Dünyadan Sonra Bölüm 6

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Aynur ve Aras'ın yolculuğu başlıyor...

19 Haziran 2026 - 16:25
19 Haziran 2026 - 16:25 ⏱ 13 dk Okuma Süresi
 4  46
Dünyadan Sonra Bölüm 6

DÜNYADAN SONRA

BÖLÜM 2 KAÇINILMAZ

2. KISIM DERİNLİK



"Lütfen şimdi bunları düşünmeyin," dedi Mark nazikçe. "Yaklaşık altı günlük sakin ve yavaş bir yolculuğumuz olacak. Bunun tadını çıkarın."

"Altı gün mü?" Aras’ın kaşları hayretle çatılmıştı. "Böyle tek gövdeli, küçük bir yelkenli tekneyle altı günde Amerika’ya varmamız fiziksel olarak imkansız."

O sırada Nick ve Stefan iskeledeki palamar halatlarını çözüyor, pruvadan sığ sulara doğru esen rüzgârı arkalarına alarak marinanın durgun sularından kolayca ayrılıyorlardı. Tekne açık denizin ilk dalgalarıyla buluşurken Mark, Aras’ın şaşkınlığına bir tebessümle karşılık verdi.

"Amerika’ya gitmiyoruz Bay Güngör. Rotamız Sicilya’daki NATO üssü. Orada sizi Albay Kaan karşılayacak ve bir denizaltı ile Florida’ya götürecek."

"Albay Kaan mı?" Aras’ın zihni iyice bulanmıştı. Kaosun ortasında, tanıdık bir ismin bu uluslararası denkleme nasıl dahil olduğunu çözemiyordu.

"Evet," dedi Mark, sesindeki profesyonel tonu koruyarak. "Ülkenizde herkesin hakkında farklı bir şey söylediği, o zor kararların meşhur albayı diyebiliriz." 

Aynur, gururu incinmiş bir ses tonuyla aniden konuşmaya dahil oldu. Gözlerinde Kaan Komutan’ın adını savunmanın verdiği net bir kararlılık vardı.

"Kaan Komutan gerçek bir kahramandır!"

Mark saygıyla başını eğdi. "Ben de kesinlikle sizinle aynı fikirdeyim Bayan Güngör. Şu anda belki sizin haberiniz olmayabilir ama kendisi hem NATO içinde hem de Rusya nezdinde üst düzey kahramanlık nişanları aldı. Artık o albay, komuta ettiği denizaltı ve mürettebatı dünya çapında birer efsane."

Açık denizin tuzu yüzlerine vururken, Aras omzundaki melankoliyi ve kafasındaki mühendislik hesaplarını bir kenara bıraktı. Mark’ın bahsettiği bu küresel karmaşa, karadaki güneş fırtınasından çok daha büyük bir kasırganın koptuğunu fısıldıyordu.

Aras, bakışlarını limandan uzaklaşan teknenin köpüklü izine çevirdi ancak tek bir soru dökülebildi dudaklarından:

"Ne oldu? Denizaltında tam olarak ne yaşandı?"

M.S 17 Mayıs 2025 / Atlantik Okyanusu / Saat: 13:30 civarı

Genç teğmen telaşlı ama askeri disipline sadık, sessiz bir biçimde Albay Kaan’ın yanında bitti.

"Efendim, yaklaşık bir saattir yüzeyle hiçbir şekilde bağlantı kuramıyoruz. Periskop seviyesine çıkmak için emirlerinizi bekliyoruz."

Kaan için verilmesi zor bir karardı. Atlantik, genel olarak NATO ve dost birliklerin cirit attığı bir yerdi ama azımsanmayacak kadar Rus ve az sayıda Çin denizaltısı da bu derinliklerde pusuya yatmış durumdaydı. Telsizlerin aniden susması hayra alamet değildi ama kontrolsüzce yüzeye yaklaşmak da avcıların önüne yem olmak demekti.

"Konumumuzu koruyalım," dedi Kaan. Sesi çelik gibi netti. "Bu seviyede, mavi vatana doğru yol alalım."

Emir keskindi. Yüzleşmesi gereken ne tür bir problem olursa olsun, kendi sularında yüzleşmek gemisi ve mürettebatı için en doğru karardı.

Kaan’ın aklı bu belirsizlikle meşgulken, sonar başındaki iletişim subayı aniden irkildi. "Komutanım! Yaklaşık yetmiş mil sancak yönünden mors alfabesiyle bir yardım çağrısı alıyoruz."

Albay tam cevap verecekken, iletişim subayı kulaklığını tek eliyle bastırarak heyecanla yeniden konuştu. "Efendim, ikinci bir yardım çağrısı daha düşüyor... Kırk mil iskele, iki yüz metre derinlik. ABD ileri sınıf bir denizaltı. Anormal bir hızla ezilme seviyesine doğru batıyorlar!"

"Ezilme seviyesi" kelimesi komuta merkezinde buz gibi bir hava estirirken, Albay Kaan bir an için geçmişe, o soğuk ve karanlık geceye daldı. Hayatının en zorlu, en acı gecesine...

Önceki görev yaptığı gemisi, Atılay sınıfı dizel-elektrikli bir denizaltıydı. Stajyerler ve tatbikat için görevlendirilen ek personel de dahil olmak üzere yetmiş bir mürettebatın, yetmiş bir canın aynı çelik tüpün içinde nefes aldığı o meşum gece... Tatbikat dönüşü kıç tarafına yakın bir noktada, ana elektrik sistemlerinde ani bir yangın başlamış, müdahale şansı kalmadan alevler çığ gibi büyümüştü. Denizaltı kısıtlı, klostrofobik bir alandı ve oksijen, o zifiri karanlıkta elmastan çok daha değerli bir elemente dönüşmüştü. Yangın hem çeliği eritecek kadar genişliyor, hem kablolardan çıkan zehirli gazla askerleri nefessiz bırakıyor, hem de en değerli varlıkları olan oksijeni yüksek bir hızla tüketiyordu.

Kaan, o gece hayatının en zorlu kararını vermişti. On dört canın bulunduğu bölgenin ağır kaporta kapaklarını kendi elleriyle kapatmıştı. Büyük zorluklarla da olsa gemiyi yüzeye çıkarmış; güvenli alanda kalan elli yedi personelini, kapalı alanda ağır yaralanan iki askeriyle birlikte on iki şehidini vatana taşımayı başarmıştı.

O günlerde tüm ajanslarda, televizyon ekranlarında Albay Kaan vardı. Kimileri bu zorlu kararın ne kadar doğru olduğunu, koskoca bir geminin nasıl kurtarıldığını vurguluyor, Kaan için methiyeler düzüyordu. Az bir kesim ise şehit olanlardan çok çabuk vazgeçildiğini ileri sürerek eleştiri oklarını ona yöneltiyordu. Türk Silahlı Kuvvetleri, Kaan’ı Üstün Hizmet ve Kahramanlık Madalyası ile ödüllendirmişti. Ancak Kaan, resmi bir tören veya katılım olmadığı müddetçe bu nişanları göğsüne hiç takmadı. Ne zaman o metallere dokunsa aklına Zeynep, Hüseyin, Alp ve o kapağın arkasında şehit düşen diğer arkadaşları geliyordu.

Yeni ya da eski, gemisine adım atan hiçbir mürettebat onun için sadece birer asker değildi; hepsi hiç sahip olamadığı evlatları gibiydi. Şimdiki hizmet ettiği Piri Reis sınıfı, hidrojen yakıtlı denizaltının personeli de onun için aynıydı. Mürettebatı da kendisini bir komutandan öte, bir baba olarak görürdü. Bu yüzden askeri hiyerarşide pek rastlanmasa da, fikirlerini belirtmekten hiç çekinmezlerdi. Bunun nedeni de elbette, Kaan’ın çocuklarına olan o sonsuz güveniydi.

Şimdi Atlantik'in tam ortasında, saatler 13:30'u gösterirken, saniyeler içinde batmakta olan bir Amerikan nükleer gücünün dilsiz çığlığı sonardan yankılanıyordu. Kaan evlatlarına döndü.

"Sancak tarafındakiler kim? Kimlikleri belirli mi?" diye sordu Kaan, gözlerini loş ışıklarla aydınlanan panele dikerek.

Sonar ekranına odaklanmış olan Strateji Subayı Yüzbaşı söze girdi: "Komutanım, akustik izlere bakılırsa büyük ihtimalle Ruslar. ABD gemisine oranla daha uzaklar ama derinlik kaybetme hızları daha yavaş. Muhtemelen tahrik sistemleri stop etti fakat yüzerliklerini tamamen kaybetmediler."

"ABD gemisi dost unsur ve durumu çok daha kritik. Acilen onlara yardımı düşünmeliyiz komutanım," dedi İletişim Subayı, elindeki raporları sıkıca tutarak.

Kaan kısa ve derin bir düşünceden sonra kafasındaki sualtı fiziği hesaplamalarını tamamladı. Gözlerini subaylarına çevirdi.

"Ruslar uzak ama mevcut derinlikleri yüzeye oldukça yakın. Onların altından geçip pruvamızla yaratacağımız hidrodinamiği kullanacağız. Tam altlarından yüksek süratle geçiş yaparak oluşturacağımız pervane izi girdabı (wake wash) yardımıyla gövdelerine yukarı yönlü bir kaldırma kuvveti uygulayabiliriz. Bu yapay akıntı onları daha sığ bir su eşiğine doğru itecektir. Emrimle; dümen sancak otuz, makineler tam yol ileri!"

"Peki ya dost unsurlar ne olacak komutanım?" İletişim Subayının sesi bu riskli manevra karşısında sert ve endişeli çıkmıştı. ABD denizaltısını kadere terk etmek istemiyordu.

Kaan, sesindeki babacan ama tavizsiz tonla hemen yanıtladı: "DSRV ve sualtı kurtarma timlerinin ikisi de derhal teçhizatlanıp denize indirilsin. Biz Ruslara hidrodinamik destek verirken, timlerimiz de intikal süresi içinde ABD gemisinin harici acil durum valflerine ulaşıp balast tanklarındaki suyu yüksek basınçlı havayla tahliye etsinler. Tanklardaki suyu boşaltarak onları o girdaptan çekip çıkarabiliriz. Hadi evlatlar, zaman akıyor, herkes görev yerine!"

Makinelerin tam yol ileri emriyle birlikte, Piri Reis’in hidrojen yakıt hücreleri sessiz ama müthiş bir gücü pervanelere üfledi. Denizaltı, Atlantik’in kapkaranlık derinliğinde iki farklı ölüm kalım savaşına doğru amansız bir fırlatışla bölündü. Bir yanda tonlarca suyun basıncı altında ezilmeye doğru giden bir Amerikan nükleer çeliği, diğer yanda dilsizce çırpınan bir Rus gölgesi vardı.

"Kurtarma timleri denize bırakıldı! DSRV-1 ve DSRV-2 ana gövdeden ayrıldı, ABD denizaltısına doğru intikale geçiyor!" diye bağırdı harekat subayı.

Kaan Albay, gözünü saniyeleri sayan kronometreden ayırmıyordu. "Makineler tam güç! Sancak yönündeki Rus unsuruyla aradaki mesafe?"

"Elli mil komutanım! Derinlikleri yüz elli metre, batma hızları sabit ama hidrolik sistemleri olmadığı için dümen dinlemiyorlar!"

Yaklaşık iki buçuk saat sonra Piri Reis, avına kilitlenmiş bir yırtıcı gibi Rus denizaltısının tam altına, karanlığın sınırına girdi. İki büyük metal kütlenin su altındaki bu yakınlaşması, en ufak bir hesap hatasında ikisinin birden okyanus tabanına gömülmesi demekti.

"Tam altlarındayız komutanım! Mesafe elli metre... Otuz metre..." Sonar subayının alnından akan ter damlası ekrana düştü.

"Şimdi!" dedi Kaan. "Pervane devrini maksimuma çıkarın! Tam altlarından dik bir açıyla geçiş yapın!"

Piri Reis, Rus gemisinin gövdesinin hemen altından kuvvetli bir hidrodinamik itişle, adeta çelikten bir fırtına gibi geçti. Pervanelerin arkasında bıraktığı geniş su sirkülasyonu ve girdap, tonlarca ağırlıktaki Rus denizaltısının alt sacına etkili bir kaldırma kuvveti uyguladı. Okyanusun dibine doğru çöken ağır kütle, altından geçen bu yapay akıntının etkisiyle sarsıldı, çöküşü aniden durdu ve hidrodinamik bir balon gibi daha sığ olan yüz yirmi metre seviyesine doğru yükselmeye başladı.

"Rus unsuru stabil! Çöküş durdu, sığ su eşiğindeler!"

Köprüüstünde hafif bir nefes alındı ama Kaan elini kaldırdı. "Sevinmek için erken. Gözünüz iskelede olsun. Timlerin durumu ne?"

O sırada yüz on mil uzakta, zifiri karanlığın ve üç yüz metrelik ezici basıncın ortasında iki küçük kurtarma denizaltısı (DSRV), Amerikan nükleer denizaltısının gövdesine yaklaşmaya çalışıyordu. Akıntı korkunçtu ve uyduların çökmesiyle bozulan navigasyon sistemleri yüzünden timler tamamen kör uçuşu yapıyordu.

"DSRV-1’den komuta merkezine!" Telsizden gelen ses parazitliydi. "Akıntı yüzünden harici acil durum valflerine yanaşamıyoruz! Metal metale sürtünüyor, kilitlenme sağlayamıyoruz!"

"Denemeye devam edin evlatlar!" dedi Kaan telsize uzanarak. Sesi, o karanlık suyun içindeki askerlerine bir halat gibi uzandı. "O kapaklar açılacak, o hava o tanklara basılacak! Başarabilirsiniz!"

Derinliklerde, kurtarma timindeki dalgıç astsubay, DSRV'nin mekanik kollarını manuel kontrole aldı. Akıntının şiddetiyle küçük araç çelik gövdeye çarpıp duruyordu. Ezilme derinliğine saniyeler kalmıştı. Son bir gayretle, mekanik pençe Amerikan denizaltısının dış gövdesindeki "Acil Durum Hava Valfine" (External Salvage Valve) kilitlenmeyi başardı.

"Kilitlenme sağlandı! Yüksek basınçlı hava hattı bağlandı! Hava basıyoruz!"

Piri Reis'in kurtarma timleri, kendi yüksek basınçlı hava stoklarını amansız bir güçle Amerikan gemisinin balast tanklarına pompalamaya başladı. Amerikan denizaltısının dibine dolan tonlarca tuzlu su, bu yoğun basınçla harici valflerden dışarıya doğru beyaz köpükler fışkırtarak tahliye oldu. Hafifleyen nükleer gövde, içine dolan havanın etkisiyle aniden burnunu yukarı dikti ve karanlığın içinden sıyrılarak mantar gibi üst seviyelere doğru fırladı.

Sonar ekranında iki geminin de güvenli derinlik sınırına ulaştığı ve batma hızlarının sıfırlandığı görüldü.

Köprüüstüne bir anlık bir sessizlik çöktü. İletişim subayı yutkunarak Albay Kaan’a döndü. Gözlerinde hem büyük bir hayranlık hem de az önceki sert çıkışının mahcubiyeti vardı.

"İki unsur da kurtarıldı komutanım. Ruslar sığlıkta, Amerikalılar ise yüz yüz elli metre bandında askıda kalmayı başardı. Mürettebatımız... Çocuklarınız başardı."

Albay Kaan derin bir nefes aldı. Gözünün önüne bir an için Atılay sınıfı denizaltının o kapattığı ağır demir kapağı geldi. Bu kez kimseyi geride bırakmamıştı. Bu kez o kapağın arkasında kimse ölmemişti.

Yavaşça subayının omzuna dokundu. "Güzel iş çıkardılar. Şimdi timleri geri toplayın ve rotayı bozmadan ilerlemeye devam edin. Yeryüzünde ne olduğunu hâlâ bilmiyoruz, burası hâlâ tekin değil."



*****



"İşte böyle," dedi Mark, bakışlarını derin mavi sulara çevirerek. "Sadece iki farklı denizaltıyı kurtardığı için değil; teknoloji sonrası o karanlık çağda, devletler üstü ilk büyük müttefik adımlarını attığı için Albay Kaan dünya çapında bir efsane oldu."

Aynur’un göğsü kabarmıştı. Hiç yüzünü görmediği, tanımadığı bu Türk komutanıyla bir kez daha büyük bir gurur duymuştu. İnsanlığın en çaresiz anında bir Türk denizcisinin okyanusun ortasında kaderi değiştirmesi, içindeki melankoliyi biraz olsun dağıtmıştı.

Mark'ın teknesi Balerin, artık Akdeniz’in durgun sularında ilerleyerek uluslararası sulara ulaşmıştı. Ancak yelkenlinin sancak gurcatasında, Türk karasularından ayrılmış olmalarına rağmen saygı duruşu olarak çekilen o nezaket bayrağı hâlâ hafif rüzgarla dalgalanmaya devam ediyordu.

Mark, Aras ve Aynur’a dönerek hafifçe eğildi. "Artık isterseniz kamaraya geçip biraz dinlenebilirsiniz Bay ve Bayan Güngör. Yolumuz uzun. Ben de Nick ve Stefan ile sakin sularda yapılması gereken en önemli şeyi yapacağım."

Aras, mühendis zihninin getirdiği o bitmek bilmeyen merakla sordu: "Sakin sularda ne yaparsınız?"

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Osman Uyur Bolca okuyorum, elimden geldiğince yazıyorum. 26 Temmuz 1984 Adana doğumluyum. 2006 Cumhuriyet üniversitesi dış ticaret ve 2011 Hitit üniversitesi iktisat mezunuyum. Finansal risk analistiyim ayrıca mümkün olduğunca yazıyorum. WOMAN OF THE NIGHT (DIE FRAU DER NACHT Almanca çevirisi) ve ADDICTION DIGITAL SHACKLE isimli kitaplarım var. Bilimkurguyu çok seviyorum, bu konuda yazmayı çok seviyorum.