LANET 4

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Bazı kapılar açıldığında, artık hiçbir şey eskisi gibi olmayabilir.

19 Ağustos 2026 - 08:32
19 Ağustos 2026 - 08:32 ⏱ 7 dk Okuma Süresi
 1  92
LANET 4

Her şey Leavenworth’e ilk geldiğim günlerde başladı. Kafa dinlemek, yaşanmış yorgunluğumu dindirmek için seçip geldiğim bu yer, temeli sadece üç kat taşıyacak hayat apartmanıma yüzlerce kat bindirmişti. Yaşadıklarımı başkalarına anlatamazdım. Herkes delirdiğimi ya da aklımı kaçırdığımı düşünecekti.

Leavenworth Lisesinde öğretmenliğimin ilk günüydü. O gün erkenden kalkıp hazırlanmış ve heyecanla kahvemi yudumlarken, yeni başlangıcımın bana çok güzel şeyler getireceğine inanarak kendi kendime gülümsüyordum. Çehremde beliren o gülümseyiş, o günden sonra bir daha bana uğramadı.

O gün işe başlayacağım günü asla unutamam. Sabah hızla giyinmiş ve beş dakika uzaklıktaki Leavenworth Lisesine gitmek için yola çıkmıştım. Kaldığım evin sokağından hemen köşeyi dönünce, iki tarafı ağaçlarla sıralı bir yol karşıma çıkmıştı. Hafif esen okyanus meltemi saçlarıma karışmış, bir o tarafa bir bu tarafa uçuşmasına sebep olmuştu. Hızlı bir şekilde yürürken elimdeki saç lastiğiyle saçlarımı topladım.

Yolun sonuna geldiğimde kafamı kaldırdım. Karşımda heybetli bir yapı duruyordu. Eski Barok mimarisiyle yapılmış binanın sütunları arasında, yer yer melek heykelleri ve garip şekillerde, değişik hayvan heykelleri yer almaktaydı. Bina saçakları ince taş oymalarıyla bezenmişti. Üç blok bina, sanki birleşmiş tek bir yapı gibi duruyordu. Arkasını yoğun ağaçlarla kaplı Ember Forest ormanına dayamış, öylece ihtişamıyla ortada duruyordu.

Yalnız, girişte merdivenlerin her iki tarafında bulunan aslan heykelleri oldukça ürkütücüydü. Duvarlara gizlenmiş hayvan figürleri pek de sevimli değildi. Sütunlardaki melek heykellerinde hem kanat vardı hem de boynuz. Bu bana çok garip gelmişti. Bu heykeller melekleri mi, yoksa şeytanı mı temsil ediyordu? İçimi bir kasvet sardı.

Sabah henüz erken olduğundan öğrenciler tek tek geliyorlardı. Merdiven basamaklarından çıkınca, daha önce tanıştığım okul müdiresi Bayan Elisa Miller karşımda duruyordu. Sert, uzun bir yüze sahip olan kadın saçlarını topuz yapmıştı. Oldukça zayıf ve uzun boylu bir kadındı. Makyajsız yüzünde donuk bir ifade vardı. Sadece kırmızı bir ruj sürmüştü. Oldukça itici bakışlarının altında kırmızı ruj çok sırıtıyordu.

Kendisine yaklaşıp:

— Günaydın, Bayan Elisa!

— Günaydın, dedi.

Sert ve soğuk bir sesi vardı.

İçeri girdiğimde karanlık, kasvetli bir hava vardı. Birkaç öğrenci sabah erken gelmiş, koridorlarda dolaşıyordu. Dikkatimi çeken şey, okul koridorlarında hiç ses olmamasıydı. Çocuklar sanki birer robot gibi dolanıyorlardı. Bu bana normal gelmemişti.

Daha önce çalıştığım okullarda gürültüden yerimizde duramıyorduk. Çocukların koşturmaları, bağırışları okul dışına taşar, ta ötelere giderdi. Buradaki öğrencilerin bakışları bile boş ve donuktu. Sadece sana bakıp başlarını eğerek selam veriyor ve çekip gidiyorlardı.

Birinci kattaki öğretmenler odasına girdim. İçerisi doluydu. Herkese selam verip kendimi tanıttım.

— Merhaba! Ben Sally Brown. Okulun yeni tarih öğretmeniyim.

İçerideki topluluktan sessiz bir şekilde karşılık verenler oldu. Daha sonra bana ayrılan masama geçtim. Yanımda getirdiğim kitap ve defterlerimi çıkarıp masanın üstüne koydum.

İşte o gün, benim hikâyemin başladığı gündü.

Okul sorumlusu olan Bayan Sandra yanıma geldi.

— Şey... Öncelikle hoş geldiniz, Bayan Sally. Umarım okulumuzdan memnun kalırsınız.

Bunu söylerken etrafına şöyle bir bakış attı. Sonra elindeki anahtarı bana uzatarak kısık bir sesle:

— Bayan Sally, bu anahtar bizim kütüphanemizin anahtarıdır. Genelde tarih öğretmenleri kütüphanemizden sorumludur. Eski öğretmenimiz emekli olmuştu. Siz yeni geldiğiniz için size teslim ediyorum, dedi.

Çarçabuk anahtarı elime tutuşturup hemen uzaklaştı. Birkaç soru soracaktım ki o kadar hızlı kaçtı ki ağzımdan çıkan kelimeler öylece havada kaldı.

İlk dersime girdiğimde sınıftaki öğrenci sayısının çok az olduğunu gördüm. Eski ve karanlık perdeleri olan bu sınıf, olduğundan daha kasvetli görünüyordu. Bu havayı teneffüs eden öğrenciler de sanki bundan etkilenmiş gibi başları önde, dersi sessizce dinliyorlardı.

Dersi anlatırken arada, “Sorusu olan var mı?” diye sorduğumda sınıfta çıt çıkmıyordu. Sanki sınıfta sadece ben vardım. Kendi kendime ders anlatıyordum. O kadar zorlamama rağmen öğrencilerle iletişim kuramıyordum.

Dersin son on dakikasına girerken saçları gözlerini kapatmış, yüzü görünmeyen sıskaca bir çocuk, birden sınıfta oturduğu yerden fısıldar gibi konuştu:

— Kütüphaneye gittiniz mi?

Tahtada yazı yazan ben, birden geri döndüm.

— Hayır, gitmedim. Neden sordun?

— Yok bir şey hocam. Siz devam edin dersinize, lütfen.

Sorularımın havada kalması beni sinirlendiriyordu. Sadece kendileri istedikleri zaman konuşuyor, ben cevap istediğimde susuyorlardı.

Ders bitmişti. Ben de sınıftan çıkıp kütüphaneye gitmek istedim. Koridora çıktığımda bir öğrencinin kolunu tuttum ve ona kütüphanenin yerini sordum. Soru sorduğum çocuğun gözleri kocaman açıldı.

— Siz kütüphaneye mi gideceksiniz?

Bunu söylerken sesinde bir titreme hissettim.

— Şey... Yani kütüphane en üst katta, efendim. Şimdi mi gideceksiniz? Hemen mi gideceksiniz?

Bir sürü anlamsız soruyu üst üste sormaya başladı. Ben garip bir şekilde duraksadım ve ona baktım.

— Neden? Kütüphanede ne var ki?

Çocuk aceleci bir şekilde:

— Yok hocam, bir şey yok, deyip hızla oradan uzaklaştı.

Dudaklarımı bükerek kendi kendime düşündüm:

“Niye herkes kütüphane adını duyunca bir garip oluyor? Sınıftaki öğrenci neden bana kütüphaneyi sordu?”

Dersim boştu. En iyisi gidip kütüphaneye bir bakayım, dedim kendi kendime konuşarak üst katlara doğru merdivenden çıkmaya başladım.

Koskoca bina tarihi bir yapı olduğundan asansörü yoktu. Hızlanan nefesimi kontrol ederek ağır ağır basamakları çıkmaya başladım. Her katta karşılaştığım nöbetçi öğretmenlerin, “Kütüphaneye mi çıkıyorsunuz?” diye soru sormaları merakımı daha da celbetmişti.

En üst katın önüne geldiğimde, çatı katına doğru çıkan uzun, tek bir merdiven ve başında bir kapı vardı. Ahşap oymalı olan bu kapının üstüne, garip bir şekilde, binanın dış yapısında gördüğüm melek-şeytan desenleri işlenmişti. Rengi siyaha dönen kapının üstünde koskoca harflerle “KÜTÜPHANE” yazıyordu.

Derin bir nefes aldım ve elimdeki anahtarı anahtar deliğine soktum. İki elimle zorlayarak kapının kilidini açtım ve elimle kapıyı ittim.

Ancak kapı açıldığı gibi tekrar kapandı.

Ben tekrar kapıya yüklendim ve kapı açıldı. Ancak kapıyı itmek istediğimde, sanki içeriden biri de kapıyı bana doğru itiyordu.

İçeride biri mi vardı?

O zaman neden kapı kilitliydi?

Ortada tuhaf bir durum vardı.

İçimi bir ürperti sardı.

Yoksa çocuklar bana oyun mu oynuyordu?

Kapıyı arkadan biri itiyordu.

Kütüphanenin kapısı neden açılmıyordu?

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Meral YILDIRIM "Ayna Ayna Söyle Bana Varmı Bu dünyada Güzel Hikayeler" ve "Gizemli Vadinin Çinicileri" adlı çocuk kitapları yazarı