KEHRİBAR

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
3 Mayıs 2026 - 13:02
3 Mayıs 2026 - 13:02 ⏱ 19 dk Okuma Süresi
 5  39
KEHRİBAR

KEHRİBAR 

Mine yazı işleri müdürünün odasından çıktığında kalbi göğsüne sığmıyordu. Hala inanamıyordu. Dünyaca ünlü besteci Piyanist Ersoy Tekin ile röportaj yapacaktı. Sonunda olmuştu işte. Adını duyuracağı, gerçekten onun işi denecek bir haber yakalamış ve onaylatmayı başarmıştı. Saatine baktı. Hemen yola koyulursa belki de son vapura yetişebilirdi. Defterini, bilgisayarını, kayıt cihazını gelişi güzel çantasına tıkarak çıktı gazeteden. 

Eve bile uğramadan arabasına atladığı gibi Çanakkale'nin yolunu tuttu. Bu işi kotarırsa, artık önünde kimse duramazdı. Kabatepe’nin dolambaçlı, karanlık yollarında heyecanını bastırmak pek kolay olmuyordu. “Bir çaresi bulunur elbet yarın yeniden yaşamanın. Bir çaresi bulunur canım bir uyuyup uyanalım” bir yandan Sertab’ a eşlik ediyor bir yandan da parmakları ile direksiyonda tempo tutuyordu. 

 Gece yarısını çoktan geçmişti. Son vapur gitmiş olmalıydı. Yine de içi kıpır kıpırdı. Yirmi dakika sonra iskeledeydi. Arabadan inip kasılan bacaklarını esnetti, denizden gelen keskin rüzgarı içine çekti. Etrafta kimsecikler yoktu. İskele binasından sızan ışığı görünce oraya doğru yürümeye başladı.  Kapıya yaklaştı. Üzerindeki yelekten görevli olduğunu tahmin ettiği bir delikanlı çıktı.  

yi geceler, görevlisiniz sanırım 

-Evet buyurun 

 -Biliyorum geç kaldım biraz ama… Gökçeada’ya geçmem gerekiyor.  Nasıl yaparız diye soracaktım   

- Valla abla bu saatte vapur yok. En erken sekizde. 

-Tüh yaa. Yetişirim sandım ama olmadı işte. Ne yapıcam ben şimdi?  

Adeta hayat memat meselesiymiş gibi rol kesiyordu çocuğa. Biraz daha yaklaştı. İri mavi gözlerini titretti. Buna şimdiye kadar kimse direnememişti. Görevlinin bakışlarında hafif bir yumuşama fark etti.  

-Yani abla elimden bir şey gelmez ki. 

 Mine, ellerini beline koyup etrafa bakmaya başladı. Bir yolu olmalı diye geçiriyordu içinden. Gözleri az ilerideki balıkçı tekneleri ne takıldı. Şansını denemeye karar verdi.  

-Şu tekneler… Beni karşıya geçirirler mi sence? Tanıdığın biri illaki vardır. Atla deve değil ya.  

Bir yandan da yüzüne şirin bir gülümseme yerleştirip; boynunu yana eğerek ellerini birleştirdi. Gencin vicdanına oynadı. 

-Vardır bir yolu. Bir yardım etsen bana. Eee ne diyorsun? Hem adın neydi senin? 

 Delikanlı kafasını havaya kaldırıp, çattık der gibisine ellerini iki yana açtı. Bıkkın bir gülümseme ile  

-Ali benim adım. Yani bir iki tanıdığım var amma… 

 şte bak, beraber gidip konuşsak. Gecenin bu saatinde otel aratma bana. Hadi ama 

Teknelerin oraya vardıklarında birkaç adamın tahta sandıklardan yaptıkları masanın etrafında oturduklarını gördü. Üzerlerinde denizin tuzu kurumuştu. Semaverden duman yükseliyor, çayın kokusu denize karışıyordu.  Ali adamların yanına geçip  

-Selamünaleyküm ağabeyler, afiyet olsun. 

 Dördü de başlarını kaldırıp, hep bir ağızdan “Aleykümselam” diye cevap verdiler. Bir yandan da Ali'nin yanındaki Mine'ye bakıyorlardı. 

İçlerinden, 60 yaşlarında kafasında kahverengi örgü bereli, beyaz sakalı olan ikisini de dikkatle inceleyip sordu. 

-Hayırdır genç hatırımızı sormak için gelmedin belli ki.  

 -Ben Halim Kaptan'a bakmıştım ama 

 -O yok bugün. Hem sen ne yapacaksın Halim kaptanı? De hele. 

Ali ne diyeceğini bilemiyormuş gibi sıkıntı ile kafasını kaşımaya başlayınca,  Mine araya girdi. 

- Benim adaya geçmem lazım. Yardımcı olabilirseniz çok sevinirim, 

 -Bu saatte…  

-Ah sormayın… Hastam var. Malum İstanbul trafiği. Son vapuru kaçırdım tabii. Belki de son nefesine yetişemeyeceğim. 

Mine bir yandan sesini titretiyor bir yandan da uzaklara bakıyordu. “Allah seni ne etmesin Mine. Yalanın da kuyruklusu” diye geçirdi.  

Yaşlı adam gözlerini kısıp Mine’yi süzdü. Gözlerini genç kadından ayırmadan  

 -Serkan, sen geçecektin zaten. Kızı da alıver giderken. 

-İyi bakalım müşkül de bırakmayalım seni. Bak, bu Serkan Kaptan. O geçirir seni adaya. Ama öyle konforlu bir şey bekleme ha, bizim taka küçük. 

Gülümsedi. Yine şansını döndürmeyi başarmıştı 

Bir saatin ardından taka hazırdı. Denizin kıyısında, karanlığın içinden gelen hafif dalga sesiyle birlikte motorun uğultusu yükseldi. Meslek hayatının belki de en garip yolculuğuna çıkıyordu. 

Mine teknenin iç tarafına doğru ilişmiş kendini gecenin ayazından korumaya çalışıyordu. Üşüdüğünü fark eden Serkan Kaptan ”Aşağıya in orada battaniye de var. İdare edeceksin artık diye teklif edince hiç ikiletmedi. Aşağı indiğinde keskin bir sigara ve mazot kokusu genzini yaktı.  Keçeleşmiş, rengi solmuş kalın battaniyeyi eline aldığında yüzünü buruşturdu. Ama o kadar üşüyordu ki çaresiz sarıldı. Telefonundan radyoyu açtı. Cızırtıların arasında kanal ararken hüzünlü bir Yunanca şarkıya denk geldi. Sahi ya, Ege'deydi. Sözcükleri anlamasa da hissettirdiği şey acıydı. Başını tahtaya dayadı. Ay ışığı küçük camdan süzülüp yüzüne vuruyordu. Taka karanlığın içinde ilerlerken, motorun homurtusu bir süre sonra kalp atışına karıştı. Denizin bilinmezliğine baktı. “Ne tuhaf” diye düşündü. ”Bazen en doğru yere varmak için en karanlık sulardan geçiyorsun.” 

 Birkaç dakika daha böyle durduktan sonra mazot kokusuna daha fazla dayanamayınca yukarı çıktı. Serkan, elinde sigarasıyla dümeni tutuyor, gözünü ufuktan ayırmıyordu. Mine yaklaştı. Sessizce yanına oturdu. Bir süre yalnızca motorun sesi ve dalgaların hafif çarpışı duyuldu. Serkan başını çevirip ona baktı, gözlerinde uykusuzluğun izleri duruyordu. Sigaranın ucunu denize fırlattı. Ardından sanki kendi kendine söylenir gibi konuştu. 

-Gece insanı konuşturmaya zorluyor bazen. 

Gülümsedi Mine . “Belki de dinlemeye”  

O zaman Serkan, kısa bir sessizlikten sonra omuzlarını silkti. 

-Ne anlatayım ki? Herkesin hikayesi kendine işte. 

Mine’nin merakı kabarmıştı. 

-Ne zamandan beri bu işi yapıyorsun? Oradan başlayabilirsin mesela. 

-Baba mesleği benimkisi. Bizim sülale hep balıkçıdır. 

-Öyle mi? Limandaki adam baban mı yoksa? 

-Hüseyin Kaptan’ı diyorsun. Yok ama babam gibidir. 

-Anladım Bu saatte karşıya geçtiğine göre adada yaşıyorsun herhalde. 

- Öyle. 

 -O zaman sen Ersoy Tekin'i de tanırsın değil mi? 

 O an Serkan aniden kafasını çevirip Mine'ye baktı  

-Ersoy Tekin mi? 

-Evet, tanıyor musun yoksa? 

-Niye bu kadar meraklısın sen? Hastana yetişiyordun hani? 

Mine boğazını temizledi, eliyle saçını düzeltti. 

-Ben sadece merak ettim. 

-Merak iyidir de sende fazla var gibi. Gazeteci misin yoksa? 

Kızardı mine. Zaten hiç tutamazdı kendini. Olan olmuştu zaten.  

-Evet gazeteciyim. Ama ne yapayım? Aklıma başka bir şey gelmedi.  

Gülümsedi Serkan. “Tahmin etmiştim.” 

-Ersoy Tekin’le bir röportaj yapmak istiyorum. 

Güldü Serkan. “ röportaj mı?"

 -Evet. Ne var ki bunda? 

-E sen gazetecisin daha iyi bilmen lazım. O kimseyle konuşmaz. Hele gazetecilerle hiç konuşmaz. 

-Evet biliyorum. Şu… ölen eşi. Onu da… 

 -Evet, rahmetli Aysun Hanım. Çok güzel bir kadındı. Ama öyle böyle değil. Sevgi dolu biriydi, herkese eli değerdi. Ersoy Bey o vakitler böyle uzak değildi insanlara karşı. Lena ile ikimiz onlara çok şey borçluyuz  

-Lena 

 -Karım 

 -Ah, yani karın Rum anladığım kadarıyla. 

 Acı bir gülüşle birlikte, kafasını salladı Serkan. 

-O zaman sizinkisi bir aşk hikayesi. 

 -Bizimkisi bir sevda hikayesi demek daha doğru olur bence. 

-Anlatsana biraz Serkan. Öyle kolay bir şey değil. Yani… özellikle böyle 

-Öyle tabii kolay olur mu hiç? Çok Sevdik birbirimizi ama işte. O Hıristiyan ben Müslüman. O Rum ben Türk. Gönül işte. Sevdik ama benim babam biraz tutucudur.  Daha doğrusu hacıdır. Tabii Bunu duyunca kıyamet koptu. Onun babası da karşı çıktı. Annesi rahmetli olmuştu, babasıyla birlikte yaşıyordu. Biz de vazgeçmedik inat ettik. Rahmetli Aysun Hanım o zaman devreye girmişti. Lena'yı çok severdi. Evlendik işte. Lena'nın oturduğu eve yerleştik. Bize destek oldu. Ailem beni reddetti. Babası da Lena'yı Yunanistan'a göç etti. Önce çevremdeki herkes tavır aldı. Tabii küçük yer.  

-Peki, annen,  bir şey yapmadı mı? Sana destek olmadı mı?  

 -Benim anam biraz sert kadındır. Babamdan daha beter karşı çıktı. Önce unutur muyum dedim, denemedim değil ama olmadı işte. Şimdi de kendi iki kişilik dünyamızda yaşıyoruz. Bir de bebeğimiz olacak yakında.  

-Anladım. Zor bir durum evet ama zamanla düzelir belki. Bebek olunca affederler ha ne dersin? 

 -Hiç zannetmiyorum. Bakacağız artık 

-Pekii, Ersoy Tekin? Yardımcı oldu demiştin. 

-Elimizden tuttular. Düğünümüzü yaptılar. Lena onların evinde çalışmaya başladı. Çok güzel yemek yapar Lena’m. Öyle işte Her şey böyle güzel giderken o malum gece sancısı tutuyor Aysun Hanım'ın. E burası da ada tabii. Aslında her şeyi planlamışlardı. İstanbul'a gideceklerdi. Hastane işleri her şey ayarlanmıştı. Ama bebek erken gelmeye karar verince, hastaneye gitmeye fırsat bulamadan evde başlıyor doğum. Doktor çağırıyorlar, ebe falan geliyor, ama olmuyor işte. Çok kan kaybetmiş. Takdiri ilahi yapacak bir şey yok o zamandan beri Ersoy Tekin için hayat durdu. İki yaşına kadar oğlunu hiç görmedi biliyor musun? Onları İstanbul'a gönderdi cenazeden sonra. Günlerce sahilde oturur, akşamları sarhoş dolaşırdı. Saçı sakalı birbirine karışmış evsizlere dönmüştü. Ada halkı “besteci delirdi” derdi arkasından. Herkes üzülürdü ama elimizden bir şey gelmiyordu. Ne oğlunu görmeye gidiyordu ne gelmesine izin veriyordu. En sonunda çocuk iki yaşındayken annesi bir video yollamış. Ersoy Beyin oğlunun videosunu İşte o zaman onun gözlerini görünce, İlk defa o zaman oturmuş piyanonun başına Ersoy Bey. 

-Kendi mi söyledi? 

-Yok Lena anlattı. Ben nasıl bileceğim yoksa. Bütün çalışanları kovmuştu. Bir tek Lena’nın kalmasına izin vermişti.  Gerçi günlerce açmamış annesinin yolladığı zarfı. Kaldırmış çekmeceye koymuş. Lena’da inat. Her seferinde masanın üzerine çıkarmış zarfı. Bir gün artık ne düşündüyse açıyor zarfı. İçinden bir mektup bir de o video kaydının olduğu o zımbırtı çıkmış işte. Bizimki de kapı aralığından seyretmiş tabii. Hiç durur mu? Annesi oğlunu çekmiş yollamış. Lena “Oğlunu gördükten sonra haykıra haykıra ağladı” demişti. Sonra piyanonun başına oturmuş. Biliyorsundur kimsenin duymadığı o besteyi yapmış. Bir tek Lena bilir “Öyle acıklı ki, içim parçalanıyor” der her seferinde.   

-Kehribar 

-Kehribar evet. Aysun Hanım’ın gözleri o renkti. Oğlunda eşinin gözlerini gördüyse artık. Yani Lena’nın anlatmasıyla söylüyorum. Çocuğun kehribar gözleriyle baba demesi onda bir şeyleri tetikledi demek ki. 

Limana vardıklarında yıldızlar adeta denizin üzerine serilmişti. Mine takadan indiğinde ayaklarının altındaki taşlar, gece boyunca biriken nemle kaygandı. Serkan sessizce teknenin halatları ile uğraşırken “Şu sokaktan yukarı çık. Biraz ileride sağda küçük bir pansiyon var. Eleni’nin Yeri. Benim adımı verirsin. Bu saatte kalacak yer bulmakla uğraşma. Mine teşekkür edip yürümeye başladı. Ada derin bir uykudaydı. Sadece önünden geçtiği fırının kepenkleri açılmış, içeriden ekmek kokusu yayılıyordu. 

 Pansiyon küçük, beyaz badanalı taş bir binaydı. Kapı önündeki saksılarda ortancalar rüzgarda hafifçe sallanıyordu. Mine kapıyı tıklattı. Bir süre sonra yaşlı bir kadın açtı kapıyı. Yabancı birini beklemiyormuş gibi şaşkın baktı önce.   

-Buyur kizim. 

“Kalacak bir arıyorum, balıkçı Serkan tavsiye etti burayı.” dedi Mine, çekingen bir gülümsemeyle. Kadın bir an düşündü. Sonra kapıyı ardına kadar açtı.  

-Ah. Bağişla be canim. Şaşkinliğimi affet… Bu mevsimde buralara pek gelen olmaz ya… Serkanaki mou öyle herkesi de yollamaz ya buraya. 

Mine teşekkür ederek içeri girdi.  

-Adın ne senin, kori mu? 

-Mine. Kusura bakmayın bu saatte… 

-Hiç olur öyle şey. Burası pansiyondur. Eh yaşlılık işte yavrimu. Uyku tutmadı bu gece. Papatya çayı yapmıştım kendime ya. Odana çıkmazdan evvel bir fincan veriyim sana, istersin? 

Çayını içerken, Pencereden limanı izliyordu Mine. “Bir adaya sığınmak… İnsan bazen kendi karmaşasından kaçmak için bahanemi arıyor acaba?” diye düşündü. Gözlerini denizden ayırmadan, içindeki tuhaf sessizliği fark etti. Bu korkutucu değildi, aksine iyi geliyordu. Boş fincanı masaya bırakıp odaya çıktı. Üzerindeki tuzu, rüzgarın bıraktığı serinliği hissetti. Yatağın örtüsünü bile açmadan kendini bıraktı. Uyandığında saat çoktan on bir olmuştu bile. Aşağıya indiğinde Eleni’yi göremedi. 

Gece önünden geçtiği liman kahvesine doğru yürümeye başladı. Henüz çok erkendi. Kahvedeki yaşlıların meraklı bakışlarının odağındaydı. Kendine bir tostla çay söyledi. Bir yandan limanı izliyor, bir yandan da defterine notlar alıyordu. Çay bardaklarının tınısı, martıların çığlıklarıyla karışıyordu. Besteci hakkında bilgi toplamak için en uygun yerde olduğuna karar verip, siparişini getiren garsona , “ Birkaç sorum olacak sana. Yardımcı olursan sevinirim” diye konuya giriş yaptı. Garson” Buyur abla diye cevap verdi. 

-Ersoy Tekin’i soracaktım. Ben gazeteciyim. Röportajım var. Öncesinde Bir şeyler öğrenmek istiyordum. 

Garson bir an durdu, tepsiyi masaya bırakırken, “Ersoy Tekin mi? İşin zor ne diyim.” dedi. “Burada yaşar ama kimse kolay kolay kapısını çalmaz. O pek kimseyle konuşmaz.” 

Yan masadan yaşlı bir adam lafa karıştı: 

-Eskiden buraların en güzel sesi onundu. Şimdi yalnız kalmak istiyor. Kadın gittiğinden beri. 

Başka biri dudak bükerek, “Gittiğinden mi? Kadıncağız doğururken öldü, herkes bilir,” dedi. 

“Yok be,” diye araya girdi bir diğeri, “öldü ama adam da onunla birlikte gitti sayılır.” 

Mine, anlatılanların her birini defterine not etti. Herkesin sesi başka bir yankıydı. Kimisi acıdı, kimisi kızdı, kimisi hâlâ hayranlıkla bahsetti ondan. 

Öğleden sonra rüzgâr biraz sertleşti. Ada sokakları, kireç kokan duvarlarıyla bembeyaz parlıyordu. Mine, sahil boyunca yürüyüp düşünüyordu. Pansiyona geri dönüp gün boyunca aldığı notların üzerinden geçse iyi olacaktı sanki. Aslında bu bahanesi miydi? Yoksa henüz o kapıyı çalmaya hazır hissetmiyor olabilir miydi? Reddedilmek büyük bir fiyasko olurdu. Kafası karmakarışıkken yolda Serkan’la karşılaştı.  

-Selam gazeteci hanım. Ne yaptın bakalım. Konuşabildin mi Ersoy Beyle? 

-Yok, Serkan, henüz değil. Ada da biraz araştırma yaptım. Birkaç kişiyle konuştum, notlar aldım.  

-eee, yani. Niye gitmiyorsun o zaman? 

-Öğrendiklerimin üzerinden geçeyim diyorum.  

Gülümsedi Serken. “Kabul etmez diye korkuyorsun. En kötü kapıdan kovar.” diyerek ufak bir kahkaha attı. Hadi gel beraber gidelim.”  Yola koyulmuştu bile. Mine peşine takıldı Serkan’ın 

Eve giden taşlı daracık yolda yürürken, güneş ufka doğru alçalıyor, denizin üstünde turuncu bir gölge uzuyordu. Mine, kapının önünde bir süre durdu. Ev sessizdi, duvarlara sarmaşıklar tırmanmıştı. Pencereler yıllar önce ağlamayı bırakmış gözler gibi donuklaşmıştı. Kiremitler güneşte hala parıldıyor lakin o parıltının altında , dokunulmamış bir hüznün solgunluğu vardı. Bahçedeki taş merdivenler, sanki sahibinin adımlarını hatırlıyor gibiydi. Gösterişliydi ev ama; o gösteriş süslenmiş yaradan başka bir şey değildi. 

-Benden buraya kadar. Gerisi sende. İyi şanslar. 

-Sağ ol Serkan.  

Derin bir nefes aldı. Elindeki deftere baktı, sonra kapıya üç kez vurdu. Kapı açıldığında karşısında Ersoy Tekin duruyordu. “Gelebildin demek Mine şaşırdı, dudaklarında istemsiz bir gülümseme “ Serkan dedi içinden. “Gelin,” dedi Ersoy, kapıyı tamamen açarak. İçeri girer girmez kasvetli bir hava karşıladı Mine’yi. Adeta yıllardır solunan acı duvarlara sinmişti. Evin içerisi loştu. Besteci onu salona yönlendirip “Kahve yapmıştım. Siz geçin hemen geliyorum.” Her adımında geçmişin gölgelerine çarpıyor gibiydi. Köşelerde antika eşyalar sessizce gölgeler içinde bekliyordu. Büyük kütüphanede raflar dolusu kitap vardı. Odanın ortasında eski maun bir piyano duruyordu. Tuşları zamanın, ve hüzünlerin ağırlığını taşıyor gibiydi. Perdelerin arasından süzülen ışık, oda da ki her nesneyi daha da kasvetli gösteriyordu. Kalın perdeler güneşi dışarıda tutuyordu. Piyanonun hemen karşısında olan duvardaki tabloya takıldı Mine’nin gözleri. Kadının yüzü tuvalden dışarıya bakar gibiydi. Uzun saçları omuzlarına dökülüyor, gözleri ışığı yakalayan bir kehribar gibi parlıyordu. Sanki o gözler hala evin içinde adamın her adımını izliyordu.  

Ersoy Tekin içeri girip, kahveleri masanın üzerine bıraktı. 

Mine kaydın ışığını yaktı, kalemini, defterini kenarına koydu. Bir süre sadece fincanın içinden yükselen kahve buharına baktılar. Sessizlik ağırdı. 

-Öncelikle zaman ayırdığınız için teşekkür ederim. Gerçekten çok kıymetli benim için. 

Ersoy Tekin kısa bir sessizlikten sonra bakışlarını Mine’ye çevirdi. “Belki de zamanı gelmiştir,” dedi alçak bir sesle. “Her hikayenin bir gün anlatılma vakti vardır.” Mine, bu cümlede yılların yorgunluğunu, kabullenişin ağırlığını hissetti. Kalemi eline aldı, ilk sorusunun sormadan önce derin bir nefes çekti.  

-Bestelerinizin çoğu doğa seslerinden ilham alıyor. Ama son yıllarda hiç yeni bir çalışma yayınlamadınız. Neden? 

-Bazen sesler insanın içinde kaybolur. Dışarıdan değil içeriden gelmesi gerekir. 

-Peki neden Gökçeada? 

-İmroz… Çocukluğum burada geçti. Hatta bütün hayatım.  

-Eserlerinizde hep bir hüzün hissediliyor. Sizce bu yaşanmışlıktan mı geliyor? 

Adam kısa bir kahkaha attı. Ama sesinde neşe yoktu. Yaşamak yetiyor bazen. 

Röportaj boyunca Ersoy Tekin, ada hayatını, müziğe bakışını, günlük rutinlerini ve geçmişini anlattı. Mine sorularını sırayla sordu. Kalemiyle notlarına dokundu. Sonra başını kaldırıp gözlerinin içine baktı. 

-Peki… Kehribarın hikayesi ne? 

Adamın elindeki fincanın içindeki kahve dalgalandı. Mine devam etti sorusuna. 

-hiçbir yerde çalmadınız, hiç duyurmadınız,  ama bir nevi şehir efsanesi gibi dilden dile dolaştı 

Adam derin bir nefes aldı, bakışları uzaklara kaydı. Geçmiş ses verdi içinden. 

“Ersoy…” Aysun’un sesi hala kulaklarındaydı. Ter içindeydi, nefesi daralıyordu. Bana söz ver… dudaklarının rengi çoktan çekilmişti. “Her ne… olursa olsun… ışığı unutmadan yaşa. Oğlum… onu sevdiğimi…” Odada bir şey eksilmişti o anda. Bir nefes, bir nota, bir hayat. 

Mine’nin sesi yankının içinden sızdı. “İyi misiniz?” Besteci derin bir nefes aldı. Gözlerini piyanoya çevirdi. 

- Bu beste… Oğluma ve eşime bir ağıt. Her nota bir anı, her tuş bir özür gibi. İsyanım, özlemim. Sadece bir renk değil o. Bir veda. Gözleri uzak bir yerin pusuna dalmıştı.  

O sırada dış kapı aralandı. Ayak sesleri koridorda yankılandı. Yaşlı bir kadın sesi, annesi olmalıydı. “Dur oğlum, koşma düşeceksin” dedi. Salonun kapısından koşarak küçük bir çocuk girdi.  “Baba?” 

Ersoy irkildi. Bir an sessiz kaldı, sonra sesi yumuşadı. “Buradayım oğlum”. Küçük çocuk içeri girdiğinde Mine’nin nefesi kesildi. Tam da o tablodaki kadının gözleri gibi kehribar tonuydu. Sıcak, derin ve tanıdık. Ersoy çocuğu kucağına aldı. Yılların ağırlığı omzundan süzülür gibi oldu. Mine artık hiçbir soru sormadı. Cevap oradaydı. Bir çocukta, bir renkte, bir bestede. Ersoy hafifçe gülümsedi. “ Hayat bazen en eksik yerinden tamamlanır” dedi. 

Röportaj bitmişti. Mine ayağa kalktı, Ersoy Tekin’e teşekkür etti. Kapıdan çıktığında adanın üzerine akşamın lacivert örtüsü serilmişti. Sarman bir kedi bacaklarına sürtündü. Kediyi kucağına alıp göğsüne bastırırken, ufukta parlayan denize takıldı gözleri. İçinde hem bir hüzün hem de bir umut vardı. Kehribar’ın hikayesi artık onunla birlikteydi. 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Nilgün Erdem Nilgün Erdem Özgeçmiş 1969 yılında Keşan’da doğdum. Ortaokul ve lise eğitimimi Bursa’da tamamladım. İş hayatıma Bursa’da özel bir inşaat şirketinde ön muhasebe görevinde başladım, ardından İstanbul’da ECA Holding’de satış temsilcisi olarak çalıştım. Emekli olduktan sonra yazıya yöneldim. 2021 yılında katıldığım bir yazı atölyesinde yaklaşık üç yıl boyunca yazma serüvenimi geliştirdim. Bu süreçte yazı, hayalini kurduğum bir tutkuya dönüştü. Kitap okumaya olan sevgim, yazma deneyimimle birleşince kendi hikâyelerimi kurmaya başladım. Kitap: Yansımalar (Kolektif kitap, İkinci Adam Yayınları, 12 kadın yazar ile birlikte, 2023) Dergiler ve Seçkiler: Eşitlendik mi (Mahal Dergi, 2024) Eylül’müş (Myrina Yayınları, “Fıstıklı Helva” seçkisi, 2024) Proformis (Panzehir Dergi, 2025) Şahmaran’ın Gözyaşları (Bilakis Dergi, basılı sayı, 2025) Gün Gün Eksilmek (Bilakis Dergi, basılı sayı, 2025) O gece, Tren, Kadın (İshak Edebiyat, 2025) Üsküdar Vapuru ( Öykümen Edebiyat Dergisi, Ocak 2026) Mühürlü Sessizliğin Ezgisi ( Edebi Dergi, Nisan 2026) Melek Olmama Gerek Yoktu ( Çiğ Dergisi, Nisan 2026) Şu anda mücevher tasarımcısı bir kadının Kongo’da başlayıp Foça’ya uzanan hikâyesini konu alan ilk romanım üzerinde çalışıyorum. Bunun yanı sıra öykü yazmaya devam ediyorum.