Dünyadan Sonra Bölüm 7

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

"Yirmi yıl sonra yaptığınız şeylerden değil, yapamadığınız şeylerden ötürü pişman olacaksınız. Öyleyse halatları çözün. Güvenli limandan uzaklara yelken açın. Yelkenlerinizde rüzgârı yakalayın. Araştırın. Hayal edin. Keşfedin." Mark Twain

26 Haziran 2026 - 17:25
26 Haziran 2026 - 17:25 ⏱ 18 dk Okuma Süresi
 2  40
Dünyadan Sonra Bölüm 7

DÜNYADAN SONRA

BÖLÜM 2 KAÇINILMAZ

3. KISIM: DANS VE SALMA

Nick, o sırada havuzlukta kendi etrafında dönerek ilginç, absürt koreografiler yapmaya başlamıştı bile. Aras’ın sorusunu duyunca neşeyle bağırdı:

"Elbette dans ederiz Doktor Güngör!"

Anlaşılan Stefan, içeri girer girmez teknenin güçlü ses sisteminden müziğin sesini sonuna kadar açmıştı. Birkaç saniye içinde, Akdeniz’in ıssız ve dilsiz ortasında, Amerikan metal grubu Metallica’nın sert parçası Master of Puppets yankılanmaya başladı. Elektro gitarın keskin riffleri dalgaların sesini bastırırken Stefan, içeriden coşkuyla dans ederek, ritme uygun kafa sallayarak Nick’in yanına geldi.

Dünya yukarılarda bir yerlerde sessizce can çekişiren, bu üç Amerikalı lüks bir yelkenlinin güvertesinde, son ses metal müzik eşliğinde adeta kıyamete meydan okurcasına dans ediyordu. Aras ve Aynur, bu sıra dışı manzaraya bakarken birbirlerinin ellerini daha sıkı tuttular.

Aras ve Aynur, yolculuğun ilk gününü kamarada, dış dünyadan yalıtılmış melankolik bir ruh haliyle geçirdiler. Güverteden gelen müziğin basları tabanda titrerken, dar alana sıkışıp kalmış zihinleri tamamen zıt duyguların amansız savaşına sahne oluyordu.

Bir yanda, arkalarında bıraktıkları ailelerine alelacele, yarım yamalak ettikleri veda içlerini kemiriyordu. Ne olduğunu, nereye varacağını tam olarak bilmedikleri gizemli bir amaç uğruna yola çıkmış olmanın belirsizliği omuzlarına bir kurşun gibi çökmüştü. Diğer yanda ise göğüslerini yırtarcasına yükselen haklı gurur vardı; kendi ülkelerinin bağrından çıkan, trajedilerle sınanmış ulusal kahramanlarının, artık tüm dünya çapında saygı duyulan bir efsaneye dönüştüğünü öğrenmişlerdi. Üstelik okyanusun ötesine, Florida’ya kadar uzanacak tekinsiz yolculuğu, doğrudan o kahramanın, Kaan Albay'ın konuğu olarak yapacaklardı. İçlerindeki derin sızı, bu mağrurlukla harmanlanıyordu.

Kamaradaki küçük lombozdan dışarıya sızan gün ışığı yavaş yavaş yön değiştirirken, kafalarını kurcalayan en büyük tezat yukarısı ile aşağısı arasındaki uçurumdu.

Bir yanda yukarıda, medeniyetin can çekiştiği günlerde bile hayatı ve denizin keyfini süren, pervasızca dans edip eğlenen kaygısız yelkenciler vardı. Diğer yanda ise zihinlerinde canlanan, kendilerini Sicilya'da bekleyen o dünya: Mutlak bir sessizliğin hüküm sürdüğü, çelikten bir tüpün içine sıkışmış, tamamen emir komuta merkezli, soğuk ve otoriter askerler... Bir tarafta sınır tanımaz, gürültülü bir özgürlük; diğer tarafta ise her saniyesi ölüm kalım hesabı olan katı bir disiplin.

Balerin açık denizin ilk büyük dalgalarıyla beşik gibi sallanırken, Aras ve Aynur ilk günü birbirlerine sığınarak, bu iki uç dünya arasında gidip gelen düşüncelerle tükettiler.

Ertesi sabah gözlerini açtıklarında, hoparlörlerden bu sefer Amerikan rock grubu Eagles of Death Metal’in yırtıcı parçası "Don't Speak (I Came to Make a BANG!)" çalıyordu. Elektro gitarın cızırdayan amfi sesi dar ahşap duvarlarda yankılanıyordu.

Aynur, yüzünü yastığa gömüp hafifçe inleyerek dert yandı. "Bunlar rock ve metal harici müzik dinlemezler mi ya? Kafamın içi hâlâ dün gecenin ritmiyle davul gibi çalıyor."

Aras ise tam aksine, gözlerini tavana dikmiş, yatağın içinde sırtüstü uzanırken müziğin enerjik temposuna çoktan kendini kaptırmıştı. Parmaklarıyla yorganın üzerinde bateri çalıyor, şarkının kirli Rock and roll tınısıyla keyifleniyordu. Medeniyetin çöktüğü bu günlerde, güverteden yükselen bu kaygısız gürültü ona tuhaf bir şekilde hayatta olduklarını hatırlatmıştı.

"Hadi kalk, bir şeyler yiyelim ve sonra denizi izleyelim," dedi Aras. Yataktan doğrulurken kafasını hâlâ müziğin sert ritmiyle yukarı aşağı sallıyordu. "Yukarısı belli ki hâlâ yaşıyor, gidip şu takımın ne yaptığına bakalım."

Aynur, Aras’ın bu sabah enerjisine tebessüm etmeden duramadı. Melankolinin sisine inat, güverteden yükselen hareketli ritim, onları yolculuğun ikinci gününe doğru çekip çıkarıyordu.



*****



"Can yelekleri harika ama güvenlik kilidi şu an için şart değil, En azından havuzlukta otururken kendinizi korkuluklara bağlamanıza gerek yok."

Aynur, Mark’a mahzun ve güvensiz bir bakış attı. "Bay Mark, ben bu küçük tekneye pek güvenemiyorum, lütfen beni mazur görün. Belki büyük bir yolcu gemisi olsaydı, içinde kendimi çok daha güvende hissedebilirdim."

Nick, Stefan ve Mark bu masum korku karşısında birbirlerine bakarak gülmemek için kendilerini zor tuttular. Nick, o sırada müziği kapatmak üzere müzik sistemine doğru ilerlerken, Stefan da olta takımlarını hazırlamak amacıyla içeriye, kamaraya çekildi.

Mark, havuzlukta misafirlerinin yanına oturup sesini yumuşattı. "Bayan Güngör..."

"Lütfen Mark," diye sözünü kesti Aynur. "Sadece Aynur de."

"Elbette," dedi Mark başıyla onaylayarak. "Aynur, bu küçük yelkenli, yani benim güzel kızım Balerin, bahsettiğin büyük yolcu gemilerinden çok daha güvenlidir."

"Bu küçücük tekne mi?" Aynur’un şüpheci bakışları direğin tepesine kadar tırmandı. "Güçlü bir fırtınada, sert bir rüzgarda ne hale geleceğini hayal dahi edemiyorum."

Aynur’un bu endişeli ama meraklı tavırları, Aras için melankolik yolculuğun en güzel detaylarıydı. Karısı, gözünde her geçen dakika çok daha olgun bir mühendis gibi görünmeye başlamıştı.

Eski dünyada, mekanik sistemlerin, yapay zekanın ve yüksek teknolojinin hükmettiği kibirli çağda, ziraat mühendisi olmak sanki mühendisliğin en alt, en sıradan basamağında yer almak gibi görülürdü. Herkes çipleri, kuantum bilgisayarları ve havacılığı konuşurken toprakla uğraşmak küçümsenirdi. Oysa şimdi, gökyüzünün öfkesiyle tüm karmaşık makineler birer çöp yığınına dönüştüğünde, dahi makine mühendisleri hiçbir şey yapamaz halde kalakalmıştı. Medeniyet, lüksün sarhoşluğundan uyanmış; dünya aç kalmamak, sadece hayatta kalabilmek için ziraat mühendislerine ve çiftçilere muhtaç hale gelmişti. En alt basamak denilen şey, insanlığın bastığı tek sağlam zemine dönüşmüştü.

"Aras Bey de çok iyi bilir ki," diyerek sözlerini sürdürdü Mark, bakışlarını Aras’a çevirerek. "Bir yelkenli için rüzgar asla asıl tehlike değildir. Bir yelkenliyi rüzgarla alabora etmek neredeyse imkansızdır. Asıl tehlike dalgalardır. Özellikle de teknenin yan tarafına çarpan dev dalgalar. Dalga yatın bordasına vurduğunda gövdeye ağır baskı uygular ve tekneyi devirmeye çalışır. Bu darbenin kuvveti muazzamdır. Elbette böyle profesyonel tasarımların, dalgaların yıkıcı gücüne verecek keskin bir cevabı vardır. Ve bu cevap teknenin tam altında, suyun karanlık derinliklerinde saklıdır."

Aras, bir mühendisin o teknik tatmin duygusuyla gülümsedi ve Mark'ın bıraktığı yerden cümlenin devamını getirdi:

"Salma."

“Salma mı?" diye sordu Aynur.

“Evet, salma," dedi Mark. "Bu parça tekneyi devrilmekten, her şeyden daha iyi korur. Açıkçası öncelikle teknenin gövdesi burada önemli bir rol oynar. Gövde yapısı sertse ve suyu doğrudan karşılıyorsa, kırılma tehlikesi çok yüksektir. Ancak bizim teknemiz gibi esnek ve suyun üstündeki bir kamış gibiyse; suya direnç göstermek yerine, onu altına alır ve dalgayla yükselir. Kırılma olmadığı takdirde, tekne yüz yirmi derece yatsa dahi, ağır salma sayesinde yeniden normal pozisyonuna gelir."

“Hâlâ salma nedir anlamadım."

“Kimi teknelerde dökme demir, kimilerinde de kurşun; düz ve derine uzanan kanat biçiminde bir parça." Hem Türkçe konuşması hem de doğrudan Aynur'un dilinden anlaması sayesinde, Aras'ın konuşması çok daha açıklayıcı olmuştu.

“Hatta," diyerek Mark sözü devraldı. "Bu ağır parça, tekneyi sürekli aşağıya çekmek istediği için, yüz seksen derece, yani direklerimiz tamamen suyun altında kalacak şekilde dönsek bile, birkaç saniye içinde reaksiyon verip tekneyi yeniden doğrultur."

“Büyük gemilerde de aynı şeyler geçerli değil mi?" diye sordu Aynur.

“Öncelikle şunu bilmek lazım, bütün gemiler batmamak üzere tasarlanır ama her birinin tasarımı farklıdır. Bizimkisi gibi küçük teknelerin ağırlık merkezi altta olduğu için, bir nevi hacıyatmaz oyuncağı gibidir. Ne kadar vurursanız vurun eski dik konumuna gelir. Ayrıca, hafif olduğu için dalgayla birlikte yükselir ve hareket eder. Suyun üstündeki bir mantar misali... Ancak büyük gemilerin tasarımı farklıdır, onların ağırlığı daha çok gövde üstündedir ve dalgaları yarıp geçmek üzerine tasarlanmıştır. Dalgayı yarmak en büyük güçleri olduğu gibi en büyük zayıflıkları da olabilir. Diyelim ki birbirine çok yakın iki büyük dalga geldi, ağır tonajlı gemi iki dalga arasında kaldığında, merkezde bir boşluk oluşur ve ortadan kırılma riski artar. Kendi kütlesi ve ağırlığı en büyük düşmanı haline gelir. İşte bu nedenle tüm denizciler bilir ki; açık okyanusta doğru gövde yapısına sahip küçük bir tekne, sanıldığından çok daha güvenli bir yerdir."

Aynur, Aras'ın onaylayan bakışlarını görünce şaşkınlığı daha da arttı. Denizcilikten ve teknelerden konuşmaktan asla bıkmayan Mark ise, sonsuz bir enerjiye sahip motor gibi konuşmasını sürdürdü. "Oysa küçük teknelerin gövdesi yassıdır, suya yol verir, uygun açıdan dalgayı aldığı sürece dalgayla birlikte yol alır."

“Yani kusursuz bir teknoloji olduğunu mu söylüyorsunuz?"

“Elbette kusursuz değil, hatta en iyi tasarımlar bile bir tekneyi asla yenilmez kılmaz. 1979 yılının ağustos ayındaki Fastnet yarışları bunun en büyük göstergesi oldu. Orada yaşanan felaket, bize çok şey öğretti."

“Nasıl bir felaket?" Aynur adeta arkası yarın dizisi izler gibi, sürekli bir sonraki cümleyi merak ediyordu.

“On üç Ağustos 1979 yılında, İrlanda ve İngiltere arasındaki denizde büyük bir yelkenli yarışı düzenlendi. Kelt Denizi'nde üç yüz üç tekne vardı. Dönemin en iyi tekneleri ve en iyi denizcileri vardı. Tüm hava tahminleri, yarış boyunca havanın sakin ve tekneler için kusursuz olduğu yönündeydi. Fakat her şey birkaç saat içinde tersine döndü. Atlantik üzerinde bir siklon oluştu ve meteorologlar bunu hafife aldılar. On dört Ağustos sabahı rüzgar, Beaufort hesabına göre on dört boforta ulaştı. Bu neredeyse bir kasırga demekti. Dalgalar on ila on iki metreye kadar yükseldiler. Ancak asıl tehlike boyları değil, dalgaların formlarıydı. Kısa, dik ve hızla kırılan dalgalar ." Buğulanan gözleriyle Akdeniz'in sakin sularına bakarken konuşmasını sürdürdü. "Dalgalar pürüzsüz bir şekilde ilerlemiyordu, neredeyse dikey bir şekilde yükseliyor ve teknelerin üzerine tepeden çöküyordu. Üç yüz üç yattan sadece yüz beşi bitişe ulaşabildi. Yetmiş yedi tekne doksan derece ve daha fazla yattı. Otuz üçü tamamen ters dönerek direklerini suya gömdü. Beş yat battı. Bazı mürettebat üyeleri ki... Bir tanesi aziz babam, asla eve dönemediler."

Son cümle Aynur ve Aras'ın yüreğini dağlamıştı. Havuzluğun kapısında bekleyen Nick de gözyaşlarını tutamıyordu. Ekibe kaos sonrası katılmış ve artık ayrılmayı düşünmeyen Stefan da duydukları karşısında tüm neşesini yitirmiş gibiydi.

“Bu yelkencilik tarihindeki en korkunç felaketlerden biri olarak adlandırılır. Ve biz denizciler bu felaketten sonra, bir tekneyi ayakta tutan şeyin ne olduğunu öğrendik."

Bu sefer merakla soru soran kişi Aras'tı. "Nedir?"

“Bu felaketten sonra yıllarca tüm veriler incelendi Aras. Bir tekneyi ayakta tutan şey, salmadan, yelkenden, yumuşak gövdesinden ve hatta diğer tüm donanımlarından ziyade, mürettebatın kendisiydi. O yarışta, yatını terk etmeyen ve onun için savaşan kişiler hayatta kalmışlardı. Panikleyen veya korkuya kapılıp, tekne batmadan tekneyi terk edenler, can salına geçenler kurtarılamadılar."

“Çok üzüldüm," diyebildi Aynur. Biraz düşüncelere daldıktan sonra yeni bir soru yöneltti: "Peki biz yolculuk sırasında böyle bir fırtınayla karşılaşırsak ne yapacağız?"

Mark denizcilere has olan gülüşünü yüzüne takınarak devam etti. "Elbette savaşacağız ve böyle bir durumda en önemli görev size düşecek."

“Bu görev nedir?"

“Tüm lumboz ve kapakları kapatmak!"

“Bu kadar mı? Peki ya siz?"

“Olası bir fırtınada ilk işimiz yelkenleri küçültmek, yani camadan vurmaktır. Bazen tüm yelkenleri indirmek gerekebilir. Şiddetli bir rüzgar yelkenlere, oradan da direğe ve tüm gövdeye büyük bir yük bindirir. İlk işimiz bu yükten kurtulmaktır. Bundan sonra duruma göre bir taktik seçeriz. Birkaç yöntem vardır ve her yöntem duruma göre avantaj veya dezavantaj sağlar. Birincisi dalgayı baş omuzluktan almaktır. Tekne dalgaları doğrudan göğüsleyerek yavaşça ilerler. Bu dalgalar çok dikleşmediği ve dümenin hâlâ cevap verdiği orta şiddetli fırtınalarda avantajlıdır. İkincisi neta durmaktır. Yani yelkenleri tamamen kapatıp dümeni rüzgar altına sabitleyerek tekneyi denizin akışına bırakırız; tekne dalgalarla bir beşik gibi sallanır ama gövde esnekliği sayesinde kırılmadan fırtınanın geçmesini bekler. Üçüncü taktik ise fırtınayla birlikte kaçmaktır. Rüzgarı ve dalgayı kıç taraftan, yani arkadan alarak fırtınanın önünde süratle ilerleriz. Bu durumda bazen kıçtan halatlar denize bırakılır bazen de fırtına çıpası kullanılır. Dördüncü taktik ise deniz demiridir. Teknenin burnundan paraşüt benzeri büyük bir bez çuvalı suya bırakarak, burnun sürekli dalgaların geldiği yöne doğru sabit kalmasını sağlar ve kontrolsüzce sürüklenmeyi engelleriz. Tüm bunlara rağmen, güçlü ve öngörülemeyen bir dalga tekneyi yine de tam ters çevirebilir. Yani salma havada kalacak biçimde. Bu noktada da sizin, en önemli görevi yerine getirmiş olmanız bizim için hayati derecede önemlidir. Tüm kapak ve lumbozlar kapalıysa, salma ağır safrası sayesinde tekneyi yeniden doğrultacaktır. Böylesi bir senaryo şok etkisi yaratabilir ama biz tekne için savaştığımız sürece tekne de bizim için savaşacaktır."

Aynur güven ve korku duygularını aynı anda yaşıyordu. Bir tarafı dönmek, diğer tarafı bu heyecanı yaşamak istedi.

"Peki Mark, kaç kez bu durumları yaşadın?"

Mark kafasını omuzlarına gömerek "Hiç," dedi.

“Hiç mi? O halde biz ne yapacağız?"

“Bak Aynur, en tecrübeli denizcilerin bildiği bir kural vardır, asla fırtınaya girme. Bu korkaklık değil gerçek profesyonelliktir. Ben asla ne teknemizi ne de Stefan'ı tehlikeye atmadım. Artık Nick'i ve bu yolculuk özelinde sizi de tehlikeye atmam. Üstelik verilerimiz kısıtlı da olsa, Sicilya'ya kadar çok açık bir havamız var. Bence havuzlukta otururken o güvenlik kancasını çıkarabilir ve denizin keyfini sürebilirsin."

Mark’ın sakinleştirici açıklamaları ve denizin uysal çarşafı, Aynur’un içindeki o ürkek korkuyu tamamen dağıtmıştı. Güvertede yankılanan ritme teslim olmuş, Nick ve Stefan’ın neşeli adımlarına katılarak adeta gecikmiş balayının keyfini sürmeye başlamıştı. Gözleri parıldayarak, havuzluğun kenarında onları izleyen Aras’ı el işaretiyle yanına çağırdı.

Aras ve Mark’ın da ritme ayak uydurmasıyla, artık koca yelkenlide dans etmeyen tek bir ruh kalmamıştı. Aras ve Aynur, Akdeniz'in hafif yalpasında el ele tutuşup tamamen kendilerine has, hiçbir kurala uymayan garip ve doğaçlama koreografiler sergiliyorlardı. İkisinin de hayatında bir kez bile bu tarz bir müzikle dans etmediği her hallerinden ortadaydı; ancak adımların uyumsuzluğu, yüzlerindeki pürüzsüz mutluluğu gölgelemeye yetmiyordu. Profesyonel denizciler, bu acemi ama hayat dolu çifte bakıp keyifle gülüyor, karada kaosun ve yıkımın hüküm sürdüğü karanlık günlerde, açık denizin ortasında yakaladıkları bu pervasız eğlencenin tadını çıkarıyorlardı.

Şarkının temposu hafifçe değişirken Aynur, usulca eşinin göğsüne yaslandı, parmak uçlarında yükselip yanağına sıcak bir öpücük kondurdu. "Lütfen..." diye fısıldadı gözlerinin içine bakarak. "Hava kararınca pruvaya geçip Titanic yapalım mı?"

O yaşlarda her gencin bir noktada izlediği, hafızasına kazıdığı ve adeta bir romantizm efsanesi olarak kabul ettiği o ikonik film sahnesiydi bu. Medeniyet çökerken, bir yelkenlinin burnunda rüzgara karşı kollarını açma fikri tuhaf bir şekilde büyüleyiciydi.

Aras, karısının bu çocuksu ve saf isteğine hayranlıkla gülümsedi. "Elbette," diyebildi sadece. Kendi gençliğinde, eski dünyada hayalini kurduğu o ana doğru bakarak mırıldandı: "Elbette yaparız."

Tüm eğlencenin ortasında, havuzlukta hafif ve tiz bir zil sesi yankılandı. Bu ani metalik ses, yükselen gitar rifflerini bir anda bastırarak ortamda büyük bir heyecan dalgası yarattı. Yaklaşık bir saat önce Nick’in kıç taraftaki kamış yuvalarına sabitlediği oltalardan biri, Akdeniz’in derinliklerinden sert bir darbe almıştı. Karbonfiber olta kamışı amansız bir güçle gerilmiş, adeta fırlamaya hazır bir yay gibi kusursuz bir kavis çizerek suya doğru eğilmişti. Makaranın kaloması, misinanın hızla boşalmasıyla birlikte o bildik, heyecan verici çığlığını atmaya başladı.

Aras ve Aynur, denizin sunduğu bu ani sürprizle birbirlerine bakıp gülümsediler. Tekne ne güzel, ne canlı bir şeydi! Kıyametin eşiğindeki dünyada bile hayat burada tüm hızıyla devam ediyordu. Macera vardı, seyahat vardı, müzik ve eğlence vardı; üstelik akşam yemeği de okyanusun mavi kalbinden kendi ayağıyla geliyordu.

*****

Anlaşılan o ki; bu büyüleyici ana sadece yıldızlar ve sakin dalgalar değil, güvertedeki üç kafadar denizci de hayranlıkla tanıklık ediyordu. Tam o sırada, teknenin müzik sisteminden aniden Céline Dion’un o meşhur "My Heart Will Go On" parçasının yükselmesiyle, sahnenin tüm eksikliği bir anda gideriliverdi.

Aras, pruvadaki rüzgara karşı Aynur’a arkasından sımsıkı sarılırken, havuzluktaki denizciler de kendi aralarında kol kola girip sallanarak bu zamansız romantizme neşeyle eşlik etmeye başladılar. Grubun en sağında duran Stefan, teknedeki acil durum meşalelerinden birini ateşlemiş, sağ eliyle göğe doğru uzatmıştı. Meşaleden fışkıran yoğun, alev kırmızısı ışık, Akdeniz’in çökmekte olan akşam karanlığına ve yelkenlinin bembeyaz gövdesine epik bir kızıllık kazandırıyordu.

Tam o anda, eşine çok az rastlanan bir şey oldu. Aras mantıklı, analitik ve mesafeli bir adamdı; romantizmin sınırlarında dolaşsa da hayatı boyunca çok az şiir okumuştu. Ancak üzerlerinde parıldayan yıldızlar, altlarında mırıldanan deniz ve karada bıraktıkları yaralı dünya zihnini öyle bir noktaya getirdi ki, ağzından kelimeler tane tane, fısıltıyla dökülmeye başladı:

Yıldızlar bekçilik ederken sonsuz semaya,

Duydum kalbinin sesini zifiri gecede;

Tatlı bir ritim bu, benzer gerçek bir senfoniye.



Tekne mutluluk ve aşk ile ilerlerken, bu sefer ortama kırmızı rengi veren meşale değil, acil durum bildiriminin kırmızı alarm ampulüydü.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Osman Uyur Bolca okuyorum, elimden geldiğince yazıyorum. 26 Temmuz 1984 Adana doğumluyum. 2006 Cumhuriyet üniversitesi dış ticaret ve 2011 Hitit üniversitesi iktisat mezunuyum. Finansal risk analistiyim ayrıca mümkün olduğunca yazıyorum. WOMAN OF THE NIGHT (DIE FRAU DER NACHT Almanca çevirisi) ve ADDICTION DIGITAL SHACKLE isimli kitaplarım var. Bilimkurguyu çok seviyorum, bu konuda yazmayı çok seviyorum.