BİR SUBAYIN GÜNCESİ

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Bir subayın görev, fedakârlık ve aşk arasında şekillenen yaşamı; bazen bir üniformanın altında en güçlü hikâyelerin saklı olduğunu gösteriyor. Bu öykü, vatan sevgisinin ve insan olmanın ortak hikâyesidir.

22 Temmuz 2026 - 11:58
22 Temmuz 2026 - 11:58 ⏱ 7 dk Okuma Süresi
 2  34
BİR SUBAYIN GÜNCESİ
Birbirine aile olanlar

​ÜNİFORMANIN ALTINDAKİ KALP​📜

​I. Şafak ve Çelik

​Sessizliği sadece rüzgarın uğultusu ve uzaklardan gelen nöbetçi düdüğünün böldüğü o gri saatte, Üsteğmen Alper’in gözleri çalar saatinden önce açıldı. Saat tam 05.00’ti. Yılların verdiği alışkanlıkla, yataktan tek bir hareketle kalktı.

​Üniformasını giyerken aynadaki yansımasına baktı. Jilet gibi ütülenmiş kamuflajı, göğsündeki bröveleri ve pırıl pırıl parlayan botları... Bir subay için kıyafet sadece bir kumaş parçası değildi; taşıdığı sorumluluğun, arkasından gelen onlarca askere verilen sessiz bir mesajın simgesiydi.

​Çok küçük yaşta annesini ve babasını kaybetmişti Alper. Yetim kelimesinin ağırlığını o yaşta omuzlarında hissetmişti. Bir ailesi, sığınacak bir limanı olmadığında dünya bir çocuğa çok büyük, kendisi ise çok savunmasız gelirdi. Kimsesiz kaldığı o günlerde ona devlet sahip çıkmış, milletin ekmeğiyle büyümüştü. Göğsündeki ay yıldızlı bayrağa her baktığında düşündüğü tek şey vardı: "Bu topraklar benim babam oldu; sıra bende."

​İşte bu yüzden subay olmuştu. Ordu onun yuvası, üniforması ise ailesiydi. İçtima alanına çıktığında, askerlerinin gözünün içine bakarken bir komutan olmanın ötesinde, her birinin abisi ve babası gibi hissetmesi bundandı.

​II. Beldedeki Sessiz Temas

​Sokakların daraldığı, teyakkuzun en üst seviyede olduğu meskun mahal operasyonunun ortasında, kader Alper’i hiç beklemediği biriyle karşılaştırdı.

​İstanbul’un hengamesinden kaçıp dedesinden kalan eski köy evine yerleşen 27 yaşındaki genç ve güzel yazar Ela, elinde not defteriyle yolun kenarına çekilmişti. Örgülü sarı saçlarını yana atmış, iri gözleriyle askeri araçların geçişini izliyordu. Alper araçtan inip yanına yaklaştı:

​"Hanımefendi, ilerideki mahallede güvenlik uygulaması var. Güvenliğiniz için birkaç saat köyün bu tarafında kalsanız daha iyi olur."

​Bu, aralarındaki ilk ufacık temastı. Operasyon kazasız belasız bittiğinde, Alper ve timi emniyet için bir süre beldede kaldı. Birkaç gün sonra beldenin asmalı kahvesinde oturan Ela’nın masasına adım attı Alper. Kahve kokulu, demli çaylı ufacık sohbetler başladı aralarında.

​Ela kelimelerle yaşayan bir kadındı ama Alper’in o ketum, ailesiz büyümüş olmanın verdiği vakur duruşunu hemen fark etmişti. Bir gün beldenin tepesinde rüzgara karşı otururken Ela sordu:

​"Çok zor değil mi? Sürekli tetikte olmak, her an bir yere ait olamadan gitmeye hazır yaşamak..."

​"Zor..." dedi Alper. "Ama benim gidecek, arkama bakacak başka bir yerim zaten hiç olmadı Ela. Bu üniforma benim hem evim hem ailem oldu."

​Ela, o an Alper'in içindeki derin yalnızlığı hissetti. Ona acıyarak değil, büyük bir saygıyla baktı. İlk defa biri Alper’e "komutan" ya da "yetim" olarak değil, sadece "Alper" olarak bakıyordu.

​III. İki Devre ve Sığınak Gecesi

​Görevin bitimiyle Alper harekat merkezine döndü. Onu karşılayan, Kara Harp Okulu sıralarından beri aynı çamuru çiğnediği, Menteş kampında son yudum suyunu paylaştığı devresi Üsteğmen Altay’dı. Sakalsız, yakışıklı ve yüzünde küçük bir hatıra yarası taşıyan Altay, kışlanın neşesiydi ama Alper’in bu hayattaki en gerçek kardeşiydi.

​Gece yarısı sığınakta, bir mum ışığında demli çaylarını içerken Alper ilk kez bir kadından bahsetti devresine. Ela’yı, onun gözlerindeki o anlayan bakışı anlattı. Altay muzip tavrını bir kenara bırakıp elini Alper’in omzuna koydu:

​"Biz vatanı koruyoruz, evet devre, ama insanın kalbinde koruyacağı ufacık da olsa bir sıcaklık olması gerekir ki sahadaki soğuğa dayanabilsin. O kız senin çelik zırhının altındaki çocuğu gördüyse, bunu geçiştirme. Döndüğümüzde o kahveye beraber gideceğiz."

IV. Bahçedeki Kahve Fincanları

​Aynı saatlerde beldedeki eski ahşap evin bahçesinde, Ela da yaşadıklarını en yakın arkadaşına anlatıyordu. Beldenin ilkokulunda görev yapan 29 yaşındaki, hafif çekik gözlü ve kahküllü Aysima Öğretmen, Ela’nın fincanını çevirişini izliyordu.

​"Aysima, o adam öyle bir baktı ki..." diyordu Ela. "Ben kurgu dünyalar yaratırken, o benim dünyam yıkılmasın diye çamurun içinde canını ortaya koyuyor."

​Aysima Öğretmen olgun bir tebessümle arkadaşının elini tuttu:

​"Sen buraya hikaye biriktirmeye geldin Ela, ama kader senin karşına yalnızlığın kitabını yazmış bir adamı çıkarmış. Kalbinin duvarlarını aralamışsın. Döndüğünde o masada üç kişi oturacağız; sen, ben ve senin o yürekli subayın."

​V. Mardin’de Mühürlenen Kader

​Mevsimler döndü, görev yerleri değişti. Kader bu dört ruhu Mardin’in tarihi ve mistik atmosferinde bir araya getirdi. Aysima Mardin’e tayin oldu; Alper ve Altay ise sınır kışlasında omuz omuza göreve devam etti.

​Mardin’in ovaya bakan eski bir taş evinin terasında, Ela ve Alper nişanlandı. Yüzükler takıldığında, Alper’in gözleri hayatında ilk kez bu kadar parlıyordu. Yalnız çocuk, nihayet limanını bulmuştu. Yüzükleri takan Altay ve gözleri dolan Aysima, bu mutlu anın en yakın şahitleriydi.

​Ancak nişandan birkaç ay sonra, sınır hattındaki hain bir çatışmada dünya karardı. Alper Üsteğmen, askerlerini ve devresi Altay’ı korumak için kendini öne attığında patlayan şarapnelle ağır yaralandı. Günlerce süren yaşam mücadelesini kazandı ama artık yürüyemeyecekti. Omuzlarındaki rütbelerin yanına en yücesi eklenmişti: O artık bir gaziydi.

​Hastanede gözlerini açtığında Ela’nın elini bırakmak istedi Alper. Yük olmamak için "Git" dedi. Ama Ela, onun gözlerinin içine bakıp elini daha sıkı kenetledi:

​"Sen bu vatan için göğsünü siper ettin Alper. Şimdi sıra bende. Senin yürüyemediğin her yolda ben senin ayakların olacağım."

​VI. Sonsuz Bir Aile

​Zaman, Mardin’in şifalı rüzgarlarıyla aktı. Altay, her mesai çıkışında devresinin yanına koştu. Onu hiç yalnız bırakmadı. Kısa bir süre sonra Altay ve Aysima Öğretmen görkemli bir düğünle hayatlarını birleştirdi. Bu dörtlü artık sarsılmaz tek bir aile olmuştu.

​Yıllar sonra raflarda yerini alan bir kitabın kapağında, kara kalemle çizilmiş bir subay yüzü duruyordu. Yazarı Ela idi.

​Ela, Alper’in yetimhanede başlayan, kışlalarda büyüyen, cephelerde çelikleşen ve gazilikle taçlanan hayatını yazmıştı. Kitabın son satırlarında şöyle diyordu:

​"O, sığınacak bir evi olmadığını sanıyordu. Oysa onun evi bu vatandı. Şimdi ise onun evi, kalbimin tam ortası. Bir subay toprağa basarken postallarından ses çıkarır ama bir gazinin kalbi attıkça, koca bir milletin iradesi yankılanır..."

​Mardin’in terasında, Mezopotamya ovasına karşı otururlarken Ela başını Alper’in omzuna koydu. Uzaktan Altay ve Aysima’nın neşeli sesleri geliyordu. Alper, Ela’nın elini tuttu, gözlerini gökyüzüne çevirdi ve içinden fısıldadı:

​"Çok şükür... Sonunda benim de bir ailem var."

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Mihriban Börklüoğlu İnstagram:@mihriban_brkl16