YAZARIN LANETİ

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Hikaye, Gizemli bir lanet

25 Eylül 2025 - 21:57
25 Eylül 2025 - 21:57 ⏱ 5 dk Okuma Süresi
 2  51
YAZARIN LANETİ

Yazarın Laneti

Kerem yalnızca geceleri yazardı. Gündüzleri sıradan bir hayat sürerdi: kahvesini içer, sokakta yürür, kalabalığa karışırdı. Ama gece çöktüğünde, parmakları klavyede kendi ritmini bulurdu. Her gece bir kısa hikâye. Her gece başka bir kurgu.

İlk hikâyesi sıradandı: bir sokak kavgası, iki yabancı, bir bıçak. Ertesi gün haberlerde aynı olay çıktı. Aynı sokak, aynı isimler. Kerem bunu tesadüf sandı.

İkinci hikâye daha karanlıktı: genç bir kadının kayboluşu. Adı “Melis”ti. Ertesi gün sosyal medyada bir kayıp ilanı: Melis Yıldız, 27 yaşında, son görüldüğü yer hikâyedekiyle aynı.

Kerem’in içi ürperdi. Yazdıkları gerçek oluyordu.

Ece, platformda Kerem’in hikâyelerini düzenli okuyan bir takipçiydi. Olayları fark etti. Kerem’e mesaj attı: “Yazdıkların yaşanıyor. Farkında mısın?”

Kerem önce inkâr etti. Ama sonra Ece’ye bir şey itiraf etti: “Yazmasam uyuyamıyorum. Sanki biri beni zorluyor. Her gece bir hikâye yazmazsam… bir şey eksik kalıyor.”

Ece, ona iyi şeyler yazmasını önerdi. Kerem denedi. Bir hikâye yazdı: yaşlı bir adamın kayıp kedisini bulması. Ertesi gün adam bulundu ama kedi ölüydü. Hikâye yine karanlığa dönmüştü.

Kerem yazmayı bırakmak istedi. Ama geceleri elleri kendiliğinden klavyeye gidiyordu. Sanki hikâyeler onun değil, başka bir yerden geliyordu.

Bir gece, Ece kendi adını hikâyede gördü. “Ece, 29 yaşında, bir gerçeği fazla kurcaladığı için susturulmalıydı.”

Ece panikledi. Kerem’e ulaşmaya çalıştı ama cevap alamadı. Hikâyenin son cümlesi zihninde yankılandı: “Ece kapıyı çaldığında, kader çoktan yazılmıştı.”

O gece Ece, Kerem’in evine gitti. Kapıyı çaldı. İçeriden bir ses geldi: “Geç kaldın.”

Kerem kapıyı açtı. Gözleri uykusuzdu, elleri titriyordu. “Ben istemedim,” dedi. “Yazmak zorundaydım. Her gece… bir güç beni zorluyor.”

Ece içeri girdi. Masada bir laptop açıktı. Son hikâye ekranda duruyordu. Ece’nin ölümüyle bitiyordu. Ama son cümle henüz yazılmamıştı.

“Henüz bitmedi,” dedi Ece. “Yazıyı sil. Hikâyeyi değiştir.”

Kerem başını salladı. “Silince olmuyor. Yazdığım her şey gerçek oluyor. Ama yazmadığım şeyler de eksik kalıyor. Sanki dünya tamamlanmıyor.”

Ece, laptopa yaklaştı. Son cümleyi sildi. Yeni bir cümle yazdı:

“Ece, gerçeği ortaya çıkardı. Ve lanet sona erdi.”

O anda ekran titredi. Laptop kapandı. Oda sessizleşti. Kerem yere çöktü. “Bitti mi?” diye fısıldadı.

Ertesi sabah, Kerem’in platformu kapatıldı. Hikâyeler silindi. Hiçbiri arşivlerde yoktu. Ama Ece hâlâ yaşıyordu. Ve bir defter tutmaya başlamıştı.

İlk sayfaya şunu yazdı:

“Yazmak, kaderi şekillendirmekse… artık kalem benim elimde.”

Ece artık yazıyordu. Her gece, bir deftere. Kalemi eline aldığında kelimeler kendiliğinden akıyordu. İlk hikâyesi umut doluydu: bir çocuk kaybolan köpeğini buluyordu. Ertesi gün, mahallede gerçekten bir çocuk kayıp köpeğini buldu. Ece sevindi. Belki lanet iyiliğe dönüşmüştü.

Ama ikinci hikâye… daha karanlıktı. Bir kadın, geçmişinden kaçarken bir kazaya karışıyordu. Ece yazarken gözyaşlarını tutamamıştı. Ertesi gün haberlerde aynı olay çıktı. Aynı isim, aynı sokak, aynı saat.

Ece fark etti: yazdıkları hâlâ gerçek oluyordu. Ama artık kontrol onda değildi. Kalem, onun değil, başka bir şeyin elindeydi.

Kerem ortadan kaybolmuştu. Ece onu aradı, evine gitti. Ev boştu. Sadece bir not buldu:

“Yazmak, sadece anlatmak değildir. Bazen yazan, sadece bir aracı olur.”

Ece defteri kapatmak istedi. Ama her gece, rüyasında yeni bir hikâye beliriyordu. Yazmazsa baş ağrısı, yazarsa vicdan azabı.

Bir gece, defter kendi kendine açıldı. Sayfada bir başlık vardı: “Ece’nin Son Hikâyesi.”

Ece kalemi aldı. Sayfaya baktı. Boştu. Ama zihninde bir ses yankılandı:

“Bu kez sen seç. Sonun mu, başlangıcın mı?”

Ece düşündü. Kalemi kaldırdı. Ve yazdı:

“Ece, kalemi kırdı. Ama hikâye hâlâ devam ediyordu.”

Defteri kapattıktan sonra birkaç gün boyunca hiçbir şey yazmadı. Baş ağrıları geri döndü. Rüyaları sessizdi. Geceleri huzurluydu. Ama bir eksiklik vardı. Sanki dünya biraz daha sessizleşmişti.

Kerem, sahaf dükkânında yaşamaya başlamıştı. Artık sadece okuyordu. Her kitapta kendini arıyor, ama hiçbir satırda bulamıyordu. Bir gün, eski bir kitapta şu cümleyi gördü:

“Yazan sustuğunda, dünya kendi hikâyesini yazmaya başlar.”

O günden sonra garip şeyler olmaya başladı. Haberlerde anlatılan olaylar, kimsenin yazmadığı hikâyelere benziyordu. Sanki dünya, kendi yazarını yaratmıştı.

Ece bir sabah uyanıp posta kutusunda bir zarf buldu. Üzerinde ne isim ne adres vardı. İçinden bir sayfa çıktı. El yazısı tanıdıktı ama kime ait olduğunu bilmiyordu. Sayfada sadece bir cümle yazılıydı:

“Son sayfa yazıldı. Ama hikâyeler asla biter mi?”

Ece gülümsedi. Defteri aldı, son sayfayı açtı. Boştu. Kalemi eline aldı. Ve yazdı:

“Yazmak bir lanet değil, bir seçimdir. Ve ben artık seçmiyorum.”

Defterin kapağını kapattı. O anda rüzgâr yükseldi, sayfalar kendi kendine çevrildi. Sonra durdu. Sessizlik çöktü.

Kerem, o gece son kez bir kitap okudu. Son cümlede Ece’nin adı geçiyordu. Ama bu kez bir hikâyede değil, bir teşekkürde:

“Beni susturduğun için teşekkür ederim.”

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Dilek Paltun Bazı hikâyelerde suç, görünen yerde başlamaz. Ben de hikâyelerimi çoğu zaman bir cinayetten, kaybolan bir izden ya da cevabı olmayan bir sorudan yola çıkarak kuruyorum. Polisiye ve gerilim yazıyorum; karakterlerin sakladıklarını, geçmişin bugüne bıraktığı izleri ve gerçeğin ortaya çıkmadan önce geçtiği yolları anlatmayı seviyorum. Bazen bir ayrıntı bütün hikâyeyi değiştirir. Bazen en sessiz karakter, en çok şeyi bilir. Arada gündelik hayata ve gündeme dair yazılar da yazıyorum. Ama burada çoğunlukla suçun gölgesinde dolaşan hikâyeler var. Kapıyı araladım. İçeride ne olduğunu öğrenmek için ilk sayfayı çevirmeniz yeterli.