RUHLARIN SEFERİ

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Bir efsanenin peşinden giden iki arkadaş, yıllardır kullanılmayan bir tren hattında açıklanamayan bir olayla karşılaşır. Martin'in inancı onu treni görmeye götürürken Amelia'nın yolculuğu, geri dönüşü olmayan bir sırra dönüşür. Peki, o tren gerçekten ölüleri mi taşıyordur?

8 Kasım 2026 - 08:50
8 Kasım 2026 - 08:50 ⏱ 11 dk Okuma Süresi
 0  5
RUHLARIN SEFERİ

Martin bir bankta oturmuş, Amelia'yı bekliyordu. Bugün en yakın arkadaşıyla küçük bir macera yaşayacaklardı. Tabii Amelia bunu istememişti ama Martin'in ısrarlarına daha fazla dayanamamış ve onu kırmamak için kabul etmişti.

Bugün Martin için büyük gündü. İlk kez bir efsanenin peşinden gidecekti. O efsaneye göre her yıl ocak ayının ilk gecesinde, şehrin dışında bulunan ve yıllardır kullanılmayan eski tren hattından bir tren geçiyordu. Aslında oradan geçmemesi ve var olmaması gereken bir tren...

Söylentilere göre bu tren, o anda orada bulunan insanların hayalinde gördüğü ve gerçekte var olmayan bir trendi. İçinde yalnızca ölülerin ruhları vardı. Bu ruhlar, yıllar önce hattın kapanmasına neden olan kazada hayatını kaybedenlere aitti.

Yine söylentilere göre ruhlar pencerelerden dışarıya bakıyor, kendilerini gören ve onlara inanan kişileri o trene çağırıyor, yolculuğa davet ediyorlardı. Tabii bu treni ve içindeki ruhları görebilmek için onların var olduklarına, orada bulunduklarına inanmak gerekiyordu. İnanmayan kimse onları göremezdi.

Martin ilk başta bu hurafeye inanmamıştı ama artık inanıyordu. Çünkü birçok kişi o treni gördüğünü ve ruhlar tarafından trene davet edildiğini söylüyordu. Tabii Amelia'yı buna inandırmak epey zor olacaktı. O, bu tarz söylentilere ve efsanelere asla inanmıyordu.

Sonunda Amelia göründü. Ellerini kabanının cebine sokmuş, başına kabanıyla uyumlu bir bere takmıştı. Titreyerek ona doğru yaklaşıyordu. Yanına geldiğinde banka oturdu. Hava hâlâ aydınlıktı ama akşam üzeriydi. Bir saat sonra hava kararacak ve tren yalnızca karanlıkta görünebilecekti.

“Gerçekten seninle bu saçmalığı yaptığıma inanamıyorum. Benim burada ne işim var?” diye söylendi Amelia.

“Yapma, Amelia. Bana güven. Bu gerçekten var. Yani ben inanıyorum. Sen de göreceksin ve bana hak vereceksin.”

Amelia derin bir iç çekti.

“Ne zaman gidiyoruz? Çok üşüdüm.”

“Havanın kararmasını beklemeliyiz. Sadece karanlıkta görünüyormuş.”

Amelia ona döndü ve alaycı bir tavırla söylendi:

“Tamam, sadece karanlıkta görünüyor diyelim. Bir saat sonra hava kararacak ve sabahın yedisine kadar karanlık olacak. Sabaha kadar orada mı bekleyeceğiz?”

Martin yutkundu. Ona verecek ikna edici bir cevap düşünmeye çalıştı. Amelia, inanmadığı bir şeyi görmek için asla sabaha kadar beklemezdi.

“Hayır, sadece bir süre. Kısa bir süre.”

“Hava buz gibi, Martin.”

“Olsun, orada bir kulübe var. Orada bekleriz.”

“Ne kulübesi? Başkasının evine mi gireceğiz?”

“Hayır, kullanılmayan bir kulübe.”

“Ben kullanılmayan bir yere girmem. Orada bir sürü örümcek ağı ve fare vardır.”

Martin sabırsızlıkla söylendi:

“Amma mızmızlandın, Amelia. İlk kez böyle bir şey istiyorum senden. Bunu başka birine söylesem benimle alay ederler ama senin alay etmen umurumda değil. Çünkü sen benim en yakın arkadaşımsın. Bu yüzden yanımda seni istiyorum.”

Amelia şaşkınlıkla ona baktı.

“Anladım. Korkuyorsun, oraya tek başına gitmek istemiyorsun. Yanında birini istiyorsun.”

“Olabilir. Neden korkmayacakmışım ki? Ben de bir insanım sonuçta. Bir anı olacak.”

Amelia ellerini kaldırıp parmaklarını oynattı ve alaycı bir tavırla söylendi:

“Korkunç bir anı. Martin korkuyor, bu yüzden yanında beni istiyor.”

“Hadi kalk, birazdan hava kararacak.”

Beraber oturdukları yerden kalktılar ve yola koyuldular. Martin, rayları gördüklerinde kulübeye yaklaştıklarını anladı. Hava artık zifiri karanlıktı. Yolu rahat görebilmek için fenerini çıkardı ve önünü aydınlattı.

Kulübeyi de gördüklerinde Martin heyecanlandı. Amelia ise hâlâ duygusuz ve umursamazdı. Hiçbir merak belirtisi göstermiyordu. Martin, onun treni göreceğine kesinlikle emindi.

Amelia durup tren raylarına baktı, sonra etrafa göz gezdirdi.

“Buradan bir tren geçeceğine emin misin?” diye sordu. Ardından raylara yaklaştı ve ayağıyla raylara vurdu. “Baksana, bunlar çürümeye yüz tutmuş.”

“Zaten bu tren hayalî bir tren, Amelia. Daha kaç kere söylemem gerek?” diye söylendi Martin bıkkınlıkla. “Gerçekte yok. Sadece inanırsan görüyorsun.”

Amelia ona döndü.

“Daha güzel şeylere inanıp daha güzel şeyler de görebilirdim, Martin. Neden gerçekte var olmayan ve senin inancına göre ölüleri taşıyan uyduruk bir tren görmek isteyeyim ki?”

Martin bıkkınlıkla iç çekti. Ona daha fazla karşılık vermek istemiyordu çünkü onu ikna etmeye çalıştıkça sinirleri bozuluyordu.

“Hadi gel, içeri girelim. Hava çok soğuk.”

Martin kulübeye girerken Amelia da peşinden gitti. İçeri girince Martin feneri etrafa tuttu. Amelia ise yüzünü buruşturarak söylendi:

“Yerlere tutsana. Fare falan var mı, böcek var mı?”

Martin feneri zemine tuttu ama tozdan başka hiçbir şey yoktu. Kulübe boştu. Martin, güvenli olup olmadığını görmek için gündüz vakti bu kulübeye gelip içeri girmiş, etrafa göz gezdirmişti. Gayet güvenliydi.

Şimdi sırada treni beklemek vardı. Kulübede hiçbir eşya yoktu. Oturacak bir yer de bulunmadığından Martin bir köşeye, zemine oturdu. Amelia ise duvarlara değmemek için olabildiğince dikkatli hareket ediyordu. Pencereye yaklaşıp dışarı baktı. Sonra sıkıntıyla iç çekti.

“Hâlâ bir şey görünmüyor,” dedi yine alaycı bir tavırla.

Martin fenerinin ışığını onun yüzüne tuttu.

“Ha ha ha, çok komik.”

Amelia eliyle yüzünü kapattı ve bağırarak söylendi:

“Çek şunu gözümden, Martin. Of, ben çok sıkıldım ve çok üşüdüm.”

“Sabret biraz,” dedi Martin umutsuzca.

O treni ne zaman görebileceğini kendisi de bilmiyordu. Uzun bir süre kulübenin içinde boş boş beklediler. Hatta Martin bir ara oturduğu yerde uyuyakalacaktı ama Amelia onu dürterek uyandırdı.

Sonra Martin bir ses duydu. Boğuk, uzaktan gelen, yankılı bir ses... Rayların üzerinde ilerleyen bir demir yığını...

Martin çok uykusuzdu. Acaba hayal mi görüyordu?

Amelia hâlâ kulübenin içinde boş boş dolanıyordu. Martin ayağa fırladı.

“Sen de duyuyor musun?” diye sordu. Aynı anda Amelia ona baktı.

“Neyi?”

“Sesi. Bak, dinle.”

İkisi de hareketsiz durup sesi duymaya çalıştı. Martin sesi hâlâ duyuyordu. Ses giderek yaklaşıyor, netleşiyordu.

“Hiçbir şey duymuyorum, Martin. Uykun mu geldi senin?”

Martin pencereden dışarı baktığında hâlâ bir şey göremiyordu ama sesi net bir şekilde duyuyordu. Hemen kulübeden dışarı fırladı ve etrafa bakındı. Amelia da peşinden geldi.

“Martin, bir şey yok işte. Ses falan da yok,” dedi Amelia.

Martin, gözlerini kapatıp duyduğu sesin sahibini, yani treni görebilmek için inancını kuvvetlendirmeye çalıştı. Bu trendi, buna emindi. Geliyordu.

Martin bir süre gözleri kapalı bekledikten sonra gözlerini açıp tekrar raylara baktı. Bu kez ileride, ağaçların arasından süzülen beyaz bir ışık demeti gördü. Işık çok uzaktaydı ama görülebiliyordu.

“Bak, görüyor musun?” dedi Martin şaşkınlıkla.

Amelia ona yaklaştı ve gözlerini kısarak onunla aynı yöne baktı.

“Neyi?” diye sordu.

“Orada işte, orada geliyor.”

Işık demeti giderek büyüyor, yaklaşıyor ve netleşiyordu. İşte geliyordu. Ölülerin ruhlarını taşıyan tren geliyordu. Martin buna inanmıştı ve onu görebiliyordu.

Hemen Amelia'ya döndü ve aceleyle söylendi:

“Bu son şansın olabilir, Amelia. Gözlerini kapat. Hemen gözlerini kapat ve inan. Sadece inan, Amelia.”

Amelia bir süre Martin'e baktı, sonra tekrar raylara döndü. Hâlâ inanmıyordu ve alaycı tavrını sürdürüyordu. Yine de Martin'i kırmamak için gözlerini kapattı ve bir süre bekledi.

Martin raylara döndü. O sırada tren göründü. İşte geliyordu. Bacasından dumanı tütüyor, farları yolu aydınlatıyor, tekerlekleri ve motorları yoğun sesler çıkarıyordu.

Bu gerçekti. Aslında orada olmaması gereken bir treni gerçekten görebiliyordu.

Martin, Amelia'nın kolunu tutup onu sarstı. Gözlerini trenden ayırmıyordu.

“Aç gözlerini, bak işte orada,” diye sakin bir şekilde söylendi Martin, gülümseyerek.

Amelia gözlerini ağır ağır açtığında trenin farlarından yayılan beyaz ışık gözlerini kamaştırdı. Gözlerini kocaman açtı ve ağzı bir karış açık bir hâlde donakaldı.

“Görüyorsun, değil mi? Bak, işte orada,” diye söylendi Martin ama Amelia cevap vermedi. Taş kesilmiş, donmuş bir hâlde trene bakıyordu.

Tren ağır ağır yaklaşırken Martin, ruhları görebilmek için pencerelere dikkat kesildi ama hiçbir şey göremedi.

“Onları göremiyorum, Amelia. Sen görüyor musun?” diye sordu.

Amelia hâlâ cevap vermiyordu.

Tren onlara daha da yaklaştığında Amelia, pencerelerden kendilerine bakan ve onları yolculuğa davet eden ruhları gördü. Beyaz, silik insan silüetleri hâlindeki ruhları...

Ama Martin ruhları hâlâ göremiyordu. Onlara inanıyordu. İnanmasına rağmen hiçbir şey göremiyordu. Amelia ise inanmadığı hâlde ruhları bile görebiliyordu.

Tren tam önlerinde durdu. Martin, pencerelerde bir ruh görebilmek için vagonların önünde yürümeye başladı ama ortada tek bir ruh bile yoktu.

Martin trenin diğer ucuna doğru yürürken Amelia, hipnotize olmuş gibi trenin vagonlarından birinin açık kapısına doğru ilerliyordu.

Trene binmek üzereyken Martin arkasını döndü ve Amelia'yı gördü. Gözlerini kocaman açtı.

“Hayır, hayır, Amelia!” diye söylendi kendi kendine.

Bir an ne yapacağını bilemedi, sonra koşmaya başladı. Aynı anda bağırıyor, onu durdurmaya çalışıyordu.

“Dur, Amelia! Dur! Yapma, sakın yapma!”

Martin, Amelia'nın ruhları gördüğünü anladı. Eğer o trene binerse onlardan biri olacaktı. O trene binen hiç kimse oradan geri dönemez, yok olurdu.

Martin koşarken Amelia çoktan trene binmişti. Martin onun bindiği vagona yaklaştığı sırada tren hareket etmeye başladı.

Martin, dondurucu havaya rağmen terlediğini, hatta tüm bedeninin yanmaya başladığını hissetti. Korkudan korkuyordu.

Amelia'yı buraya kendisi zorla getirmişti. Şimdi de onun yüzünden Amelia yok olacaktı. Martin bu vicdan azabıyla yaşayamazdı. Onu kaybedemezdi.

Martin vagona yaklaştıkça vagon ondan daha da uzaklaşıyordu. Koşmaya devam ediyordu ama trene yetişemiyordu.

Trenin son vagonu da yanından geçip gittiğinde Martin durdu ve ne yapması gerektiğini düşündü ama aklına hiçbir şey gelmiyordu.

Tren uzaklaşırken yavaş yavaş silikleşiyor, toz hâline geliyor ve havaya karışıyordu. Sonunda tren tamamen ortadan kayboldu. Tabii Amelia da...

Martin olduğu yerde dizlerinin üzerine çöktü ve hıçkırıklara boğuldu. Elini başına dayamış, kendini suçlarcasına haykırıyordu:

“Ben ne yaptım, Amelia? Ben ne yaptım? Ne olur geri gel, Amelia. Geri gel!”

Amelia, bir sonraki yıl ocak ayının ilk gecesinde aynı trenin içinde geri gelecekti. Tabii trenin içindeki ölü ruhların arasında bir ruh olarak...

Martin bugün bu ruhları göremediyse bir sonraki seferde de onları göremeyecekti. Artık bu efsanenin bir yanlışını bulmuştu.

Tren, kazada ölen insanların ruhlarını taşımıyordu. Her yıl buraya gelip kendisini gören ve inanan insanların ruhlarını topluyordu.

Martin onlara yeterince inanmamıştı. Bu yüzden hâlâ hayattaydı. Ama Amelia artık o inananlardan biriydi.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Semina Coşkun Hikâyelerim duygularla oynamayı seviyor...