ALMANYA TRENİ 47. BÖLÜM – CEZACI MÜDÜR

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

“Acaba bugün kim ceza alacak?” “Acaba müdür kime kızacak?”

23 Eylül 2026 - 08:30
 0  2
ALMANYA TRENİ 47. BÖLÜM – CEZACI MÜDÜR

47. BÖLÜM – CEZACI MÜDÜR

Gülfem’in ilkokula başladığı yıllarda köy okulunun kendine özgü bir düzeni vardı.

Okul, çocukların hayatında önemli bir yer tutuyordu. Sabah erkenden okula gidilir, dersler yapılır, teneffüslerde çocuklar bahçeye çıkar, çeşmenin başında su içilir, arkadaşlarla oyunlar oynanırdı.

Fakat okulda çocukların en çok çekindiği biri vardı.

Müdür.

Müdür oldukça sertti. Disiplini çok sıkı tutardı. Çocukların kurallara uymasını ister, en küçük bir yanlışta bile ceza vermekten çekinmezdi.

Her sabah çocuklar okulun çevresinde dolaştırılırdı. Bu yürüyüş, çocukların hoşuna giden bir spor değildi. Okulun bahçesi ve çevresi kontrol edilir, yerde bir kâğıt veya çöp varsa çocuklardan onu toplamaları istenirdi.

Çocuklar ellerinde kâğıtlarla, çöplerle okulun çevresinde dolaşırken müdür onları uzaktan takip ederdi.

Çocuklar onun bakışlarını üzerlerinde hissettiklerinde daha da dikkatli davranırlardı.

Çünkü müdürün gözünden hiçbir şey kaçmazdı.

Bir çocuk kurallardan birini çiğnediğinde kendi cezasını alırdı. Ama bazen bir kişinin yaptığı şey, bütün çocukların ceza almasına neden olurdu.

Bu yüzden çocuklar birbirlerini de uyarırlardı.

“Yapma, müdür görür!”

“Sessiz ol!”

“Oraya gitme!”

Çocukların dünyasında müdürün adı bile bazen yeterdi.

Kış ayları ise daha zordu.

Köyün soğuğu keskin olurdu. Çocukların elleri ve yüzleri soğuktan kızarır, parmakları uyuşurdu.

Ama müdür için soğuk, ceza vermeye engel değildi.

Çocuklardan bazen parmak uçlarını birbirine değdirerek ellerini birleştirmelerini isterdi.

Sonra elindeki çubukla parmaklarına vururdu.

Soğuktan zaten acıyan parmaklar, çubuğun darbesiyle daha da sızlardı.

Çocuklar ellerini geri çekmek istese de çekemezdi. Müdürün karşısında itiraz etmek kolay değildi.

Bazen verilen ceza bununla da kalmazdı.

Çocuklar yere yatırılır, ayaklarını kaldırmaları istenir, ardından ayak tabanlarına vurulurdu.

O yıllarda çocukların okul hayatında bu tür cezalar korkuyla hatırlanan anılara dönüşmüştü.

Her gün mutlaka bir çocuk ceza alırdı.

Bazen bir kişi, bazen birkaç kişi…

Bazen de bütün sınıf.

Çocuklar sabah okula gelirken yalnızca dersleri düşünmezdi.

“Acaba bugün kim ceza alacak?”

“Acaba müdür kime kızacak?”

“Acaba biz bir şey yapmadığımız hâlde ceza alacak mıyız?”

Bunlar çocukların kendi aralarında sessizce konuştuğu şeylerdi.

Fakat bütün bunlara rağmen çocuklar yine de çocuktu.

Teneffüs olduğunda korkularını bir kenara bırakıp koşar, birbirleriyle oynar, gülerlerdi.

Okulun büyük bir salonu vardı.

Sınıflarda soba bulunmadığı için kışın içerisi oldukça soğuk olurdu. Çocuklar teneffüslerde büyük sobanın etrafına koşar, biraz olsun ısınmaya çalışırlardı.

Kimileri ellerini sobaya doğru uzatır, kimileri sırtını sobaya verir, kimileri de arkadaşlarıyla birlikte sobanın çevresinde dönüp dururdu.

Hatta bazen müdürün cezalarından sonra çocukların sobanın başına koşmasına bile gerek kalmazdı.

Çünkü dayak ve cezanın verdiği sıcaklık (!) onları zaten yeterince ısıtmış olurdu.

Okulun hemen yanında bir de çeşme vardı.

O yıllarda çocukların yanında bugünkü gibi su şişeleri bulunmazdı. Susayan çocuk çeşmeye koşardı.

Teneffüs zili çaldığında okulun çevresi bir anda hareketlenirdi.

Kimi çocuk çeşmeye gider, kimi tuvalete koşar, kimi de arkadaşlarıyla oyun oynamaya başlardı.

Çeşmenin başında da ayrı bir kalabalık oluşurdu.

Bir çocuk su içerken diğeri sırasını bekler, başka biri arkadaşına seslenirdi.

Köy okulunun hayatı böyleydi.

Sertliğiyle korkutan müdürü vardı.

Soğuğu vardı.

Büyük sobası vardı.

Çeşmesi vardı.

Koşuşturan, gülen, bazen ağlayan çocukları vardı.

Ve bütün bu yaşananların içinde Gülfem de kendi dünyasını kuruyordu.

Okula gidiyor, derslerini öğreniyor, kitaplarla tanışıyor ve her gün yeni bir şey keşfediyordu.

Müdürün sertliği, okulun soğuğu ve köy hayatının bütün zorlukları arasında çocukluk yine de kendi yolunu buluyordu.

Çünkü çocukluk, en zor şartlarda bile kendisine küçük bir mutluluk yaratmayı bilirdi.

Gülfem’in okul günlerinde de henüz keşfedilmeyi bekleyen başka bir mutluluk vardı.

Bir gün eline bir kâğıt ve kalem alacak, okul bahçesinde yaptığı bir resimle öğretmeninin dikkatini çekecekti.

Ama o gün henüz gelmemişti.

Devam edecek… 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

AYŞE KÜÇÜKIŞIK Ayşe Küçükışık Yazar • Şair • Editör “Her yazarın kaleminin ardında bir yaşam hikâyesi vardır. Ayşe Küçükışık’ın yazarlık yolculuğu da çocukluk yıllarında başlayan bir hayalin, engellere rağmen vazgeçmeyen bir azmin ve yıllar boyunca süren üretme tutkusunun hikâyesidir.” Ayşe Küçükışık, 05 Mayıs 1972 tarihinde Berlin’de çalışmak üzere Almanya’ya giden bir Türk işçi ailesinin çocuğu olarak doğdu. Altı yaşına kadar Berlin’de yaşadı. Daha sonra ailesiyle birlikte Türkiye’ye dönerek ilk ve orta öğrenimini Mersin’de tamamladı. İşitme güçlüğü nedeniyle eğitim hayatında çeşitli zorluklar yaşadı ve lise ikinci sınıfta örgün eğitimini bırakmak zorunda kaldı. Ancak bu engeller, yazmaya olan ilgisini ve üretme azmini azaltmadı. Yazarlık yolculuğuna, ortaokul yıllarında katıldığı bir hikâye yarışmasıyla ilk adımını attı. Kaleme aldığı hikâye önce okul birincisi, ardından il birincisi seçildi. Öğretmenleri tarafından iller arası yarışmada temsil edilmesi için girişimlerde bulunulsa da ailesinin izin vermemesi nedeniyle bu önemli fırsata katılamadı. Yaşadığı hayal kırıklığı, onda vazgeçmek yerine yazmaya daha sıkı sarılma isteği uyandırdı. Bu süreçten sonra ailesinden gizli şiirler yazmaya başladı. Şiirleri 90’lı yıllarda “Eda Alaş” mahlasıyla Mersin’deki çeşitli radyolarda yayımlandı ve dinleyicilerden ilgi gördü. Bir radyo kanalından çalışma teklifi almasına rağmen ailesinin izin vermeyeceğini düşündüğü için bu teklifi değerlendiremedi. Buna rağmen yazmaktan hiç vazgeçmedi; yaşadığı her deneyimi kalemine taşıdı. Şiir, öykü, deneme ve roman türlerinde eserler veren Ayşe Küçükışık, insanın iç dünyasını, yaşamın izlerini ve toplumsal konuları içten bir anlatımla ele almaktadır. Yazdığı 100’e yakın şiirin bir kısmı Fikir İzleri Platformu’nda ve diğer dijital platformlarda yayımlanmıştır. Ayşe Küçükışık'ın kaleme aldığı "Almanya Treni" adlı roman, 2010'lu yılların başında TRT tarafından düzenlenen bir senaryo yarışmasına gönderildi. Eserin konusu ilgi görmesine rağmen, senaryo teknik formatına uygun hazırlanmadığı için değerlendirme sürecini tamamlayamadı. Daha sonra Wattpad'de yayımlanan roman, zamanla hesabına erişim sağlanamaması nedeniyle uzun süre okurlardan uzak kaldı. Ancak yazarın yıllar önce sakladığı çıktılar ve notları, bu hikâyenin yeniden hayat bulmasını sağladı. Aradan geçen yıllarda ilk Türk işçilerinin Almanya yolculuğuna ilişkin araştırmalarını derinleştiren Ayşe Küçükışık, tanıklıklardan, tarihî kaynaklardan ve aile anlatılarından yararlanarak romanını yeniden ele aldı. Bugün “Almanya Treni”, ilk hâlinden çok daha kapsamlı, belgesel yönü güçlendirilmiş yeni versiyonuyla Fikir İzleri Platformu’nda bölüm bölüm yayımlanmaktadır. Tamamladığı ARDA adlı romanı da gerçek hayattan esinlenerek yazılmış olup Fikir İzleri Platformu’nda okurlarla buluşmuştur. Hâlen Fikir İzleri Platformu’nda editör olarak görev yapmakta, eserleri kişisel blogunda ve çeşitli dijital platformlarda okurlarla buluşmaktadır. Yazıları; kişisel blogu, Wattpad, Pinterest ve sosyal medya hesapları aracılığıyla geniş bir okur kitlesine ulaşmaktadır. Roman, şiir ve öykü çalışmalarını sürdürmekte; yaşanmış hayatları edebiyatın gücüyle geleceğe taşımayı amaçlayan eserler üretmeye devam etmektedir.