “Dur. Bir nefes al.” diye fısıldıyor.

Schopenhauer, günlerini bir sonraki maaşı, terfiyi, indirimleri, tatil fırsatlarını kovalayarak geçiren bizlere bambaşka bir öneride bulunmuş: "Bilge olmak". Bilge; arzularının üstesinden gelmiş, dünyanın çığırtkan telaşına kulaklarını tıkayabilmiş kişiydi onun gözünde. Ama Schopenhauer, biz faniler için daha pratik bir yol da sunmuş: Zihnimizi berraklaştıran sanata ve felsefeye zaman ayırmak. Çünkü bir tabloya dalıp gitmek, bir satırda takılıp düşünmek, bir şarkıya eşlik etmek ruhun yükünü hafifletir. Günlük koşturmanın içine serpiştirilmiş bir dinginlik anı, hayata bir mola, bir derin nefes için alan verir. Hatta hayatın bizzat kendisini bile güzelleştirebilir.

Epikür ise bambaşka bir yerden seslenmiş: "Hazda saklıdır mutluluk, ama ölçülü olanında." Ona göre fazlası, tatminsizlikten başka bir şey getirmezmiş. Bir kadeh şarap keyiftir, ama şişenin dibine inmek pişmanlık... Bir dostla edilen sohbet ruha ziyafettir, ama kalabalık sofralarda kimse kimseyi duymuyorsa yalnızlık daha sahicidir! Epikür’ün öğrencileri, mutluluğun abartıda değil, dinginlikte ve paylaşımda gizli olduğunu göstermek için komünal yaşam biçimleri denerken, aslında bugünün telaşlı şehirlilerine de bir mesaj bırakmış: Daha azla, daha çok huzur mümkündür.

Doğu’ya uzanalım. Taoizmin kurucusu Lao-Tzu, bize en yalın ama en güçlü hatırlatmayı yapmış: “Doğa acele etmez, yine de her şeyi başarır.” Bir ömür boyu sarayda görev alabilecekken makamını bırakıp dağlara çekilmesi, bize hâlâ ders verir. “Sakin bir zihne bütün evren teslim olur,” derken aslında çağımızın kaygılı insanına seslenir. O kısacık cümlenin ardında şu davet gizlidir: “Koşma. Bir dakika sadece var ol. Belki evreni değiştiremezsin ama kendi ruhunu bulabilirsin.”

Peki biz, bütün bunları bugünün hengâmesinde nasıl yapacağız? Belki de cevap düşündüğümüz kadar karmaşık değildir.

Önce bir ayağa kalk, gözündeki 'modern gözlüğü' çıkartıp bir kenara koy, mümkünse de nereye koyduğunu unut. Sonra dışarı çık ve bir parkta yürümeyi dene. Telefonunu cebine koy ve kulaklığını çıkar; ayaklarının altındaki yaprakların hışırtısını, dallardan yükselen kuş seslerini duymak için de bir süre o kulaklığı tekrar takma. Kaldır kafanı ve gökyüzüne bak: Gökyüzünün gün batımında nasıl da ağır ağır renkten renge döküldüğünü izle; önce mor, sonra turuncu, ardından laciverte açılan o sabırlı geçişi fark et. Ay'ın nasıl da acele etmeden ortaya çıktığını izle. Etrafındaki ağaçların hiçbir yere yetişmeye çalışmadığını, çiçeklerin açmak için doğru zamanı beklediğini ama ona rağmen ne kadar da harika olduklarını fark et. Kitaplığından bir kitabı seç ve oku. Ama öyle sayfalarını hızlıca tüketmek için değil; bir cümlenin sana çelme takmasına izin ver: Altını çiz, üzerine eğil, kendine sorular sor... Gece olunca ışıkları biraz kıs, balkona çık ve yıldızların da tabiattaki her şey gibi kendi takviminde nasıl da ışıldadığını gör. Şehrin telaşına rağmen gökyüzünde hâlâ sabırla tutunduklarını, kendilerini göstermek için doğru zamanı beklediklerini ve en önemlisi insanların aksine acele etmediklerini fark et ve fark ettiğinde: Tabiattaki her şeyin, bizim dünyamızdaki kaygılardan ve telaşlardan çok daha gerçek ve çok daha kalıcı olduğunu anlayacaksın...

Bazen de en basitini yap: Bir kahve alırken sadece kokusunu içine çek. Bir dostunun anlattıklarını “cevap vermek için değil, duymak için” dinle. Yolda yürürken kaldırımlara değil, yol kenarındaki lavantalara, begonyalara bak. Hatta kendine küçücük bir soru sor: “Ben bu kadar acele etmek istiyor muyum, buna gerçekten ihtiyacım var mı?” Sadece bu sorunun kendisi bile yükünü biraz olsun hafifletebilir.

Günlerin telaşından tamamen kaçamayız, bu doğru. Faturalar, sınavlar, iş toplantıları, trafik… Hepsi orada duracak. Ama arada bir, Schopenhauer’in “duruluk anı”na, Epikür’ün “ölçülü haz”ına, Lao-Tzu’nun “doğanın sabrına” kulak verirsek; belki de hayat bize koşarken değil de durduğumuz anlarda daha cömert davranacaktır.

Çünkü asıl mesele; zamanla yarışmak değil, zamanla barışmaktır...

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Fatma Betül Öztürk Editör / Köşe Yazarı