HORHOR ÇEŞMESİ

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

insan bazı yerleri, acıları, geride bırakmaz; onları içine alır. Bir anı, bir ses, bir koku olarak kalbinde taşır.

24 Haziran 2026 - 13:26
24 Haziran 2026 - 13:26 ⏱ 9 dk Okuma Süresi
 4  36
HORHOR ÇEŞMESİ

HORHOR ÇEŞMESİ

Akşam, Van Ovası’nın üzerine mor bir tül gibi serilirken, Horhor Çeşmesi’nin başında yalnız bir çocuk duruyordu. Çeşmeden akan su, sanki bin yıllık bir sırrı fısıldarcasına taşlara çarpa çarpa ilerliyor, her damlasında geçmişin sesini taşıyordu. Su, ay ışığını ince ince bölerken gümüşi kıvılcımlar halinde toprağın kalbine süzülüyordu. Hava, ıslak taş ve yabani nane kokuyordu. Rüzgâr, uzak dağların serinliğini alıp çocuğun yüzüne dokunduruyordu.

Horhor Çeşmesi, sıradan bir çeşme değildi. Rivayete göre, çok eskiden bu topraklarda yaşayanlar, kalplerinde taşıdıkları en ağır dilekleri buraya fısıldarmış. Çeşmenin suyu o dileği alır, dağların içinden dolaştırır, zamanı gelince sahibine geri verirmiş. Bu yüzden geceleri, suyun şırıltısında bazen kahkahalar, bazen hıçkırıklar duyulduğunu söylerlerdi.

Çocuk avuçlarını suya uzattığında, suyun beklenmedik şekilde sıcak olduğunu hissetti. Sanki yeryüzünün kalbi, o suda damar damar akıyordu. Parmaklarının arasından süzülen her damla, bir yıldız parçası gibi parlıyordu. Taşların üzerindeki yosunlar, zümrüt yeşili bir halı gibi yayılmıştı; aralarına düşen ay ışığı, onları gizli bir bahçenin kapılarıymış gibi gösteriyordu. Çeşmenin kemerli gölgesinde örümcek ağları gümüş teller gibi titreşiyor, rüzgârla usulca sallanıyordu.     

Çocuk gözlerini kapattığında... Sesi, suyun sesine karışıyor, sözcükleri görünmez bir ırmağa dönüşüp karanlığın içine akıyordu. O an, sanki çeşmenin taşları derin bir nefes almış gibi su biraz daha gür akmaya başladı; taşların arasından çıkan ses, uzak bir gök gürültüsünü andırıyor, sanki gecenin kalbi atıyordu.

Derken, çeşmenin yanındaki söğüt ağacının yaprakları hışırdadı. Yaprakların arasından süzülen ay ışığı, çocuğun yüzüne düşerken gözlerinde küçük bir umut kıvılcımı oldu. Sanki Horhor Çeşmesi dileği duymuştu. Sanki zaman, bir anlığına durup o fısıltıyı, o sesi kalbinin bir köşesine yerleştirmişti.

Çocuk geri dönerken arkasında hâlâ şırıldayan suyun sesini duyuyordu. Ama o ses artık sadece bir su sesi değil, bir vaatti. Taşların, toprağın ve yıldızların ortaklaşa tuttuğu sessiz bir söz… Ve Horhor Çeşmesi, bir sonraki fısıltıyı beklemek üzere geceye doğru akmaya devam etti.

Çocuk, Horhor Çeşmesi’nden uzaklaşırken ayakkabılarının altındaki taşlar sanki onu tanıyormuş gibi yumuşakça yer değiştiriyordu. Gecenin sessizliği, suyun sesiyle örülmüş ince bir örtü gibiydi. Gökyüzünde yıldızlar, karanlık bir göle düşmüş gümüş pullar gibi titreşiyor, her biri uzaktan bakan gözlere küçük bir umut kırıntısı sunuyordu.

Adımlarını yavaşlatıp arkasına dönüp çeşmeye baktığında, suyun akışında tuhaf bir ritim fark etti. Sanki çeşme kendi kendine bir şarkı mırıldanıyordu. Bu şarkı daha çok, uzun bir yolculuktan dönen birinin yorgun ama huzurlu nefesine benziyordu. Taşların yüzeyi ay ışığında pürüzsüz bir ipek gibi parlarken, yosunların üzerinde küçük damlacıklar inci taneleri gibi diziliyordu.

Rüzgâr, söğüt ağacının dallarını hafifçe eğerken yapraklar birbirine dokundukça, uzak bir denizin kıyısında kırılan dalgaların sesi gibi bir uğultu yükseliyordu. O uğultunun içinden belli belirsiz bir koku süzülüyordu: ıslak toprak, gece açan çiçekler ve serin su…

Çocuk, bu kokunun içini garip bir güvenle doldurduğunu hissetmişti. Sanki dünya, bütün sertliğini bir anlığına unutmuş, ona yumuşak yüzünü gösteriyordu.

Yolun kıyısında, gölgelerin arasına saklanmış eski bir taş basamak gördü. Basamağın kenarlarında zamanın izleri vardı; çatlaklara dolmuş toprak, sabrın ve bekleyişin rengini almıştı. Çocuk basamağa oturup dizlerini karnına çekti, gecenin nefesini dinliyordu.

Horhor Çeşmesi’nin sesi buradan hâlâ duyuluyordu; incelmiş, uzaklaşmış ama kaybolmamıştı. Tıpkı insanın içindeki bir anı gibi… Uzaklaştıkça silikleşen ama bütünüyle yok olmayan bir ses.

Gözleri ağırlaşmıştı. Yıldızlar sanki yerlerinden kopup birer birer çeşmenin suyuna düşüyordu. Her düşüşte suyun yüzeyi kımıldıyor, minik halkalar karanlığın içinde büyüyüp kayboluyordu. O halkaların her biri görünmez bir kapıyı aralıyor gibiydi.

Çocuk, o kapıların ardında saklanan eski hikâyeleri hayal ediyordu: yolunu kaybetmiş gezginleri, evladını kaybetmiş aileleri, gece vakti dua eden yaşlıları, ilk kez sevmenin acısını çeşmeye anlatan gençleri… Hepsinin sesi, suyun içinde bir araya geliyor, tek bir kalp gibi atıyordu.

Bir süre sonra, gecenin serinliği omuzlarına daha belirgin dokunmaya başladı. Çocuk ayağa kalktığında içinde, söyleyemediği kelimelerin bıraktığı bir ağırlık vardı ama bu ağırlık artık canını acıtmıyor, daha çok taşınabilir bir hüzün gibi geliyordu.

Horhor Çeşmesi’nin ona verdiği şey belki de buydu: insanın acısını yok etmek değil, onu taşıyabilecek kadar hafifletmek.

Adımlarını yeniden yola çevirdiğinde, her adımında sanki arkasında görünmez izler bırakıyordu. O izler, toprağın hafızasına karışırken gecenin kalbine yazılıyordu.

Çeşmenin sesi iyice uzaklaştığında bile, çocuğun içinde hâlâ akmaya devam ediyordu o su. Kalbinin bir yerinde, taşlara çarpan bir şırıltı vardı artık; ne zaman umudu azalsa, ne zaman karanlık ağırlaşsa oradan küçük bir ses yükselecekti.

Ve Horhor Çeşmesi, gecenin koynunda usul usul akmayı sürdürdü. Ay, yerini yavaş yavaş solgun bir seher ışığına bırakırken taşların arasından geçen su, yeni bir günün kalbine doğru yol aldı. Kim bilir, bir sonraki fısıltıyı kimin getireceğini…

Seherin soluk ışığı ufukta belirmeye başladığında, gökyüzünün rengi yavaşça değişti. Morlar mavilere, maviler ince bir gül pembesine karışıyordu. Sanki gece, ağır bir pelerinini omuzlarından sıyırıp usulca yere bırakıyordu.

Horhor Çeşmesi’nin suyu bu değişimi ilk fark eden şey gibi, ışığa doğru daha berrak, daha şeffaf akmaya başlamıştı. Gecenin karanlığında sır gibi saklanan pırıltılar, sabahın ince aydınlığında birer küçük mucizeye dönüşüyordu.

Çocuk yürüdükçe ayaklarının altındaki toprak ısınmaya başladı. Gece serinliği çekilirken yerini, uykudan yeni uyanmış bir dünyanın yumuşaklığı alıyordu. Uzakta, horoz sesine benzeyen boğuk bir çağrı duydu. Köy henüz uyanmamıştı ama uyanmanın eşiğindeydi.

Bu arada, çocuğun içindeki sessizlik de değişmeye başlamıştı. Karanlıkta ağır gelen düşünceler, ışıkta daha hafif, daha taşınabilir hâle gelmişti.

Yol kenarında, gece boyunca kıpırdamadan duran yabani çiçekler seherin nefesiyle birlikte yavaş yavaş açılıyor, yapraklarının üzerindeki çiy damlaları küçücük aynalar gibi gökyüzünü yansıtıyordu.

Her damlada başka bir parça vardı: solan bir yıldız, incelen bir bulut, dağılan bir karanlık…

Çocuk eğilip o damlalara baktığında kendini de o aynaların içinde gördü; biraz yorgun, biraz umutlu ama artık daha sakindi. Çünkü Horhor Çeşmesi’nin sesi artık dışarıda değil, onun içindeydi. Kalbinin ritmiyle karışmış, nefesiyle aynı tempoya girmişti.

İnsan bazı şeyleri arkasında bırakmazdı; onları içine alır, kendisiyle birlikte taşırdı. Çeşme de böyle olmuştu: bir yer olmaktan çıkmış, bir duyguya dönüşmüştü.

Güneş, dağların ardından yavaşça yükselirken taşların rengi değişti. Soğuk grilik, yerini sıcak bir altın tonuna bıraktı. Sanki her taş, geceden kalma bütün yorgunluğunu güneşe gösterip ondan şifa istiyordu.

Gölgeler kısaldı, dünya daha tanıdık bir yüz takındı. Ama gecenin bıraktığı o ince gizem, her şeyin içinde hâlâ duruyordu; görünmez ama hissedilir bir damar gibi.

Çocuk yoluna devam ederken, adımlarının sesi artık yalnız gelmiyordu kulağına. Sanki her adımda görünmeyen bir yol arkadaşı da onunla yürüyordu. Bu yol arkadaşı, geceden kalan o fısıltıydı. Suya karışan sözlerin yankısı… Zamanın içinden süzülüp gelen, “Yalnız değilsin.” diyen sessiz bir eşlik.

Ve Horhor Çeşmesi, şimdi sabahın ışığında daha sade, daha sessiz görünse de taşlarının içinde geceden kalma bütün sırları saklamaya devam ediyordu. Kim bilir, belki o sırlar bir gün yeniden uyanacak; bir başka çocuğun, bir başka gecenin kalbine dokunacaktı.

Dünya döndükçe, su aktıkça, fısıltılar hiçbir zaman tükenmeyecekti. 

                    DİLEK SARIKAYA              Menajer :ilayda Can & Dilara sarıkaya

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow