GURBET

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Yıllar sonra tavan arasındaki tahta bir valizde bulunan sararmış mektuplar... Otuz yıl boyunca gurbette ailesi için ömrünü tüketen bir babanın hiç gönderemediği iç döküşleri ve bir evladın geç kalmış kabullenişi. Gurbetin, yalnızlığın, mesafelerin ve sessiz bir fedakârlığın dokunaklı hikâyesi...

30 Eylül 2026 - 06:18
30 Eylül 2026 - 06:18 ⏱ 8 dk Okuma Süresi
 0  1
GURBET

Tozun bir kokusu olur, o kokuyu hiç aldınız mı bilmem ama ben bu kokuya zamanın kokusu derim. İnsan fark etmiyor ama yıllar geçtikçe anılar da eşyalar da o kokuya bürünüp kendi kabuğuna çekiliyor.

​Babamın gidişini ne zaman hatırlasam soğuk kasım sabahına dönerim. Kasım ayı o soğuk, o kışın geleceğini haber veren uğursuz ay... Kokudan bahsetmişken otogarların kokusuna değinmeden geçmek olmazdı. Otogarın keskin mazot kokusu eşliğinde annemin titreyen elleriyle babamın boynuna sardığı o lacivert atkı… Lacivert, ah lacivert... Sen nasıl bir renksin ki benim hayatımın bütün kötü anlarında sen varsın.

​Biz çocuktuk o zamanlar. Almanya, Fransa ya da Belçika; neresi olduğu bizim için önemli değildi. Nerede olduklarını dahi bilmiyorduk. Bana göre büyükşehirlere gitmesi ne kadar imkânsızsa oralara gitmesi de o kadar imkânsızdı. Bizim için o uzak memleketler; babamızı bizden çalan, yerine sadece her ay gelen banka havalelerini ve bayramlarda gönderilen çikolata paketlerini koyan büyük, meçhul bir canavardı.

​Evet, sizi de sıkmadan hemen asıl anlatacağım kısma döneyim: Babam gittiği yerde tam otuz yıl çalıştı. Döndüğünde saçlarına kır düşmüş, o eski dik duruşu kamburlaşmış, gözlerindeki o parıltı sönmüştü. Biz artık kendi hayatlarımızı kurmuş, büyümüş çocuklardık. O ise evimizin ortasında, yıllar sonra memleketine dönmüş bir yabancı gibi sessizce otururdu. Sorardık "Nasıl geçti o yıllar baba?" diye. Hep aynı yarım gülümsemeyle cevap verirdi: "Çalıştık işte oğlum, ekmek parası. Fabrika, ev, sonra yine fabrika…"

​Babamız dünyasını değiştirdikten ve ardında büyük bir sessizlik bıraktıktan iki yıl sonra, eski evin tavan arasındaki o tahta valizi açtım. Amacım sadece eski fotoğrafları bulmak, belki gençlik yıllarına ait bir iz aramaktı. Fakat valizin en dibinde, sararmış bir ayakkabı kutusunun içinde, üzeri kırmızı kurdeleyle bağlanmış kalın bir deste kâğıt buldum. Biraz inceleyince bunların, babamın bize hiç göndermediği, gönderemediği mektuplar olduğunu anladım. Sizler de okumak istersiniz diye birkaç tanesini buraya bırakmak istiyorum.

​İlk Mektup:

​"Hülya'm, eşim, çocuklarımın annesi ve benim gözümün nuru çocuklarım…

​Bugün buraya geleli tam bir ay oldu. Size dün gönderdiğim mektupta fabrikanın ne kadar büyük olduğundan, kaldığım lojmanın sıcaklığından bahsetmiştim. Hepsi yalan. Burası çok soğuk. Öyle sadece havası değil, insanı da soğuk, sokakları da.

​Bu akşam işten çıktıktan sonra odama geldim. Dört kişi kalıyoruz bu daracık yerde. Herkes kendi memleketinin sessizliğine gömülmüş. Duvara, küçük oğlumun giderken elime tutuşturduğu o resmi yapıştırdım. Burada güneş bile insanı ısıtmıyor. Kendimi hiç bu kadar eksik hissetmemiştim. Dilini bilmediğin bir kalabalığın içinde yürümek, sağır ve dilsiz bir çölde yürümek gibiymiş. Beni merak etmeyin diyorum ya hep telefonda; siz hiç üzülmeyin ama bilin ki ben sizi çok özlüyorum, yüreğimde tütüyorsunuz."

​Bunları okurken boğazımda bir düğüm oluştu. Bizim o yıllarda mahallede gururla anlattığımız, "Babam Avrupa’da, bize oyuncak getirecek" diye övündüğümüz o gurbet, meğer babamın üzerine çöken devasa bir yalnızlık canavarından ibaretmiş. Bize yazdığı resmî mektuplarda hep "İyiyim, her şey yolunda, siz parayı dert etmeyin" diyen adam; geceleri bu adsız kâğıtlara içini dökmüş ama yollamamış.

​İkinci Mektup:

​"Bugün pazar. Herkes kiliseye koştu ya da parklara gitti. Burası parklarıyla meşhur, hem de öyle büyükler ki görmeniz lazım. Benim de sizleri görmem lazım. Çok özledim... Ben gitmedim, odada kaldım. İçimde öyle bir sessizlik var ki hani köyde yaz geceleri damda yatardık da uzaktan cırcır böceklerinin sesi gelirdi, rüzgâr kavak ağaçlarının yapraklarını sallardı ya… İşte o sesleri özledim. Bu sessizlik beni delirtecek. Bazen sokakta yürürken kendi kendime Türkçe konuşuyorum, sırf kulağım kendi dilimi unutmasın diye. Geçen gün manavda bir adamın arkasından birinin 'Kardeş!' diye seslendiğini duydum. Öyle bir irkilmişim ki dönüp adama sarılmamak için kendimi zor tuttum. Meğer bana dememişler.

​Büyük oğlan okula başlamış, mektupta yazmışsın Hülya'm. Fotoğrafını göndermişsin ama boyu uzamış mı, sesi değişmiş mi anlamıyorum ki fotoğraftan. Ben onun zihnimdeki yedi yaşındaki hâliyle yaşıyorum burada. Korkuyorum ciğerparem. Döndüğümde beni tanımamalarından, 'Bu adam kim?' diye yüzüme bakmalarından çok korkuyorum. Burada sadece ömrümü vermiyorum ben; çocuklarımın büyüyüşünü, onların kokusunu, senin saçlarındaki beyazlara eşlik etmekten mahrum kalıyorum."

​Gözümüzden uzak olan, gönlümüzden tabii ki ırak olmamıştı; o bizim canımızdı, babamızdı ancak biz o yıllarda babamızın yokluğuna alışmıştık. Biz büyürken o, bizim çocukluğumuzun uzağında sadece bir gölge gibi yaşamıştı. Aslında biz büyürken o eksiliyormuş.

​Üçüncü Mektup:

​"Dün doğum günümdü. Tabii burada kimse bilmez, bilse de ne fark eder? Vardiyadan gece yarısı çıktım. Fabrikanın kapısında durup gökyüzüne baktım. Memlekette de siz bu aya bakın; sizinle aynı şeye bakmayı bile çok özledim. Gözlerimin altı çökmüş, ellerim nasır tutmaktan artık eskisi gibi yumuşak değil. Buraya gelirken bir idealim vardı: Ev alacaktık, çocukların geleceği kurtulacaktı. Evi aldık, geleceklerini de kurduk sayılır. Ama ben bittim Hülya'm. İçimdeki o neşeli adamı bu fabrikaların devasa çarkları arasında bıraktım.

​Bazen mutfakta çay demliyorum tek başıma. İki bardak koyuyorum masaya. Biri benim, diğeri seninmiş gibi. Karşımdaki boş sandalyeye bakıp saatlerce konuşuyorum seninle. Çocukların yaramazlıklarını anlatıyorsun bana, ben de dinliyorum. Sonra çay soğuyor, sandalye boş kalıyor."

​Okuduğum Son Mektup:

​Kutunun en altında, muhtemelen dönmesine yakın bir zamanda yazılmış ama tamamlanmamış son bir sayfa vardı. Üzerinde tarih yoktu, sadece birkaç satır karalanmıştı:

​"Artık dönme vakti yaklaşıyor. Biletimi aldım. Ama içimde tuhaf bir sızı var. Yıllarca bu anı bekledim, her gece rüyamda o terminale indiğimi gördüm. Fakat şimdi korkuyorum. Ben o topraklardan çıkalı çok oldu, oranın insanı olmayı unutmuş gibiyim. Buraya da ait olamadım hiçbir zaman. İki dünya arasında sıkışmış bir hayalet gibiyim şimdi. Çocuklar büyüdü; beni bir baba olarak mı görecekler, yoksa sadece para gönderen uzak bir akraba gibi mi? Eğer beni kucaklamakta tereddüt ederseniz, eğer gözlerinizde o eski sıcaklığı göremezsem ben ne yaparım…"

​Cümle orada bitiyordu. Kalem kâğıttan yorulmuş, aniden kendini çekmiş gibiydi. Muhtemelen babam yazmaktan, yüzleşmekten vazgeçmişti.

​Mektupları göğsüme bastırıp tavan arasındaki o karanlık köşede ne kadar ağladığımı bilmiyorum. Babam döndükten sonra gerçekten de hep sessizdi. Evin köşesindeki o eski tekli koltuğuna oturur, saatlerce pencereden dışarıyı, akan trafiği ya da gökyüzünü izlerdi. Biz onun bu sessizliğini yaşlılığına, yorgunluğuna yorardık. Meğer o, otuz yıl boyunca biriktirdiği o devasa sessizliğin altında eziliyormuş.

​Gurbet, sadece coğrafi bir uzaklık değilmiş; bir insanın, sevdiklerinin hayatında sadece bir "ayrıntı" olarak kalmayı kabul ettiği o korkunç fedakârlıkmış.

​Şimdi ne zaman lacivert bir atkı görsem (dedim ya, lacivert o uğursuz renk) ya da pencereye bir yağmur vursa, o karanlık şantiye odalarında çocuklarının kokusunu hatırlamaya çalışan, o çok sevdiği Hülya'sının gözlerini özleyen yalnız adamı görüyorum. Ve içimden çok geç de olsa o sessiz çığlığı haykırıyorum gökyüzüne:

​"Seni anlıyorum canım babam. Nihayet seni duyuyorum. O gurbet denen canavarın elinde yalnız değilsin, ruhun hiç incinmesin."

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Erdal Burak Okur dinler yazar... 1989 Ağrı'da doğdum, eğitim hayatını Ağrı ve Kayseri illerinde tamamladım. Erciyes Üniversitesi lisans mezuniyetinin ardından, şu an Ağrı İbrahim Çeçen Üniversitesi’nde lisansüstü eğitimine devam etmekteyim. 2012-2019 yılları arasında öğretmenlik mesleğini icra ettim, halihazırda kamu görevini sürdürmekteyim. Edebiyata olan tutkumu dijital mecralara da taşıyarak farklı platformlar da blog yazarlığı yapmaktayım, dijital ve basılı dergilerde yazılarım sıklıkla yayımlanmaktadır. Gölge, On İki Sırrın Muhafızı, Kayıp Ferman ve Liman isimli dört kitabım bulunmaktadır.