FİLTRELENMEMİŞ GÜNLER

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Bir zamanlar mahalleler sadece sokaklardan ibaret değildi; kahkahaların yankılandığı, sofraların paylaşıldığı, anıların filtresiz yaşandığı küçük dünyalardı…

23 Mayıs 2026 - 22:32
23 Mayıs 2026 - 22:32 ⏱ 4 dk Okuma Süresi
 0  22
FİLTRELENMEMİŞ GÜNLER

        Filtrelenmemiş Günler

O yıllarda zaman daha yavaş akardı sanki. Akşamüstleri mahallede geriye, güneşin kızıllığında parlayan çocuk kahkahaları kalırdı.  Bizim mahalle de öyleydi işte… Herkesin birbirini adıyla değil, hikâyesiyle tanıdığı bir yerdi.      Yaz akşamları sofralar sokağa taşardı. Anneler, “hava serinledi” bahanesiyle kapı önüne çıkarırdı yemekleri. Domatesin kokusu, yeni kesilmiş karpuzun serinliği, bir de ince belli bardakta çayın buharı… Hepsi birbirine karışır, sokağın üstüne görünmez bir örtü gibi yayılırdı.  Çocuklar mı? Onlar hiç durmazdı. Seksek çizgileri tebeşirle yere çizilir, sonra bir yağmurla silinir, ertesi gün yeniden yapılırdı. İp atlayanlar, misket oynayanlar, saklambaç da “sobee!” diye bağıranlar… Herkesin bir oyunu vardı, aslında hepsi aynı oyundaydı: birlikte olmanın oyunu. Akşam ezanı okununca annelerin sesi yükselirdi:          “Eve gel artık!”  O “gel” çağrısı, hemen gidilmesi gereken bir emir değil, biraz daha oyalanmanın işaretiydi. Çocuklar son bir kez daha koşar, son bir kahkaha atar, ertesi gün tekrar oynamak için anlaşıp yavaş yavaş dağılırdı.  Evlerin içinde başka bir dünya vardı.  Salonun en kıymetli köşesinde duran televizyon… Üstünde dantel örtü, yanında antenin yönünü ayarlamaya çalışan bir baba. Ekran bazen karıncalanır, görüntü kayar ama kimse şikâyet etmezdi. Çünkü o ekran, sadece görüntü değil, bir araya gelme bahanesiydi.  Akşam olunca herkes aynı saatte aynı şeyi izlerdi. Diziler başladığında sokak sessizleşirdi. Reklam aralarında mutfağa koşulur, çaylar tazelenir, tabaklar yenilenirdi. Ve kimse “kaçırdım” demezdi… Çünkü herkes birlikte izlerdi.      Bir de kasetler vardı…. Çekmecede saklanan, üstüne tükenmez kalemle isim yazılmış video kasetleri. Düğünler, bayramlar, doğum günleri… Hepsi o kasetlerin içindeydi. Biri misafirliğe gelince çıkarılır, televizyona bağlanırdı o koca makine. Görüntü başlayınca herkes biraz utanır, biraz gülerdi.  “Bak bak, burada düşüyorsun!” “Saçıma bak, ne yapmışım öyle!” Ama en çok da o anlar sevilirdi.  Çünkü kimse güzel çıkmaya çalışmamıştı. Herkes doğal gerçekten nasılsa öyleydi. Kış geldi mi soba kurulurdu. Üstüne portakal kabukları konur ortalığa mis gibi kokusu yayılır, kestane pişer, bazen kabuğu çatlayıp sıçrardı. Sobanın yanında oturmak bir ayrıcalıktı. En sıcak yer orasıydı ama aynı zamanda en çok hikâyenin anlatıldığı yerdi.  Büyükler eski günleri anlatırdı. Çocuklar yarı dinler, yarı hayal kurardı. Dışarıda kar yağarken içeride başka bir zaman akardı. Ve o zamanın en güzel yanı  kimse “anı yakalayayım” diye uğraşmazdı.  Çünkü zaten anın içindeydiler.  Ne fotoğraf kaygısı vardı ne de “İyi görünüyor muyum” telaşı. Kahkaha atarken gerçekten gülerlerdi. Üzülünce gerçekten susarlardı. Her şey filtresizdi… hem görüntü hem duygu.   Yıllar geçti. Sokaklar değişti, evler değişti, insanlar değişti.   Ama bazen bir kaset sesi, eski bir şarkı, ya da soba kokusuna benzeyen bir anı çarpıyor insana.  Ve insan bir anda o yıllara geri dönüyor.  Bazılarımız hâlâ o mahallede belki de.   Elimizde toplar , dizimizde yara izi, kulağımızda o tanıdık ses…        “Eve gel”.... Belki hala oradayızdır bir yanımızla. Ama artık biliyorum  o sokak yok. Şimdi sadece hatırladığımız kadar var. Ve biz unuttukça, biraz daha kayboluyor.

                               DİLEK SARIKAYA

Menajer :İlayda Can & Dilara sarıkaya

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow