O GÜN HİÇ GELMEDİ

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

İnsanoğlu sınanmadığının bülbülü, sınandığının ise dilsiziydi.

15 Ağustos 2026 - 20:30
15 Ağustos 2026 - 20:30 ⏱ 6 dk Okuma Süresi
 0  34
O GÜN HİÇ GELMEDİ

           O GÜN HİÇ GELMEDİ

 Bir gün her şey güzel olacaktı. Çocukken mi, gençliğinde mi, yoksa hayatın onu iyice yorduğu yıllarda mı bunu ne zaman söylediğini hatırlamıyordu artık. Belki de her defasında başka bir güne bırakmıştı umudunu.

Bir gün...

İnsan, bazen iki kelimeyle koca bir ömrü tüketebiliyor.

Çocukken büyümeyi beklemişti. Büyüyünce özgürleşeceğini sanmıştı. Gençliğinde biraz daha sabretmesi gerektiğini söylemişlerdi.Sonra evlilik, sonra geçim derdi, sonra başkalarının ihtiyaçları girmişti hayatına. Kendisi hep biraz daha beklemişti. Bir gün kendine sıra gelecekti güya ama o gün hiç gelmedi.

Pencerenin önünde oturup dışarıdaki insanlara baktı. Herkes bir yere yetişiyordu. Kimi elinde poşetlerle eve dönüyor, kimi çocuğunun elinden tutmuş yürüyordu. Bir kadın kahkaha atarak telefonda konuşuyordu.

Bir an kendi gençliğini düşündü.

Ne çocukluğunu doyasıya yaşayabilmişti ne de gençliğini. Hayat, daha ne olduğunu anlayamadan avuçlarının arasından akıp gitmişti.

Avuçlarında hiçbir şey yoktu.

Ne kıymetinin bilindiğini hissedebilmişti ne de değerinin.

Uzun yıllar boyunca kendisine verilenle yetinmiş, kendisinden bekleneni yapmıştı. Kimseyi üzmemek için sustuğu günler olmuştu. Kırıldığı hâlde gülümsediği, ağlamak isteyip de odasına kapanamadığı geceleri...

İnsan, kendini sürekli başkalarının hayatına sığdırmaya çalışırken kendi hayatından çıkıp gidiyor.

Bir gün değişmeye başladı.

Sessizce.

Kimse fark etmeden.

Artık hayatta yük olmayı değil, kendi yükünü taşımayı öğreniyordu. Belki de bu yüzden biraz daha mesafeli, biraz sesizdi.

Bazı insanlar çok konuştuğu için değil, çok sustuğu için değişirdi.

Onun sessizliğinin içinde yıllar birikmişti. Kaybedilen insanlar, söylenemeyen sözler, yarım kalan vedalar...

Ve dostlar vardı.

Bir zamanlar, "O dost bana gelsin." demişti. Sözün devamını hatırlamıyordu belki ama o günün sıcaklığını hatırlıyordu. Bir kadeh uzatılmış, birlikte içilmiş, hayatın bütün ağırlığı birkaç saatliğine masanın üzerinde unutulmuştu.

Sonra o dost da gitmişti.

Geriye bir sandalye, yarım kalmış bir sohbet ve söylenmemiş cümleler kalmıştı.

İnsan bazı ayrılıkları ağlayarak atlatamıyordu. Bazen insanın acı,gözyaşına sığmıyordu.

O da ağlamamayı öğrenmişti.

"Ağlama dost." demişlerdi bir zamanlar. Oysa ağlamamak, acı hissetmemek değildi. Sadece acıyı kimseye göstermemeyi öğrenmekti.

"Sen yoktun. Ben yalnız kalmayı öğrendim. Acıya duvar gibi durmayı, kimseye belli etmeden geceleri uyanmayı, sabah olduğunda hiçbir şey olmamış gibi sofraya oturmayı öğrendim. Kaybolmuş bir dilin sözcükleri gibi öksüz, bağsız kalmayı da...

Ama en zorunu başka bir yerde öğrendi. İnsanın kendi kendine yetmeyi öğrenmesi, güçlü olmak değildi. Bazen sadece başka bir seçeneğin kalmamış olmasıydı.

Yıllar önce çok büyük sözler söyleyen insanların, başkasının acısını uzaktan izlerken ne kadar kolay konuşabildiğini düşündü.

İnsanoğlu sınanmadığının bülbülü, sınandığının ise dilsiziydi.

Acıyı yaşamayana her şeyin bir açıklaması vardı.

"Geçer."

"Alışırsın."

"Zaman her şeyi iyileştirir."

Söylemesi ne kolaydı.

Yaşayana sormak gerekir bir de bunu. Zikri aynı mıydı?

Bir başkasının yükünü taşımayan herkes, o yükün hafif olduğunu sanırdı. Oysa her yük, taşımayana hafif gelir.

Bir gün aynanın karşısına geçip yüzünde yılların bıraktığı çizgilere baktı. Her çizginin bir hikâyesi vardı.

Bazıları çocukluğundan kalmıştı.

Bazıları gençliğinden.

Bazıları ise kimsenin bilmediği gecelerden...

Elini yüzüne götürüp," Bunca yıl neyi bekledim?" diye düşündü.

İnsanın hayatındaki en büyük kayıp, bir şeyleri kaybetmesi değildi belki de. Kendi hayatını yaşamayı sürekli ertelemesiydi.

Pencereyi açıp bir süre öylece durup düşündü.

Belki hayatının tamamını geri getiremezdi. Çocukluğunu, gençliğini yeniden yaşayamaz, gidenleri geri getiremezdi.

Ama bundan sonrasını beklemek zorunda da değildi.

Dönüşüm biraz da buydu.  

Eski kabuğun kırılması her zaman acıtırdı.

Nasıl ki tohum, toprağın altında çatlamadan güneşe ulaşamazsa...

Belki de yıllardır yaşadığı acı, onu yok etmek için değil, kendisine ulaştırmak için vardı.

Acıdan kaçtıkça eksik kalmıştı.

Şimdi ilk kez acısına başka bir gözle bakıyordu. Onu bir ceza gibi değil, hayatın elindeki sert bir ateş gibi görüyordu.

İnsan o ateşte yanarken değişiyor, eksiliyordu yeniden şekilleniyordu. Kadehini eline aldığında içinde ne var bilmiyordu.

Şarap mı, geçmiş mi, yoksa yıllardır söyleyemediği sözler mi?

Bir yudum alırken artık kimsenin gelmesini, anlamasını, kıymetini bilmesini beklemiyordu.

Kendi kıymetini kendisi biliyordu artık yada bilmeye çabalıyordu.

Pencerenin önünde durup dışarı baktığında gökyüzü yavaş yavaş aydınlanıyordu.

"Bir gün her şey güzel olacak." demişti yıllarca.

O gün bir türlü gelmedi ve artık beklemiyordu.

Bazı insanlar, hayatlarının en güzel gününe kavuşmazlar. Kendi içlerinden geçerek, o günü kendileri yaratırlar. Sonra durup cümlesini değiştirdi.

 Bir gün değil, bugün.

Koca bir ömrü “bir gün” diyerek geçirmişti.

Ve artık o günü beklemeyecekti. Hayatından geriye ne kadar zaman kaldığını bilmiyordu.

Ama ilk kez, kalan zamanın kendisine ait olduğunu biliyordu.

             DİLEK SARIKAYA

 Menajer :ilayda Can & Dilara sarıkaya

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow