<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
     xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
     xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
     xmlns:admin="http://webns.net/mvcb/"
     xmlns:rdf="http://www.w3.org/1999/02/22-rdf-syntax-ns#"
     xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
     xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/">
<channel>
<title>Yazarlar &amp;amp; Paylaşım Platformu &amp; Erdal Burak</title>
<link>https://fikirizleri.com/rss/author/erdal-burak</link>
<description>Yazarlar &amp;amp; Paylaşım Platformu &amp; Erdal Burak</description>
<dc:language>tr</dc:language>
<dc:rights>Bu web sitesinin telif hakları © Fikir İzleri &amp;apos;ne (veya belirtilen kişiler hak sahibi olanlara) aittir ve ilgili mülkiyet, telif hakkı, ticari marka, kültür sanat, patent veya diğer kanunlar kapsamında korunmaktadır. © 2025 Fikir İzleri — Tüm hakları saklıdır. | Her Kalem Bir Söz, Her Fikir Bir İz Bırakır</dc:rights>

<item>
<title>GURBET</title>
<link>https://fikirizleri.com/gurbet-4731</link>
<guid>https://fikirizleri.com/gurbet-4731</guid>
<description><![CDATA[ Yıllar sonra tavan arasındaki tahta bir valizde bulunan sararmış mektuplar... Otuz yıl boyunca gurbette ailesi için ömrünü tüketen bir babanın hiç gönderemediği iç döküşleri ve bir evladın geç kalmış kabullenişi. Gurbetin, yalnızlığın, mesafelerin ve sessiz bir fedakârlığın dokunaklı hikâyesi... ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6ab6badcf1330.webp" length="76732" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 30 Sep 2026 06:18:27 +0300</pubDate>
<dc:creator>Erdal Burak</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Tozun bir kokusu olur, o kokuyu hiç aldınız mı bilmem ama ben bu kokuya zamanın kokusu derim. İnsan fark etmiyor ama yıllar geçtikçe anılar da eşyalar da o kokuya bürünüp kendi kabuğuna çekiliyor.</p>
<p>​Babamın gidişini ne zaman hatırlasam soğuk kasım sabahına dönerim. Kasım ayı o soğuk, o kışın geleceğini haber veren uğursuz ay... Kokudan bahsetmişken otogarların kokusuna değinmeden geçmek olmazdı. Otogarın keskin mazot kokusu eşliğinde annemin titreyen elleriyle babamın boynuna sardığı o lacivert atkı… Lacivert, ah lacivert... Sen nasıl bir renksin ki benim hayatımın bütün kötü anlarında sen varsın.</p>
<p>​Biz çocuktuk o zamanlar. Almanya, Fransa ya da Belçika; neresi olduğu bizim için önemli değildi. Nerede olduklarını dahi bilmiyorduk. Bana göre büyükşehirlere gitmesi ne kadar imkânsızsa oralara gitmesi de o kadar imkânsızdı. Bizim için o uzak memleketler; babamızı bizden çalan, yerine sadece her ay gelen banka havalelerini ve bayramlarda gönderilen çikolata paketlerini koyan büyük, meçhul bir canavardı.</p>
<p>​Evet, sizi de sıkmadan hemen asıl anlatacağım kısma döneyim: Babam gittiği yerde tam otuz yıl çalıştı. Döndüğünde saçlarına kır düşmüş, o eski dik duruşu kamburlaşmış, gözlerindeki o parıltı sönmüştü. Biz artık kendi hayatlarımızı kurmuş, büyümüş çocuklardık. O ise evimizin ortasında, yıllar sonra memleketine dönmüş bir yabancı gibi sessizce otururdu. Sorardık "Nasıl geçti o yıllar baba?" diye. Hep aynı yarım gülümsemeyle cevap verirdi: "Çalıştık işte oğlum, ekmek parası. Fabrika, ev, sonra yine fabrika…"</p>
<p>​Babamız dünyasını değiştirdikten ve ardında büyük bir sessizlik bıraktıktan iki yıl sonra, eski evin tavan arasındaki o tahta valizi açtım. Amacım sadece eski fotoğrafları bulmak, belki gençlik yıllarına ait bir iz aramaktı. Fakat valizin en dibinde, sararmış bir ayakkabı kutusunun içinde, üzeri kırmızı kurdeleyle bağlanmış kalın bir deste kâğıt buldum. Biraz inceleyince bunların, babamın bize hiç göndermediği, gönderemediği mektuplar olduğunu anladım. Sizler de okumak istersiniz diye birkaç tanesini buraya bırakmak istiyorum.</p>
<p>​İlk Mektup:</p>
<p>​"Hülya'm, eşim, çocuklarımın annesi ve benim gözümün nuru çocuklarım…</p>
<p>​Bugün buraya geleli tam bir ay oldu. Size dün gönderdiğim mektupta fabrikanın ne kadar büyük olduğundan, kaldığım lojmanın sıcaklığından bahsetmiştim. Hepsi yalan. Burası çok soğuk. Öyle sadece havası değil, insanı da soğuk, sokakları da.</p>
<p>​Bu akşam işten çıktıktan sonra odama geldim. Dört kişi kalıyoruz bu daracık yerde. Herkes kendi memleketinin sessizliğine gömülmüş. Duvara, küçük oğlumun giderken elime tutuşturduğu o resmi yapıştırdım. Burada güneş bile insanı ısıtmıyor. Kendimi hiç bu kadar eksik hissetmemiştim. Dilini bilmediğin bir kalabalığın içinde yürümek, sağır ve dilsiz bir çölde yürümek gibiymiş. Beni merak etmeyin diyorum ya hep telefonda; siz hiç üzülmeyin ama bilin ki ben sizi çok özlüyorum, yüreğimde tütüyorsunuz."</p>
<p>​Bunları okurken boğazımda bir düğüm oluştu. Bizim o yıllarda mahallede gururla anlattığımız, "Babam Avrupa’da, bize oyuncak getirecek" diye övündüğümüz o gurbet, meğer babamın üzerine çöken devasa bir yalnızlık canavarından ibaretmiş. Bize yazdığı resmî mektuplarda hep "İyiyim, her şey yolunda, siz parayı dert etmeyin" diyen adam; geceleri bu adsız kâğıtlara içini dökmüş ama yollamamış.</p>
<p>​İkinci Mektup:</p>
<p>​"Bugün pazar. Herkes kiliseye koştu ya da parklara gitti. Burası parklarıyla meşhur, hem de öyle büyükler ki görmeniz lazım. Benim de sizleri görmem lazım. Çok özledim... Ben gitmedim, odada kaldım. İçimde öyle bir sessizlik var ki hani köyde yaz geceleri damda yatardık da uzaktan cırcır böceklerinin sesi gelirdi, rüzgâr kavak ağaçlarının yapraklarını sallardı ya… İşte o sesleri özledim. Bu sessizlik beni delirtecek. Bazen sokakta yürürken kendi kendime Türkçe konuşuyorum, sırf kulağım kendi dilimi unutmasın diye. Geçen gün manavda bir adamın arkasından birinin 'Kardeş!' diye seslendiğini duydum. Öyle bir irkilmişim ki dönüp adama sarılmamak için kendimi zor tuttum. Meğer bana dememişler.</p>
<p>​Büyük oğlan okula başlamış, mektupta yazmışsın Hülya'm. Fotoğrafını göndermişsin ama boyu uzamış mı, sesi değişmiş mi anlamıyorum ki fotoğraftan. Ben onun zihnimdeki yedi yaşındaki hâliyle yaşıyorum burada. Korkuyorum ciğerparem. Döndüğümde beni tanımamalarından, 'Bu adam kim?' diye yüzüme bakmalarından çok korkuyorum. Burada sadece ömrümü vermiyorum ben; çocuklarımın büyüyüşünü, onların kokusunu, senin saçlarındaki beyazlara eşlik etmekten mahrum kalıyorum."</p>
<p>​Gözümüzden uzak olan, gönlümüzden tabii ki ırak olmamıştı; o bizim canımızdı, babamızdı ancak biz o yıllarda babamızın yokluğuna alışmıştık. Biz büyürken o, bizim çocukluğumuzun uzağında sadece bir gölge gibi yaşamıştı. Aslında biz büyürken o eksiliyormuş.</p>
<p>​Üçüncü Mektup:</p>
<p>​"Dün doğum günümdü. Tabii burada kimse bilmez, bilse de ne fark eder? Vardiyadan gece yarısı çıktım. Fabrikanın kapısında durup gökyüzüne baktım. Memlekette de siz bu aya bakın; sizinle aynı şeye bakmayı bile çok özledim. Gözlerimin altı çökmüş, ellerim nasır tutmaktan artık eskisi gibi yumuşak değil. Buraya gelirken bir idealim vardı: Ev alacaktık, çocukların geleceği kurtulacaktı. Evi aldık, geleceklerini de kurduk sayılır. Ama ben bittim Hülya'm. İçimdeki o neşeli adamı bu fabrikaların devasa çarkları arasında bıraktım.</p>
<p>​Bazen mutfakta çay demliyorum tek başıma. İki bardak koyuyorum masaya. Biri benim, diğeri seninmiş gibi. Karşımdaki boş sandalyeye bakıp saatlerce konuşuyorum seninle. Çocukların yaramazlıklarını anlatıyorsun bana, ben de dinliyorum. Sonra çay soğuyor, sandalye boş kalıyor."</p>
<p>​Okuduğum Son Mektup:</p>
<p>​Kutunun en altında, muhtemelen dönmesine yakın bir zamanda yazılmış ama tamamlanmamış son bir sayfa vardı. Üzerinde tarih yoktu, sadece birkaç satır karalanmıştı:</p>
<p>​"Artık dönme vakti yaklaşıyor. Biletimi aldım. Ama içimde tuhaf bir sızı var. Yıllarca bu anı bekledim, her gece rüyamda o terminale indiğimi gördüm. Fakat şimdi korkuyorum. Ben o topraklardan çıkalı çok oldu, oranın insanı olmayı unutmuş gibiyim. Buraya da ait olamadım hiçbir zaman. İki dünya arasında sıkışmış bir hayalet gibiyim şimdi. Çocuklar büyüdü; beni bir baba olarak mı görecekler, yoksa sadece para gönderen uzak bir akraba gibi mi? Eğer beni kucaklamakta tereddüt ederseniz, eğer gözlerinizde o eski sıcaklığı göremezsem ben ne yaparım…"</p>
<p>​Cümle orada bitiyordu. Kalem kâğıttan yorulmuş, aniden kendini çekmiş gibiydi. Muhtemelen babam yazmaktan, yüzleşmekten vazgeçmişti.</p>
<p>​Mektupları göğsüme bastırıp tavan arasındaki o karanlık köşede ne kadar ağladığımı bilmiyorum. Babam döndükten sonra gerçekten de hep sessizdi. Evin köşesindeki o eski tekli koltuğuna oturur, saatlerce pencereden dışarıyı, akan trafiği ya da gökyüzünü izlerdi. Biz onun bu sessizliğini yaşlılığına, yorgunluğuna yorardık. Meğer o, otuz yıl boyunca biriktirdiği o devasa sessizliğin altında eziliyormuş.</p>
<p>​Gurbet, sadece coğrafi bir uzaklık değilmiş; bir insanın, sevdiklerinin hayatında sadece bir "ayrıntı" olarak kalmayı kabul ettiği o korkunç fedakârlıkmış.</p>
<p>​Şimdi ne zaman lacivert bir atkı görsem (dedim ya, lacivert o uğursuz renk) ya da pencereye bir yağmur vursa, o karanlık şantiye odalarında çocuklarının kokusunu hatırlamaya çalışan, o çok sevdiği Hülya'sının gözlerini özleyen yalnız adamı görüyorum. Ve içimden çok geç de olsa o sessiz çığlığı haykırıyorum gökyüzüne:</p>
<p>​"Seni anlıyorum canım babam. Nihayet seni duyuyorum. O gurbet denen canavarın elinde yalnız değilsin, ruhun hiç incinmesin."</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ÖZLEM</title>
<link>https://fikirizleri.com/ozlem-4732</link>
<guid>https://fikirizleri.com/ozlem-4732</guid>
<description><![CDATA[ Kalabalıkların ortasında kendi sessizliğine çekilen, geçmişin tatlı sızısını ve tamamlanmamış özlemleri bir umuda dönüştüren samimi bir iç döküş. Yaşamın gürültüsünden uzaklaşıp sevdiğinle paylaşılan o dingin anların, kabullenişin ve pes etmeyen küçücük bir umudun hikâyesi... ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6ab6bbb39af2c.webp" length="91308" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 28 Sep 2026 10:23:09 +0300</pubDate>
<dc:creator>Erdal Burak</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Günler geçiyor, şehirler değişiyor, yüzler birbirine karışıyor ama insan akşam olduğunda yine kendi sessizliğine dönüyor. İnsan o zaman anlıyor bazı boşlukların kalabalıkla kapanmadığını.</p>
<p>​Ben kendimi bildim bileli içimde yarım kalmış bir şey taşıyorum. Nereye gitsem benimle geliyor. Bir şarkıda, bir kokuda, akşamın sessizliğinde ansızın karşıma çıkıyor. Bazen neyi özlediğimi bile bilmeden özlediğimi fark ediyorum. Çünkü bazı duyguların adı konulamıyor. Anlatsan eksik kalıyor, sustuğunda daha da büyüyor.</p>
<p>​Susmak...</p>
<p>​Artık büyük mutlulukların peşinde değilim. Yaş aldıkça daha iyi anlıyorum. Şimdilerde bir akşamın huzurlu geçmesi yeter bana. Yanımda sevdiğim insan olsun, dışarıda dünya kendi telaşına devam etsin; biz hiçbir yere yetişmek zorunda kalmayalım. Konuşmak zorunda olmadan aynı sessizliği paylaşabilelim. Çünkü insan, yanında kendisi gibi susabildiği birini bulduğunda dünyanın gürültüsü biraz olsun uzaklaşıyor.</p>
<p>​Susmak... Sevdiğinle anlam buluyor.</p>
<p>​Özlediğim herhangi bir şeyi düşündüğümde aklıma yalnızca o şey gelmiyor. Önce bir his geliyor. Tanıdık, sıcak ve yıllardır içimde bir yerlerde saklı kalmış bir his. Ve birden kapalı bir odanın penceresi açılmış gibi oluyor içimde. Bahar kokusu sarıyor her tarafı.</p>
<p>​Yıllar değişse de hayat başka yönlere savursa da özlem hissinin içimizde bıraktığı yer aynı kalıyor.</p>
<p>​— Ben o yeri kapatmaya çalışmadım —</p>
<p>​Çünkü artık biliyorum: Bazı özlemler insanı eksiltmek yerine hâlâ sevebildiğini hatırlatıyor. Beklemek yalnızca birini beklemek değil; hiçbir şey olmuyorken bile içinde küçücük bir ihtimali yaşatabilmek. Günler geçerken, mevsimler değişirken, hayat herkes için devam ederken bir hikâyenin içinde hâlâ tamamlanmamış bir sayfanın bulunması... Ve umut ile beklemek; bir insanı değil, bir durumu, olması gereken bir şeyi beklemek...</p>
<p>​Yine de umudumu kaybetmiyorum.</p>
<p>​O özlem denen hissin zaman zaman kapısını açıyorum, zaman zaman ondan uzaklaşıyorum. Ama her şey sustuğunda orada hâlâ küçük bir ışık görüyorum.</p>
<p>​Belki hayatın bize ayırdığı en güzel an henüz gelmemiştir.</p>
<p>​Ben buna inanarak yürüyorum. Çünkü insan elindeki her şeyi kaybetse bile içinde bir umut kalabiliyor. Ve bazen koskoca bir ömrü ayakta tutmaya küçücük bir umut yetiyor.</p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>EKRAN VE İNSAN</title>
<link>https://fikirizleri.com/ekran-ve-insan-4681</link>
<guid>https://fikirizleri.com/ekran-ve-insan-4681</guid>
<description><![CDATA[ Dijital dünyada &quot;deneyim&quot; kavramının yerini bir sergileme ve onaylanma çabası olan &quot;performans&quot; almıştır. İnsanlar anı yaşamak yerine onu sosyal medyada pazarlamaya odaklanırken kendi hayatına ve duygularına yabancılaşmaktadır. Yüzümüzdeki bu performans maskesini çıkarıp alkışlardan ve ekranlardan uzak, gerçek ve samimi anlara geri dönmeliyiz. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202609/image_870x580_6aafacc1aa70d.webp" length="79698" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 21 Sep 2026 09:45:15 +0300</pubDate>
<dc:creator>Erdal Burak</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kapkara ekranların etrafımızı kuşattığı bu çağda, belki de en etkileyici ve bana göre en üzücü şey; hayatımızın artık metal yığınları arasında yaşanması ve anlarımızın donuklaşması oldu. Eskiden hayat, yaşandığı anın içinde eriyen, hatırlandıkça tatlılaşan ya da acılaşan bir meyve gibiydi. Bugün ise durum bambaşka bir hâle döndü. O meyve bozuldu ve tadı kötüleşti. Artık yaşadığımız hayatı değil, gösterdiğimiz hayatı mı yaşıyoruz? Soru, asırlık bir klişeye dönüşmüş gibi görünebilir; ancak mesele Instagram ve TikTok’un veya birçok sosyal medya platformunun ne kadar zaman çaldığı ya da bizi ne kadar mutsuz ettiği değil. Mesele, çok daha farklı bir dönüşümde yatıyor: Deneyimin yerini performans aldı; yani siz ne kadar aktifseniz o kadar yaşıyorsunuz. Eskiden yapılan bir şey, kendi özü için gerçekleştirilirdi. Bir kahve içmek damaktaki tatla, bir kitap okumak zihni güçlendirmeyle, bir seyahat ise yorgunluk ve keşif hissiyle ölçülürdü. Bugün ise bu eylemlerin hepsi görünmez bir jürinin önünde sergilenen birer provaya dönüştü. Ve bu jüri bazen onlarca, bazen binlerce kişiden oluşabiliyordu.</p>
<p>​Daha iyi anlaşılması için şu cümleler yeterli olur diye düşünüyorum: Tatile gitmek ile tatilde olduğunu göstermek arasındaki fark, tam da bu noktada ortaya çıkar. Tatilin; insan zihninin ve bedeninin dinlenmesi, kabuğuna çekilmesi, özüne dönmesi, özünü dinlemesi veya dünyayı kendi gözleriyle anlamlandırması gereken bir süreç olduğunu düşünüyorum. Ne var ki performans çağı bunu ortadan kaldırdı. Artık tatil, bir mekân değiştirme veya dinlenme niyetinden ziyade, başkalarına "Ben buradayım, yaşıyorum, tüketiyorum ve de mutluyum." mesajını ileten görsel bir kanıta dönüştü.</p>
<p>​Deneyim, kişinin kendisine aittir; yaşanır, biter ve tortusu kalır. Performans ise doğası gereği bir izleyiciye ihtiyaç duyar. İzleyicinin olmadığı bir performans düşünülemez. Dolayısıyla günümüz insanı, günün büyük bir kısmını kendi hayatının hem yönetmeni hem de başrol oyuncusu olarak geçiriyor. Senaryosu seyirci tarafından yazılan bu oyunda; kahvesini yudumlayan biri değil, kahve içtiği anı ölümsüz hâle getiren bir kameraman var artık karşımızda.</p>
<p>​Bu durum, kaçınılmaz olarak bir gerçeklik krizini doğuruyor. Her anın kaydedilebilir, filtrelenebilir, gösterilebilir ve pazarlanabilir olması, insanı kendi hayatının bile yabancısı hâle getiriyor. Gün batımını izlerken içinden gelen o hayranlık hissi, yerini "Bunu nasıl kayıt altına alabilirim?" sorusuna bıraktığı an, o anın güzelliği bozuluyor. Çünkü deneyim kaydedilmeye başlandığı anda yaşantı olmaktan çıkar ve bir maddeye dönüşür.</p>
<p>​Sosyal medya, bize sınırsız bir ifade özgürlüğü sunarken aslında bizi birbirine en çok benzeyen kopyalar hâle getiriyor. Hepimiz milyonlarca ikiz hâline geldik. Herkesin aynı müzikler eşliğinde aynı açılardan gün batımını paylaştığı, aynı filtrelerle “özgün” olmaya çalıştığı bir dünyada kayboluyoruz. Gösterdiğimiz hayat bir süre sonra o kadar baskın hâle geliyor ki kişi gerçekte ne hissettiğini, neyi gerçekten sevdiğini, neyin ise sadece iyi göründüğünü ayırt edemez noktaya geliyor. Maske, yüzle birleşiyor ve yapışkan bir kimliğe dönüşüyor. Maskeyi çıkaramıyoruz ya da çıkarmak istemiyoruz.</p>
<p>​Peki, bu performans belasından çıkmak mümkün mü? Bence mesele ekranları tamamen hayatımızdan çıkarmak ya da dijital dünyaya tamamen sırt çevirmek değil; mesele, bakış açımızı değiştirmekte yatıyor.</p>
<p>​Gerçek hayat; kameraların kapandığı, kimsenin alkışlamadığı, "beğen" tuşuna basmadığı anlarda başlar ve yaşanır. Bir çayın soğumasını önemsemeden bir insanla yapılan koyu bir sohbet, hiçbir yere yüklenmeyecek o samimi yürüyüşler, başarısızlıkla sonuçlanan ama tamamen bize ait olan deneyimler... Bunlar, performansın sahte parıltısına karşı hayatın en sağlam zamanlarıdır.</p>
<p>​Yazımızın son cümlelerini kâğıda dökerken belki de yeniden sormamız gereken soru şudur: Hayatımızı bir film setine çevirmekten vazgeçip seyircisiz ama gerçekçi bir tiyatro sahnesine ne zaman dönüştüreceğiz? Çünkü unutmayalım ki ömrün sonunda elimizde kalacak olanlar başkalarının alkışladığı paylaşımlar değil; kimsenin görmediği ama ruhumuzda iz bırakan gerçek anlar olacaktır.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>UMUT</title>
<link>https://fikirizleri.com/umut-4539</link>
<guid>https://fikirizleri.com/umut-4539</guid>
<description><![CDATA[ Yorulur insan.

Sadece bedeni değil, ruhu yorulur. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a930e66b7163.webp" length="38340" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 02 Sep 2026 06:53:06 +0300</pubDate>
<dc:creator>Erdal Burak</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Bazen en ağır yükleri göğüs kafesimizin hemen altında taşırız. Dışarıdan<br>bakıldığında kalabalıklar akar, hayat kendi telaşında dönmeye devam eder. Fakat; insanın kendi içindeki o koca şehrin çöküşünü, sokakların birer birer ıssızlaşmasını kimse görmez.</p>
<p>Yorulur insan.</p>
<p>Sadece bedeni değil, ruhu yorulur.</p>
<p>Umut her zaman göğsümüzü kabartan, bizi havalara uçuran o aydınlık his değildir.<br>Bazen sadece ağır bir sorumluluktur. Bütün rüzgarlar tam tersi yönden eserken, o cılız ışığı hayatta tutmak için çırpınmak, aslında umudun ta kendisinden daha çok yakar canımızı. İnsan bir süre sonra neyi koruduğunu bile unutur; sadece karanlığa<br>yenilmemek için direnir.</p>
<p>Vazgeçmek, bir anda olan bir şey değildir zaten. İnce ince sızan bir suyun, taşı yıllar içinde oyması gibidir. Önce direncini kaybedersin, sonra inancını, en sonunda da bekleyişini.</p>
<p>Çünkü bir şeyin düzeleceğini beklemek, iyileşmeyen bir yarayı sürekli kanatmaktır bazen.</p>
<p>İnsan, sırf o kanamayı durdurmak için beklemekten yani umut etmekten vazgeçer. Kendini hissizliğin o güvenli ama soğuk kucağına bırakır.</p>
<p>Belki de umut, kışın biteceğine inanmak değil; dondurucu soğuğa, çıplak kalan<br>dallara rağmen köklerin hala toprağın derinliklerinde suya tutunmaya devam<br>etmesidir.</p>
<p>Toprağın altındaki tohum, güneşi göreceğinden emin olduğu için çatlama, kendi doğasında büyümek olduğu için karanlığı yarar.</p>
<p>İnsan da böyledir. Başka çaresi olmadığı için değil, ruhu yaşamaya programlandığı için yeniden ayağa kalkar.</p>
<p>Küle dönmüş bir inancın ardından, o küllerin bıraktığı minicik ısıyla bile yeni bir ateş yakmaya çalışmak...</p>
<p>Sislerin içinde kaybolduğunu bile bile, ayağının altındaki toprağı hissederek bir adım daha atabilmek...</p>
<p>İşte en büyük zafer budur. Düşmemek, hiç yara almamak ya da hiç yanılmamak<br>değil; dizleri kanaya kanaya, kalbi kırıla kırıla yeniden sevebilmek, yeniden<br>güvenebilmek ve yeniden bekleyebilmektir.</p>
<p>“Ben hâlâ buradayım, hâlâ hissediyorum ve yeniden deneyeceğim” diyebilmek... <br>insanın kendi kaderine karşı atabileceği en soylu adımdır.</p>
<p>Çünkü yaşamak, sadece nefes almak değil her bitişin ardından o incecik umut dalına tutunup, inadına yeniden<br>çiçek açmayı seçmektir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>BAZI KAYIPLAR</title>
<link>https://fikirizleri.com/bazi-kayiplar</link>
<guid>https://fikirizleri.com/bazi-kayiplar</guid>
<description><![CDATA[ Bazen en büyük eksilmeler sessizce gerçekleşir. Bir şehirden ayrılmak, eski bir hâline veda etmek ve içindeki görünmez yaslarla yürümeyi öğrenmek... Günlere ve takvimlere sığmayan, kelimelere dökülemeyen ama bizi biz yapan o derin içsel yolculuğa dair bir yazı. ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202608/image_870x580_6a930dd120754.webp" length="53990" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Mon, 31 Aug 2026 11:40:56 +0300</pubDate>
<dc:creator>Erdal Burak</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p data-path-to-node="0">Hayatın akışı içinde bazen en büyük sarsıntılar, kalabalıkların ortasında ya da büyük trajedilerle gelmez. İnsan, hayatta kalabilmek ve yola devam edebilmek için nice vedaları, nice görünmez kayıpları içine gömmek zorunda kalır.</p>
<p data-path-to-node="1">Bir şehirden ayrılmak, sadece mekân değiştirmekten ibaret değildir; orada bırakılan hatıraları geride bırakmaktır. Alışkanlıklar, insanı hayata bağlayan görünmez halatlardır. O halatlar koptuğunda canın hemen yanmaz belki ama boşlukta kalmanın o tuhaf ve ürkütücü ağırlığı yavaş yavaş omuzlarına çöker. Sabah uyanıldığında artık aynı heyecanı vermeyen o küçük detaylar, bir zamanlar hayatın rotasını çizen o güvenli limanlar birer birer yok olduğunda, içten içe kopan fırtınaların sesini yine en çok insanın kendisi duyar.</p>
<p data-path-to-node="2">Daha da derine inildiğinde; bir sabah aynaya baktığında artık eskisi gibi inanamayan, her şeye biraz daha mesafeli ve biraz daha yorgun bakan o yabancıyla karşılaşmak başlı başına bir kayıptır. Hayata duyulan o çocuksu inancın yerini sessiz bir kabullenişin alması, ruhun en sessiz köşe başındaki tutuşmasıdır.</p>
<p data-path-to-node="3">İşte bu tür kayıpların en acı yanlarından biri de onların somut olmayışıdır. Trafikte akan hayat, dışarıdaki insanlar, herkes her şeyin normalce sürdüğünü zannederken senin içindeki o eski dünya yıkılmış olabilir. Ne bir başkası tam olarak ne hissettiğini anlar ne de sen bu durumu kelimelere dökebilirsin.</p>
<p data-path-to-node="4">Çünkü bazı eksilmeler günlere, bazı vedalar ise takvimlere sığmaz. İnsan, ömrünün çeşitli dönemeçlerinde geride bıraktığı o eski hâllerinin hayaletleriyle yürümeyi öğrenir. Adını koyamadığımız, kimseye şikâyet edemediğimiz bu sessiz yaslar; bizi biz yapan ama bir o kadar da yoran o görünmez hikâyelerimizin ta kendisidir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>YOLLARIM KAPALI</title>
<link>https://fikirizleri.com/yollarim-kapali</link>
<guid>https://fikirizleri.com/yollarim-kapali</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202604/image_870x580_69e367f9c5e0e.webp" length="16460" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 20 May 2026 15:58:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Erdal Burak</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>Biliyorum yollarım kapalı, sana gelecek yönüm yok,</p>
<p>Adresini bilen yok, seni tanıyan yok.</p>
<p>Ben kayıp, uzak bir şehirde.</p>
<p><em>''Biliyorum sana giden yollar kapalı,</em></p>
<p><em>Üstelik sen de hiç bir zaman sevmedin beni''</em></p>
<p>Aramızda bir adam ve ben, sensiz.</p>
<p>O sen'li.</p>
<p>Evler var aramızda, büyük uçsuz - bucaksız tarlalar.</p>
<p>Uyudum demeyi çok isterdim ama ben hep,</p>
<p>Uyuyamadım, uyuyamadım, uyuyamadım,</p>
<p>Yalnız sen düştün aklıma,</p>
<p>Yalnız saçların,</p>
<p>Kızıl, kumral, uzun, ince ve ölüm gibi.</p>
<p>Sen güzel kız, sen kokusunu kalbime çektiğim,</p>
<p>Bir öğlen vakti.</p>
<p>Sen çaresizliğim, sen benim sebebim,</p>
<p>Sen ölümüm, kalımım.</p>
<p>Evet yolum yanlış evet hepiniz haklısınız,</p>
<p>Ellerim, kollarım, yanaklarım, ağzım.</p>
<p>Ama o yol nasıl güzel bir bilseniz.</p>
<p>Ve ben adam olamadım bu sevdaya düşeli.</p>
<p>Olmam bilesiniz</p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>BU ŞİİR SANADIR !</title>
<link>https://fikirizleri.com/bu-siir-sanadir</link>
<guid>https://fikirizleri.com/bu-siir-sanadir</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202604/image_870x580_69e2206e96bf8.webp" length="53082" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 10 May 2026 10:31:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Erdal Burak</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Kudretli kaşlarını göster gözlerime,</p>
<p>Upuzun kirpiklerinin arasından aydınlık ver yüreğime,</p>
<p>Gözlerindeki kahvelikte kaybet beni ve dünyamı.</p>
<p>Muradiye’de yıka tüm günahlarını ülkemin.</p>
<p>Van suyuna karışsın bütün kötülükler.</p>
<p>Erzincan-Sivas arası uzun yol kadar düşün geleceğimizi.</p>
<p>Al beni hayatının merkezine.</p>
<p>Sen ağlama, ağlarsan Marmara taşar.</p>
<p>İshak Paşa yıkılır taa oradan.</p>
<p>Kapuzbaşı akmaz bir daha.</p>
<p>Dicle Fırat'a karışmaz, küser tüm sevgililer birbirlerine.</p>
<p>Saçlarını ver rüzgara, cennet kokusu sarsın her yeri.</p>
<p>Krallar aratsın seni, pamuk prenses kıskansın güzelliğini ve Isparta’nın tüm gülleri.</p>
<p>Sen bana bak bahar gelsin Erzurum dağlarına.</p>
<p>Rizemin ormanlarında güneş görünsün bazen.</p>
<p>Urfamın çorak toprakları duasız sulansın.</p>
<p>Sen bana bak, barış gelsin İsrail – Filistin topraklarına.</p>
<p>Bu şiir sanadır ey yar!</p>
<p>Göçmen kuşların bile uğramadığı memleketten yazıyorum güzelliğini.</p>
<p>Ağrı dağından sesleniyorum, Nuh’un gemisinden seyrederken çorak topraklarımı.</p>
<p>Duyacaksın beni biliyorum daha dün ellerin avuçlarımdaydı.</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>UNUTULURSUN</title>
<link>https://fikirizleri.com/unutulursun</link>
<guid>https://fikirizleri.com/unutulursun</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202604/image_870x580_69e3bae29175c.webp" length="48642" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 06 May 2026 15:03:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Erdal Burak</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p>Birine gidebilirim, <o:p></o:p></p>
<p>Adının hiç anılmadığı bir hayatım olabilir; <o:p></o:p></p>
<p>Yüzünü eskitir zaman. <o:p></o:p></p>
<p>Bunu en iyi sen biliyorsun. <o:p></o:p></p>
<p>Herkes bir yolunu bulur, <o:p></o:p></p>
<p>Eksile eksile tamamlanır birileri ile... <o:p></o:p></p>
<p>Unutulursun. <o:p></o:p></p>
<p>En tozlu raflara kaldırılır yüzün; <o:p></o:p></p>
<p>Seni bana sildirilecek çok kişi ve <o:p></o:p></p>
<p>Çok şeyler olabilir. <o:p></o:p></p>
<p>Başka sesler kazınabilir kulaklarıma. <o:p></o:p></p>
<p>Herkes kendini bir şekilde kurtarır, <o:p></o:p></p>
<p>Senin ve başkalarının yaptığı gibi. <o:p></o:p></p>
<p>Oysa ben seni ölene kadar sevebilir ve ayrılmazdım yanından, <o:p></o:p></p>
<p>Biraz yardım etseydin bana. <o:p></o:p></p>
<p> <o:p></o:p></p>
<!--EndFragment-->
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>HİÇ VE HEP</title>
<link>https://fikirizleri.com/hic-ve-hep</link>
<guid>https://fikirizleri.com/hic-ve-hep</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202604/image_870x580_69e21fcb12c0a.webp" length="26128" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 03 May 2026 11:53:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Erdal Burak</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Dünya'da her şey zıttıyla var olur. Işığı anlamlı kılan karanlık, nefesi kıymetli kılan daralmış bir göğüs kafesidir. Bizler genellikle elimizdekileri, onlar avucumuzdan kayıp gitmediği sürece bizim sanırız. Oysa bizim olan, sahip olduklarımızın sessizliğinde değil, yitirdiklerimizin veya hiç sahip olamadıklarımızın derin sızısında gizlidir.</p>
<p>Renklerin dansını, gökyüzünün sonsuz maviliğini ya da bir sevdiğinin yüzündeki o tebessümü hiç görememiş bir aşık, görmenin sadece biyolojik bir eylem olmadığını bilir. Onun için "görmek", bir lütuftur; her sabah yeniden doğan bir mucizedir. Bizler bakarken, o aslında "görür".</p>
<p>Cümlelerin yetersiz kaldığı anlar vardır ama kelimelere hiç sahip olamamak, anlatmak istediğin her şeyi kalbinin içine hapsetmek bambaşka bir yük ediştir. Konuşmak, sadece ses çıkarmak değildir; bir gönülden diğerine köprü kurmaktır. Sükutun içinde fırtınalar koparan ama bir "ah" bile diyemeyen o dilsiz lisan, bize her kelimenin bir emanet olduğunu hatırlatır. Konuşabilmek bile şükür sebebidir insan içim.</p>
<p>Mide tokluğuyla değil, bir lokmanın kutsallığıyla ölçülür hayat. Sofradaki ekmek, sadece bir gıda değil, bir şükür vesikasıdır. Açlık, insana nefsini unutturup asıl ihtiyacını gösteren en sert ama en dürüst öğretmendir.</p>
<p>İşte burası, insan olmanın zirve noktasıdır. "Hiç" olmak, yok olmak değil; varlıktan, egodan, "ben"likten vazgeçip "O"nda kaybolmaktır. Aşk, ancak her şeyini bir kenara bırakıp, dünya malından ve benliğinden soyunan bir kalbe misafir olur. Hiçlik makamına eren kişi, aşkın ne bedende ne de eşyada olduğunu bilir. Aşk, bir boşlukta her şeyi bulmaktır.</p>
<p>İnsan, ancak sahip olduklarının birer "emanet" olduğunu anladığında gerçekten zenginleşir. Çünkü gerçek kıymet, elinde tuttuğun değil, yokluğunda dahi kalbinde taşıdığın o derin mana gizlidir.</p>
<p>Naçizane sözün özü ;</p>
<p>Gözümüz varken görmeyi, dilimiz varken gönül yapmayı, ekmeğimiz varken bölüşmeyi ve her şeyden önemlisi, "hiç"liğin içindeki o sonsuz "hep"i bulmayı nasip etsin hayat...</p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>GÖZLERİNİ İÇMEK</title>
<link>https://fikirizleri.com/gozlerini-icmek</link>
<guid>https://fikirizleri.com/gozlerini-icmek</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202604/image_870x580_69e3ba693c58c.webp" length="64410" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Wed, 29 Apr 2026 10:45:00 +0300</pubDate>
<dc:creator>Erdal Burak</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p>Bir çift göz ki zehri şarap eder, <o:p></o:p></p>
<p>Ki ben hiç sarhoş olmadım <o:p></o:p></p>
<p>Senin karşında olduğum kadar. <o:p></o:p></p>
<p>İçmek istesem gözlerini, <o:p></o:p></p>
<p>Ve özellikle sağ gözünü, <o:p></o:p></p>
<p>Ve özellikle sol gözünü; <o:p></o:p></p>
<p>Beni mayhoş eder mi? <o:p></o:p></p>
<p>Sen bu kadar ben olmuşken, <o:p></o:p></p>
<p>Beni böyle koyup gitme olur mu? <o:p></o:p></p>
<p>Sarıl sımsıkı, içine çek beni, <o:p></o:p></p>
<p>Kokun sinsin üzerime. <o:p></o:p></p>
<p>Sen gitme bir adım öteye, <o:p></o:p></p>
<p>Bir adım bile bana gurbet olur. <o:p></o:p></p>
<p>Senin ellerinde ne var bilmiyorum. <o:p></o:p></p>
<p>Uzak tutma onları benden, <o:p></o:p></p>
<p>Avuç içlerini bana gösterme; <o:p></o:p></p>
<p>Ölürüm, haberin olmaz onları görünce. <o:p></o:p></p>
<p>Senin ellerin kışı bahar eder mi? <o:p></o:p></p>
<p>Tutuşunca tutuşur mu yüreğim? <o:p></o:p></p>
<p>Yoksa ardında bırakıp gider misin beni? <o:p></o:p></p>
<!--EndFragment-->
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>KIRK SATIR</title>
<link>https://fikirizleri.com/kirk-satir</link>
<guid>https://fikirizleri.com/kirk-satir</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202604/image_870x580_69e21e29b9626.webp" length="18712" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 26 Apr 2026 14:49:49 +0300</pubDate>
<dc:creator>Erdal Burak</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>KIRK SATIR</p>
<p></p>
<p>Şimdi ben hangi cenazede ağlasam ;</p>
<p>Senin benim olmayışına ağlıyorum.</p>
<p>Şimdi benim canım neye yansa</p>
<p>-ki hep yanar,</p>
<p>Senin olmayışındanmış gibi geliyor.</p>
<p>Ben en çok seni özleyince yoruluyorum,</p>
<p>İçi sızlıyor kemiklerimin.</p>
<p>Şimdi ben soğuk bir iklimde;</p>
<p>Oturdum karşına,</p>
<p>Kırk satır yazdım,</p>
<p>Kırkında da eksildim, kırkında da anlatamadım.</p>
<p></p>
<p></p>
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>KORKMA DİYE</title>
<link>https://fikirizleri.com/korkma-diye</link>
<guid>https://fikirizleri.com/korkma-diye</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202604/image_870x580_69e469df78875.webp" length="60218" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sun, 19 Apr 2026 08:36:50 +0300</pubDate>
<dc:creator>Erdal Burak</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p><!--StartFragment--></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: 140%; margin: 6.0pt 0cm 6.0pt 0cm;"><b><i><span style="font-family: 'Times New Roman Bold Italics'; letter-spacing: 0.1pt;">Sana kendimin de içinde olduğu bir geçmiş, </span></i></b><o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: 140%; margin: 6.0pt 0cm 6.0pt 0cm;"><b><i><span style="font-family: 'Times New Roman Bold Italics'; letter-spacing: 0.1pt;">Sana içinde senin olduğun bir gelecek </span></i></b><o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: 140%; margin: 6.0pt 0cm 6.0pt 0cm;"><b><i><span style="font-family: 'Times New Roman Bold Italics'; letter-spacing: 0.1pt;">Ve sana sımsıkı sarılmalar biriktirsem. </span></i></b><o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: 140%; margin: 6.0pt 0cm 6.0pt 0cm;"><b><i><span style="font-family: 'Times New Roman Bold Italics'; letter-spacing: 0.1pt;">Sen hiç korkma diye </span></i></b><o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: 140%; margin: 6.0pt 0cm 6.0pt 0cm;"><b><i><span style="font-family: 'Times New Roman Bold Italics'; letter-spacing: 0.1pt;">Kapında dursam. </span></i></b><o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: 140%; margin: 6.0pt 0cm 6.0pt 0cm;"><b><i><span style="font-family: 'Times New Roman Bold Italics'; letter-spacing: 0.1pt;">Sen hiç üzülme diye,</span></i></b><o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: 140%; margin: 6.0pt 0cm 6.0pt 0cm;"><b><i><span style="font-family: 'Times New Roman Bold Italics'; letter-spacing: 0.1pt;">Kendimi yanından ayırmasam. </span></i></b><o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: 140%; margin: 6.0pt 0cm 6.0pt 0cm;"><b><i><span style="font-family: 'Times New Roman Bold Italics'; letter-spacing: 0.1pt;">Beraber bir yağmur altında ıslanalım diye,</span></i></b><o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: 140%; margin: 6.0pt 0cm 6.0pt 0cm;"><b><i><span style="font-family: 'Times New Roman Bold Italics'; letter-spacing: 0.1pt;">Bütün şimşekleri üzerime çeksem. </span></i></b><o:p></o:p></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: 140%; margin: 6.0pt 0cm 6.0pt 0cm;"><b><i><span style="font-family: 'Times New Roman Bold Italics'; letter-spacing: 0.1pt;">Gök gürlese ve beni sana sımsıkı görseler.</span></i></b></p>
<p class="MsoNormal" style="line-height: 140%; margin: 6.0pt 0cm 6.0pt 0cm;"><b><i><span style="font-family: 'Times New Roman Bold Italics'; mso-fareast-font-family: 'Times New Roman Bold Italics'; mso-bidi-font-family: 'Times New Roman Bold Italics'; color: black; letter-spacing: .1pt;"></span></i></b></p>
<!--EndFragment-->
<p></p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>HAYIRLISI</title>
<link>https://fikirizleri.com/hayirlisi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/hayirlisi</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202604/image_870x580_69e366cd136ca.webp" length="85930" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Sat, 18 Apr 2026 14:11:36 +0300</pubDate>
<dc:creator>Erdal Burak</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Candide'i okuyan vardır, olması lazım zira bu eseri siz polyanacılar! okumadan geçmemişsinizdir. </p>
<p></p>
<p>Candide’i okumak, aslında insanın hayata karşı (delice) attığı kocaman bir kahkahadır. Hani bazen her şey üst üste gelir, hayat sizi oradan oraya savurur ama siz yine de "Vardır bir hayrı" dersiniz ya? (İki cümlenizden biri budur) </p>
<p></p>
<p>İşte Candide o teslimiyetin ve o bitmek bilmeyen iyimserliğin en trajikomik halidir.</p>
<p>​</p>
<p>Voltaire, zavallı kahramanımızın başına öyle felaketler sarar ki (ve size göre sizin de başınıza gelenler de öyledir.) —depremler, savaşlar, engizisyon işkenceleri—okurken bir noktadan sonra "Daha ne olabilir?" dersiniz.</p>
<p></p>
<p>​Candide, şatosundan kovulduğunda sadece evinden değil, o toz pembe hayallerinden de kovulur. Ama o, bir türlü uyanmak istemez. Çektiği her acıda, kaybettiği her sevgilide yine de o eski ezberi mırıldanır.(hayrlısı)  </p>
<p></p>
<p>Bu aslında hepimizin hikayesidir; gerçekler suratımıza bir tokat gibi çarpana kadar sığındığımız o konforlu yalanların hikayesi.</p>
<p></p>
<p>​Kitap da bir yerden sonra; o kusursuz ütopya ülkesine gider. Orada her şey mükemmeldir, yerlerde mükemmeliyet yuvarlanır. Ama ne yapar bizimki? Orada kalmaz. Çünkü insan ruhu, huzursuzluğu ister. Başına felaketleri getirir, yukarıyı suçlar sonra da hayrlısı der. (Yukarıya ben güçlüyüm mesajı verir) </p>
<p></p>
<p>Biz aslında mutluluğu değil, peşinden koşacak bir 'şey' arıyoruz. Ulaşınca kıymetini yitireceğimiz, ama yolunda perişan olmayı sevdiğimiz o büyük arzuyu... ulaşılmazı... </p>
<p></p>
<p>​Kitap bizi oradan oraya atarken; farklı duyguları yüzümüze çarparken bir bakıyoruz ki güzeller çirkinleşmiş, bilgeler susmuş, zenginler her şeyini kaybetmiştir. İşte tam o noktada yazar, edebiyat tarihinin en sarsıcı tavsiyesini verir:(ben mesaj vermem, direkt söylerim, Çünkü bir Voltaire değilim) </p>
<p>Dünyanın kötülüğünü değiştiremeyebiliriz, büyük felsefi tartışmalar karnımızı doyurmaz, siyasetin kirliliği bitmez... Ama kendi küçük alanımızda, kendi ellerimizle ektiğimiz o fidanın büyümesini izleyebiliriz. </p>
<p></p>
<p>​Kitap bize şunu fısıldar: Hayat bazen çok saçma, bazen çok zalim; ama elimizde küreğimiz olduğu sürece umut halen vardır. o küçük bahçede hala bir umut var. Samimiyet tam da bir fidan büyütmektir, belki de içindeki umudu. </p>
<p></p>
<p>Yazıyı okuduktan sonra; nasıl olsa bahar da kapımızdayken gidip ufak bir tohum ek veya bir fidan dik. O zaman hayata karşı bir umudun ve beklediğin bir şey olur. (İyimserlik) </p>
<p></p>
<p>Ya da boşver bu topraklar da zaten yeşermez diye bir küfür savur ! (Bize yakışan budur) </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>BEKLEMEK</title>
<link>https://fikirizleri.com/beklemek</link>
<guid>https://fikirizleri.com/beklemek</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202604/image_870x580_69e254762346f.webp" length="43888" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 17 Apr 2026 18:40:45 +0300</pubDate>
<dc:creator>Erdal Burak</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p></p>
<p>   En son da söylenmesi gereken şeyi en başta söyleyelim, beklemek çetin bir sınavdır. Herkesin acelesinin olduğu günümüz dünyasında beklemek büyük bir iradedir. Beklemek; hayatımızın her alanını kapsayan bir duraklar yığını olmasına rağmen insanın en çok zorlandığı eylemdir. Bugün her şeyin bize bu kadar yakın olması, her şeyin bu kadar ulaşılabilir olması beklemenin önemini daha da artırıyor. Bilgi bir tık, sevgili bir alo kadar uzağımız da. Dünya bizi her zaman koşmaya iter, bir yere yetişmek, bir an önce sonuca varmak, bir yere yetişmek... ama hayat koşmaktan ibaret değildir ! Bu yazıyı yazarken dahi durup düşünüp sabırla doğru sayılabilecek kelimeyi bekleriz. Bir çocuğun yürümeye başlamasını, için de olduğumuz bir imtihanın bitmesini, yazdığımız bir yazının yayımlanmasını, hastane koridorun da bir hastayı bekleriz. Hep bekleriz aslında ve hep bekleyenler aktif bir olgunlaşma sürecindedirler. Bunu kemale erdiğimiz de anlarız. </p>
<p></p>
<p>     Anlayanlar ne ala anlamayanlar ne bela! </p>
<p></p>
<p>    Beklemeyi vuslata ermek olarak görmemek lazım. Beklemek bir süreçtir. Bir yoldur, ulaşacağın bir menzil değildir. Bazen de menzildir. Ancak bekleyen; o yol da o cam kenarında oturdukça aslında kendini keşfeder. Sınırlarını görür, iradesinin ne denli sağlam yahut ne denli zayıf olduğunu anlar, fark eder. Beklenen şey anlamlıdır. Anlamlı olan şeyin değeri onu ne kadar istemekle, sabırla anlaşılır. Sen ne kadar çok beklersen gelecek olan kişi-şey o kadar değerli olur. Gelmese de sen o iç huzuru yakalamış olursun. Yani her şekilde beklemek seni iyileştirir, insan olduğunu hatırlatır. Hissettirir. His insancadır. Hissetmek güzeldir. </p>
<p></p>
<p>    Beklemek sabır ise o zaman en çok sınandığımız yerden yani öznesi sevda olan yerden vuruluruz devamlı. Bir kalp başka bir kalp için tutuştuysa, sol yanında hasret biriktirdiyse belki bugün olur hayat. Bir bekleyiş olur. Sevdiğinin yüzünü unutmamak için verilen savaşın kendisidir beklemek. Yahut kokusunu üstüne döktüğü birine erişmek için çabalamaktır. Ama dingin, sessiz bir çabalamak... Bazen bir şeye ulaşmak için yürümemek lazım, beklemek lazım. Beklenen gelir senin olduğun durağa ya da sen erişirsin iç huzura. O, bir kapı arasından hayatına sızdığında anlarsın aslında en çok beklediğin o olacak. Zaman senden parça parça intikamını alırken, saçlarına beyazları savururken sen sevdiğinin gözlerinin değdiği yer de nöbet tutarsın. Aslında kalbin elinde, gözlerin kapıda demlendiğini anlarsın. Beklemek bir demlenmedir. Bir sessizliktir ama kalabalık – uğultulu bir sessizlik. Beklemek aslında beklediğine ne kadar değer verdiğin ile alakalıdır. Ona ulaşma arzusunun ne denli ateşten bir kor olduğunu fark edersin. Beklemek aslında şunu söylemektir ; biliyorum ben senin olmadığın bir yer de öleceğim. Biliyorum sen başka yer de -şiir- olurken benim sana okutamadığım çok şiirim olacak. Biliyorum beraber yaşayacağımız onlarca yılımız olmayacak, biliyorum sen başkasının yüreğini ısıtırken ben hep kışı bekliyor olacağım. </p>
<p></p>
<p>   Aslında sevgili senden uzak kaldıkça sen bir gece vakti yenildiğini hissedeceksin. Ancak bu yenilme yeniden doğmaktır. Sen beklerken aslında bir teslimiyet yaşayacaksın. Teslim olacaksın gelmeyene. Fıtrat ve teslimiyet bir aradadır. Biz teslim olması gereken kişileriz, yaratana... olması gereken de budur. Sen beklerken fıtratını – yaradılış gayeni anlayacaksın. Bu yüzden beklemek bir durağanlık değil hareketli bir eylemdir. Hayat varmak değil o yolda heybene doldurduklarındır. </p>
<p></p>
<p>    Beklemek öğretir, beklemek; sevdaya ve her şeye dairdir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>OTOGARLAR.</title>
<link>https://fikirizleri.com/otogarlar</link>
<guid>https://fikirizleri.com/otogarlar</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202604/image_870x580_69e253f9c690d.webp" length="32674" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 17 Apr 2026 18:38:54 +0300</pubDate>
<dc:creator>Erdal Burak</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Otogarlar, şehirlerin kalbinde atan ama asla huzura ermeyen yorgun birer nabız gibidir. Gecenin en zifiri karanlığında bile sönmeyen floresan ışıkları, asfalta sinmiş mazot kokusu ve hoparlörlerden yükselen o metalik, duygusuz anons sesleri... Dışarıdan bakıldığında beton ve demirden ibaret olan bu devasa yapılar, aslında insan ruhunun en yüksek perdeden çığlık attığı, en sessiz duaların edildiği "araf" duraklarıdır. Burası, gitmenin ağrısıyla dönmenin sevincinin aynı peronda el sıkıştığı, zamanın akmadığı, sadece beklendiği bir mekândır.</p>
<p>​</p>
<p>​Ayrılık, bir otogarın en eski sakinidir. Valizlerin fermuarları çekildiğinde başlar o sızı. Bir valize kaç hatıra sığar, kaç yarım kalmış cümle sığdırılabilir? İnsan, sevdiklerini geride bırakırken sadece bedenini değil, ruhunun bir parçasını da o perondaki soğuk betonun üzerine bırakır. Otobüsün körüğü kapandığında çıkan o "tısss" sesi, sanki kalpteki bir damarın kopma sesidir.</p>
<p></p>
<p>​Ayrılık peronlarında yüzler hep yere bakar. Göz göze gelmekten kaçınır insanlar; çünkü o son bakış, yolculuk boyunca zihinde asılı kalacak bir kancadır. Cam kenarına oturan yolcu ile dışarıda kalan yakını arasındaki o şeffaf ama aşılmaz cam bariyer, hayatın bize attığı en büyük çalımdır. El sallanır; ama o el aslında gitme diyen bir feryadın sessiz halidir. Otobüs perondan yavaşça süzülürken, geride kalanların omuzları biraz daha çöker, gidenin ise içi boşalır. Yolun siyah asfaltyla değil, geride bırakılanın gözyaşıyla yıkandığı andır bu.</p>
<p>​</p>
<p>​Ancak otogar sadece kederin mekânı değildir; o aynı zamanda umudun en somut halidir. Diğer tarafta, gelen yolcu peronlarında hayat başka bir ritimle akar. Orada saatler, ayrılık peronlarındakinden daha hızlı döner sanki. Gözler sabırsızdır, boyunlar her dönen otobüs farında biraz daha uzar. Uzaktan gelen her motor sesi, bir yüreği ağzına getirir.</p>
<p>​Kavuşma anı, dünyadaki tüm gürültülerin sustuğu, sadece iki insanın birbirine sarılırken çıkardığı o hıçkırıklı nefesin duyulduğu andır. Otobüsün kapısı açılır, merdivenlerden inen her ayak sesi kalbin ritmine eşlik eder. Ve nihayet, beklenen yüz göründüğünde; o tozlu, yorgun ve dumanlı otogar bir anda dünyanın en güzel bahçesine dönüşür. O an, çekilen tüm hasretin, sayılan tüm günlerin ve katedilen binlerce kilometrenin tek bir saniyeye sığdırıldığı kutsal bir andır. Kavuşmak, dökülen tüm valizlerin içinden çıkan bir bayram neşesidir.</p>
<p>​</p>
<p>​Otogarların kendine has bir halkı vardır. Kimsenin kimseyi tam tanımadığı ama herkesin birbirinin kederine aşina olduğu bir halk... Bir köşede çayını yudumlarken ufka bakan ihtiyar, aslında otuz yıl önceki bir vedanın yasını tutuyordur. Simsarların bağırtıları arasında hayatını kazanmaya çalışan o çocuk, belki de hiç gitmeyeceği şehirlerin hayaliyle büyüyordur. Otogarlar, sınıf farkının ortadan kalktığı, zenginiyle fakirinin aynı sert plastik sandalyede aynı belirsizliği beklediği demokratik bir çilehanedir.</p>
<p>​Burada yenen bir yarım ekmek arası köfte, dünyanın en lüks sofrasından daha anlamlıdır; çünkü tadında acele ve vuslat vardır. Terminalin o bitmek bilmeyen kalabalığı, aslında kocaman bir yalnızlıklar toplamıdır. Herkes bir yerlerden gelip bir yerlere giderken, aslında herkes kendi içindeki o tenha istasyona varmaya çalışmaktadır.</p>
<p>​</p>
<p>​Sonuç olarak otogarlar, hayatın kendisidir. Doğumun bir "merhaba" ile başladığı, ölümün bir "elveda" ile noktalandığı o büyük yolculuğun minyatür bir kopyasıdır. Yılmaz Erdoğan’ın dediği gibi, bu memleketin ruhu o peronlardaki egzoz dumanında saklıdır. Bizler, bazen giden, bazen bekleyen, ama daima yolda olanlarız.</p>
<p></p>
<p>​Eğer bir gün yolunuz bir otogara düşerse, sadece biletinize ve peron numaranıza bakmayın. Etrafınızdaki yüzlere bakın; orada yazılmamış binlerce roman, dökülmemiş milyonlarca damla yaş ve söylenmemiş en güzel aşk sözlerini bulacaksınız. Çünkü otogarlar, taşın ve betonun değil, insan kalbinin en uç noktada attığı, dünyanın en gerçek tiyatro sahnesidir.</p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>DÖNÜŞÜM KİTAP İNCELEMESİ</title>
<link>https://fikirizleri.com/donusum-kitap-incelemesi</link>
<guid>https://fikirizleri.com/donusum-kitap-incelemesi</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202604/image_870x580_69e2537b96132.webp" length="56084" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 17 Apr 2026 18:36:48 +0300</pubDate>
<dc:creator>Erdal Burak</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Dönüşüm sadece 86 sayfalık bir kitap, lütfen okuyunuz ve kapatıp sadece düşününüz... Fırsat bulursanız da bu yazımı okuyunuz. </p>
<p></p>
<p>Bazı geceler vardır yine kör karanlık, yine hüzün, yine pişmanlık, yine monotonluk... bazı sabahlar vardır; güneş doğar, odanın perdeleri aralanır ve dünya, dünkü bıraktığınız o kötü geceden kalma devam eder.</p>
<p></p>
<p>-Sıradanlık, güven vericidir-</p>
<p></p>
<p>Ancak bazı sabahlar da vardır ki, gözlerinizi açtığınız an, bir daha asla dünkü insan olamayacağınızı bilirsiniz. Başrolümüz Gregor Samsa'nın "bir sabah huzursuz rüyalardan uyandığında, kendini yatağında devasa bir böceğe dönüşmüş buldu," şeklindedir.</p>
<p></p>
<p>Bu sadece bir kurgu değil aynı zamanda insanın en derin, en bastırılmış korkularının kapısını aralar.</p>
<p></p>
<p>​Samsa, bir kumaş pazarlamacısıdır. İşi ile ailesi arasında mekik dokuyan modern insanın monotonluğunu yaşayan biridir. O, sistemin sadık bir dişlisidir. Ama o sabah, o dişli kırılır. Fiziksel bir dönüşüm, metafizik bir soruyu doğurur: Ben kimim? Amacım ne?  </p>
<p></p>
<p>​Kafka, bu eserinde başrolü böceğe çevirince Gregor'un ilk düşüncesinin işe geç kalma korkusu olmasını işler. Vücudu değişmiştir, ama zihni hala sistemin pençesindedir. Bu modern köleliktir. </p>
<p></p>
<p>Kitabı kapatalım ve bu noktada kendimize soralım: Bizler, her sabah uyandığımızda kendi kabuklarımızı ne kadar fark ediyoruz? Toplumsal rollerimiz, işlerimiz, sorumluluklarımız; hepsi birer sert kabuk değil mi? Ne zaman bu kabukların altında gerçek "ben"imizi sorgulamaya cesaret edebiliyoruz? </p>
<p></p>
<p>Kendi evinde kendi odasında bir yabancıdır. Bu, modern insanın yalnızlığının en uç noktasıdır. Bizler de bazen binlerce insanın yaşadığı şehirlerde, kendimizi bir yabancı gibi hissetmiyor muyuz? Kendi dilimizi konuşan insanlar bizi anlamadığında, biz de birer böcek gibi hissetmiyor muyuz? O zaman Gregor gibi yatağın altına kaçıp susmayı mı deniyoruz yoksa neden ben neden diye isyan mı ediyoruz ? </p>
<p></p>
<p>​"Dönüşüm", sadece bir böceğe dönüşen adamın hikayesi değildir. Bir böceğe dönüşmek mi, yoksa bir insanı, sadece bize faydası kalmadığı için bir böcek gibi görüp ölüme terk etmek mi? Ve bunun ailesi tarafından yapılması işi daha da dramatik kılıyor... </p>
<p></p>
<p>​Kafka'nın bu eseri, bize bir ayna tutar. Bu aynada kendi kabuklarımızı, korkularımızı, sevgi iddialarımızı ve yalnızlığımızı görürüz. Böceğe dönüşmeyi komik olarak görebilirsiniz ama şöyle sakin bir şekilde düşündüğünüz de ailesinin Gregor Samsa'ya davranışı, bir yerden sonra onun böcek olmasını değil de eve neden para getirmiyor diye dert etmesini görüyoruz. </p>
<p></p>
<p>Kitabı okuyunuz ve o huzursuz rüyadan uyanışı, bizim de uyanmamız gerektiğini uzun uzun düşününüz. </p>
<p></p>
<p>Kabuklarımızın altındaki insanlığı GÖRELİM, hatırlama ile unutma zıtlığını AYIRT EDELİM, koşulsuz sevgiyi ARAYALIM ve yalnızlığın YANKISINI duyalım. İnsan olduğumuzu unutmayalım. </p>
<p></p>
<p>-Her şey biz insan için; yanlışlar da doğrular da ve alacağımız kararlar da- </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>BAYRAM VE ÜTÜ.</title>
<link>https://fikirizleri.com/bayram-ve-utu</link>
<guid>https://fikirizleri.com/bayram-ve-utu</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202604/image_870x580_69e252ecd3029.webp" length="24874" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 17 Apr 2026 18:34:18 +0300</pubDate>
<dc:creator>Erdal Burak</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>Ortaokula gittiğim zamanlardı... Gece, odanın köşesindeki saatin tik taklarıyla ağır ağır akarken - ki saat sesinden nefret ederim -kalbim göğüs kafesime sığmıyordu. Yastığımın altında midem de kelebekler uçuşturan bir şişkinlik vardı; yeni alınmış, henüz mahallemizdeki toz ile tanışmamış ayakkabılarım ve kat izi bozulmasın diye bin bir özenle yerleştirdiğim o pantolonum... Elimi her uzattığımda o sert kumaşa dokunuyor, dünyanın en değerli hazinesine sahipmişim gibi gülümsüyordum. Oldum olası uykuyu sevmezdim zaten. Bayram akşamı yaşadığım bu heyecan da uykumu alıp daha da uzaklara götürmüştü. </p>
<p></p>
<p>​Sizler gibi ben de aynı oda içerisinde yer yatağında bütün kardeşlerim ile uyurdum. Nefes alışları yer yatağının sıcaklığında yankılanırken, ben çoktan uyanmıştım. Herkes uyuyordu. Annem hariç, anne herkes değildir. O hiç uyumaz... gece uyanık olandır, sabah kaçta uyanırsak uyanalım evde herhangi bir iş yapandır.  </p>
<p></p>
<p>Evde sessizlik vardı bu sessizlik yaklaşan bayram sabahının heyecanıyla titriyordu.</p>
<p></p>
<p>​Yavaşça yorganın altından sıyrıldım. Ayak parmaklarımın ucuna basarak mutfağa, o ağır ve heybetli ütünün yanına gittim. Ben o jilet gibi pantolon çizgisinin mimarı olmak istiyordum. Ütü yapmayı o zamandan sonra mıdır bilinmez ama hep severim. Ütü o küçük bedenime biraz ağır gelse de sessizce alıp daha yeni kalktığım yatağımın üzerine getirip, koydum. Prize takarken çıkardığı o hafif cızırtı, sanki bayramın gelişini müjdeleyen bir bando sesiydi. </p>
<p></p>
<p>​Annemin o an içeri gelmesini istemiyordum. Çünkü sen yapamazsın, kendini yakarsın demesinden korkuyordum, kafamın içindeki bando sesini kimse susturmamalıydı. Annem dahi... Pantolonun bacaklarını üst üste getirdim. Buharın fısıltısı odayı doldururken, kendimi dünyanın en önemli işini yapan bir usta gibi hissediyordum.</p>
<p></p>
<p>​​Derken, bir anlık dalgınlık... Ütü, pantolonun üzerinden kayıp boşluğa doğru hamle yaptı. Yer yatağında uyuyan kardeşlerimi uyandıracak o gürültü kopmasın, o kıymetli pantolon yanmasın diye gayriihtiyari elimi uzattım. Yakalamaya çalıştığım şey, bayramın neşesi değil, kor gibi bir metal kütlesiydi.</p>
<p>​Cızzz...</p>
<p></p>
<p>​Çığlığımı ağzım da hapsettim. Avcumun içindeki o keskin, sızılı sıcaklık bir anda tüm vücudumu sardı. Ütüyü sessizce yerine bırakırken, yanan avuç içim ile birlikte beni bir korku kapladı. Annem laflarını sıralayacaktı ve ben başarısız olmuştum.</p>
<p></p>
<p>​​Şimdi, üzerinden onlarca yıl geçmişken ne zaman bir bayram sabahına uyansam, önce avcumun içine bakarım. O görünmez yanık izi, hâlâ oradadır sanki.</p>
<p>Benim için bayram; sadece yeni kıyafetler değil, o sızının içindeki büyük heyecan ve çocuk kalbimin o telaşlı saflığıydı. Eski bayramlar mı güzeldi yoksa biz mi daha güzeldik bilmiyorum ama hiçbir şey ve hiç kimse yastık altına koyduğum bayramlıklar kadar beni mutlu etmemiştir. </p>]]> </content:encoded>
</item>

<item>
<title>ÇANAKKALE</title>
<link>https://fikirizleri.com/canakkale</link>
<guid>https://fikirizleri.com/canakkale</guid>
<description><![CDATA[  ]]></description>
<enclosure url="http://fikirizleri.com/uploads/images/202604/image_870x580_69e252360b5cd.webp" length="67228" type="image/jpeg"/>
<pubDate>Fri, 17 Apr 2026 18:31:28 +0300</pubDate>
<dc:creator>Erdal Burak</dc:creator>
<media:keywords></media:keywords>
<content:encoded><![CDATA[<p>​Vatanın en doğusundan, güneşin ilk selamladığı topraklardan Ağrı'dan yazıyorum sizlere... Tam 101 yıl oldu. Sizler, bu cennet vatan için canını bir gül bahçesine girercesine feda eden o aziz ruhlar, aramızdan bedenen ayrılalı asır geçti. Lakin nefesiniz hâlen Gelibolu’nun rüzgârında, sesiniz boğazın serin sularında yankılanıyor. Biliyoruz...</p>
<p></p>
<p>​O gün cihanın tüm renkleri, tüm öfkesiyle üzerimize çökmüştü. Çoğu ne için orada olduğunu, hangi meçhul emellere hizmet ettiğini bile bilmiyordu. Bunlardan sadece bir kısmı olan Avustralyalı kişiler "bizi oraya savaşa getirdiler" diyeceklerdi hatıratlarında. Sömürülmüş ve sadece kullanılmışlardı. Ama karşılarında sadece bir ordu değil; imanını zırh, vatan sevgisini siper etmiş koca yürekli bir millet buldular. </p>
<p></p>
<p>Sizler; yokluğun ortasında varlık savaşı verirken, yamalı hırkalarınızla tarihin en şık destanını yazdınız. Düşmanın küçümseyerek bıraktığı silahlar, sizin ellerinizde özgürlüğün meşalesine dönüştü. </p>
<p></p>
<p>Savaş sırasında paylaştığınız sadece bir kap sıcak çorba değildi; insanlıktı. Akşam şehadet şerbetini içeceğini hisseden bir yiğidin, rızkını silah arkadaşına devretmesi hangi askeri stratejiyle açıklanabilirdi? Sizi bir araya getiren ne sadece coğrafyaydı ne de sadece mecburiyet. Sizi bir araya getiren; Maraş’ın tozlu yollarından, Samsun’un hırçın dalgalarından, Ağrı’nın mağrur zirvelerinden ve Urfa’nın bereketli topraklarından kopup gelen o mukaddes aşktı. </p>
<p></p>
<p>​Her adımınız bir efsaneye, her nefesiniz bir mirasa dönüştü. Seyit Onbaşı’nın sırtladığı sadece bir mermi değil, koca bir milletin kaderiydi. İbrahim Hakkı’nın yorgun kalbi, bir devletin can damarı olup attı siperlerde. Öyle bir asaletti ki sizinki, size kurşun sıkan düşman bile ardından methiyeler düzmekten kendini alamadı.</p>
<p></p>
<p>​Bugün bizler, yeryüzünde bıraktığınız o büyük mirası devralırken, başımızı gökyüzüne, ruhlarınızın olduğu o yüce makama çeviriyoruz. Sizden öğrenilecek çok şey var: Bir lokma ekmeğin nasıl bölüşüleceği, bir karış toprağın nasıl kutsal sayılacağı ve "Çanakkale Ruhu"nun bir milleti nasıl ebedi kılacağı...</p>
<p></p>
<p>​Şuuru rehberimiz, şehadeti onurumuz olan aziz hatıranız önünde saygıyla eğiliyoruz. İslam’ın son kalesi olan o ruh, kıyamete dek sönmeyecek bir meşale olarak yolumuzu aydınlatmaya devam edecek. </p>
<p></p>
<p>Anlattık anlatmaya devam ediyoruz. Öyle güzel insanlardınız ki düşmanlarınız bile size methiyeler düzdü. "Çanakkale ruhu" ile destanlaştınız. </p>
<p></p>
<p>Sizden çok şeyler öğrenebilmeliyiz, bedenleriniz yeryüzünde, ruhunuz gökyüzünde biliyorum. O şuur bize de yansımalı. Yüzyıllardır beraber durduk durmayı bildik ve öyle devam edebilmeliyiz.</p>
<p></p>
<p>Bir çorba nasıl paylaşılır, bir mevzi nasıl savunulur sizden öğrenebilmeliyiz. </p>]]> </content:encoded>
</item>

</channel>
</rss>