DÜNDEN KALANLAR 2.Bölüm "Habibe"

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Geçmişin bulanık sularına atılan taş ikinci halkayı doğurmak üzeredir...

12 Mayıs 2026 - 18:44
12 Mayıs 2026 - 18:44 ⏱ 16 dk Okuma Süresi
 1  33
DÜNDEN KALANLAR 2.Bölüm "Habibe"

2025…İstanbul

   İstanbul’un kronik hastalığı, yani trafik, mayıs sonunun güzel havasında bir kez daha depreşmişti. Yanından elini kolunu sallaya sallaya, güle oynaya geçen insanlara direksiyon başından hasetle baktı Habibe. Yetişmeleri gereken bir psikiyatri randevuları yoksa demek…diye düşündü. Acaba bu hayattaki bütün sevinç ve kahkahalarımız için doğmadan önce bir anlaşma falan mı yapıyoruz? diye aktı düşünceleri tıkanmış trafiğin ortasında beklerken. Hani zaten rezalet bir pazarlıkçıyım, kesin kazıklanmışımdır! Meleğin bile cenabeti gelir beni bulur ha! Mutluluğu bana on yedi yaşına kadar peşin peşin vermiş, sonrada faiziyle geri almışlar sanki! Ulan tüccarların dünyasına memur ruhla gelmek de ne ya! Memur zihniyete hayatta da hayattan sonra da yer yok Habibe Hanım! Bunu unutmasan iyi edersin!

   On beş dakikanın ardından Hyundai İ20’si nihayet hareket eden Habibe düşüncelerinden çabucak sıyrıldı sıkıntıyla saatini kontrol etti. Bir arkadaşının arkadaşı vasıtasıyla bulduğu psikiyatristle randevusuna şimdiden geç kalmıştı. Üstüne üstlük seans çıkışında daha gidip çocuklarını okullarından alacaktı.

  “Niye her şeyi ben yapmak zorundayım ya!” diye kendi kendine söylendi. O kadar sinirliydi ki direksiyonu sıkıca tutmaktan parmak eklemleri bembeyaz kesilmişti. İlkokul çağındaki iki küçük çocuğu vardı. Kocasından onun alkol problemi yüzünden boşanmıştı. Ailesi tam bir İç Anadolu ailesi olduğu için bu boşanmayı asla kabul etmemişti. Hele annesinin söylediği sözler hala kulaklarından çınlıyor, aradan geçen onca zamana rağmen hala aynı derecede acı veriyordu. Ne demişti annesi Nedime Hanım:

  “Adam eve para getirsin, senin de çocuklarının da başında dursun! Daha başka ne olacaktı ki! Boşanacaksın da ne olacak? Adın dul kadın olacak!”

   Biz kadınlar hayata eksilerden başlıyoruz ve sıfıra gelmek için dahi o kadar çok çaba gösteriyoruz ki… Hayatta kalmak bile bizim için ne kadar zor …Bizler sadece hayatta kalmakla yetinmiyoruz oysaki, neler neler yapıyoruz ancak muhteşem işlere imza atsak dahi görünmeziz… Biz kadınlar bu dünyanın gerçek hayaletleriyiz. Adalete susamış hayaletleriyiz…Adalet… Gerçi bu hayatta adalet denilen bir şey var mıdır?

  Halbuki gören gözler için neler başarmıştı Habibe, hayata nasıl da demirden pençelerle tutunmuştu. Matematik öğretmeniydi, özel dersler de vermeye başlamıştı. Kimseye muhtaç olmadan iki çocuğuna bakmış, arabasını bile kendisi almıştı. Hoş onun bile lafı edilmişti. Boşanmasının ilk zamanlarında bir ihtiyacın var mı diye sormayan kişiler bu arabayı nasıl aldın diye sorma cüretini kendilerinde bulmuşlardı mesela.

  Bu toplum çoktan ölmüş, çürüyor da çürüyor ama iğrenç kokusunu sadece küçük bir grup alabiliyor. Onların da elinden bir şey gelmiyor.

    Zihninden bu düşünceler geçerken elleri direksiyonu İstinye’den Yeniköy’e doğru sürdü. Doktor Fatoş Hanım’ın muayenehanesini bulması gerekiyordu. Çok geçmeden buldu da. Tam vaktinde seansa yetişmişti.

  Eh bu kadarcık da şans benden yana olsun bir zahmet!

  Aklında çocuklara yetişmek varken güler yüzlü çıtı pıtı bir kızın kapısını açıp buyur ettiği apartman dairesine girdi. Kız onu ufak bir bekleme salonuna aldı.

  “Doktor hanım sizi birazdan alacak. Çay, kahve ne alırsınız?”

Habibe az şekerli Türk kahvesi istedi. Şu anda kafasını hızlıca toplayacak bir şeye ihtiyacı vardı. Onun buraya kadar getiren sebep de buydu ya zaten. Korkunç bir kafa dağınıklığı, unutkanlık ve son iki haftadır artmış kabuslar… ama özellikle unutkanlık… Yani on yedi yaşı neredeyse hiç yoktu. Üniversiteye başladığı İstanbul’da İstanbul Üniversitesinin kapısından ilk kez geçene kadar da anılar hep bölük pörçüktü. Memleketi Kaleşehir ve oradaki on yedi yılına ait çok az hatıra kafasında canlanıyordu. Hep müthiş bir tempoda geçen hayatını suçlamıştı bu hafızasındaki karadelikler için. Ancak zaman geçip de taşlar hiç yerine oturmayınca ciddi hem de çok ciddi bir problem olabileceğini anlamıştı.

  Ayrıca son iki haftadır kopkoyu, her tarafına yapışan bir karanlıktan kurtulmak için deliler gibi çabaladığı şu kabuslar da cabasıydı. Kabuslarındaki derin korku hep kocaman, dal budak sarmış bir ağacı görmesiyle tavan yapıyor ve Habibe terden sırılsıklam hoplayarak uyanıyordu. Bunun tam da hatırlayamadığı geçmişiyle bir ilişkisi olduğunu çok iyi biliyordu.

  Çocukluğu nasıldı hayal meyal hatırlıyordu. İlkokul ve Anadolu lisesinin orta kısmı da eh fena değildi ama lise kısmı neredeyse tamamen yoktu. Hayatı, on yedi yaşına kadar İç Anadolu’daki Kaleşehir isimli büyük bir ilçesinde geçmişti. Yani insan ömrünün on yedi senesinin en akılda kalıcı yaşlarından olan on yedi yaşını nasıl ve neden hatırlamazdı ki?

  Düşünceleri dumanı üstünde, bol köpüklü Türk kahvesinin görüş alanına girmesiyle sekteye uğradı. Kahveyi getiren güler yüzlü kız ikinci kahveyi de odanın sağına açılan küçük bir koridorda bulunan geniş, açık kahverengi kapılı bir odaya götürdü. Çıkarken kapıyı hafif açık bırakmıştı. Habibe gerçekten nefis kahvenin, güzel havanın ve sessizliğim tadını çıkarmaya hazırlanırken bir telefon sesi bütün sükuneti bozdu. Dördüncü çalışında telefonu açan bir kadının ahenkli sesi sessizlikte çınladı.

   “Alo…” Doktor kadının karşısındaki kişi galiba istenmeyen biriydi. Kadının cevabı sert ve keskin bir üslupla verilmişti.

  “Hayır artık lütfen bana ulaşmamanı söylemiştim… gerçekleri öğrendin artık neyi nasıl yapacaksan yap ve beni bu işe bulaştırma…Ne? Nasıl? Ah demek tetikleyiciyi buldun…Tamam, hadi tamam gönder.”

 Sessizlik olmuştu. Habibe doktorun konuştuğu kişinin ona bir şeyler gönderdiğini anladı. Doktorun hızlıca nefesini tutup sessizce “Kahretsin!” demesinden de gördüğü şeyden hiç hoşlanmadığı sonucunu çıkardı.

  “İşte şimdi anlaşıldı!” dedi doktor hanım. Karşılığında ise galiba diğer hattın ucundaki kişi galiba kadının pek hoşuna gitmeyen şeyler söylüyordu. Kadının sık nefes alışında belli oluyordu bu.

  Derin sessizlik epey uzamıştı öyle ki Habibe doktorun konuşmayı sonlandırdığını düşündü. Fakat doktorun bu kez içinde büyük bir çaresizliğin debelendiği sesi yeniden tüm boşlukları doldurdu.

  “Bu yaptığın… bu yaptığın şantaj…”

  Habibe’nin duyamadığı sesler boşluğu doldurdu bu kez.

  “Tamam burada o! Hayatımı resmen bir sarmaşık gibi ele geçirmişsin… zehirli bir sarmaşık gibi…”

  Lafını bitirir bitirmez kadının içine çektiği derin nefesi duydu Habibe. Sonra derin bir “Offf” dedi ve tekrar derin bir nefes aldı. Yardımcısı kızcağız koşturarak gelip Habibe’nin randevusunu hatırlattı. Habibe saniyeler sonra doktor hanımın karşısındaydı.

  “Karşıki dağlar yıkıldı mı?” diye sordu karşısındaki ufak tefek yapılı, zarif yüz hatları olan kadına. Delici bakışlara sahip siyah gözleri küçük çerçeveli gözlüklerin ardına saklanmıştı.

  “Henüz değil,” deyip yorgunca gülümsedi doktor hanım. “Kusura bakmayın, hayat işte! Herkes için güzelce bilediği ayrı ayrı bıçakları var. Hiç kimseyi de es geçmiyor!”

  “Çok doğru!” deyip gülümsedi Habibe. Birden bu kadına gerçekten ısındığını hissetti. Çok uzun bir aradan sonra ilk kez kendini gerçekten kanlı canlı bir insanla karşı karşıya bulmuştu. Etrafındaki pek çok insan, gittiği pek çok psikolog robottan halliceydi. İlerleyen teknolojiyle biyolojik olan her şey de sanki mekanikleşmişti. Habibe’ye göre asıl pandemi buydu. İnsanlık, kendi doğasına çok ters olan bir şeye özeniyordu. Mekanik araçların iletişim kurmasına gerek yoktu, halbuki insanlar öyle miydi? Teknolojiye gömülüp dünyayla iletişimi kesenler sonra içsel boşluklarını doldurmak için robottan hallice psikologlara para ödemeye başlamış ve böylece korkunç bir kısır döngü oluşmuştu.

  Gerçi sadece bu düşüncelerin rolü yoktu içinde hissettiği sıcaklıkta… Doktor hanım bir şekilde çok tanıdık geliyordu. Nasıl? Nereden? Bunu bilmiyordu ama ruhunun ta derinliklerinde hissettiği sıcaklığa da yok diyemiyordu.

  “Evet hadi başlayalım!” dedi Fatoş Hanım gayet enerjik bir şekilde. “Sorun şiddetlenen hafıza kaybı değil mi?”

  “…ve kabuslar,” deyip yanıtladı onu Habibe.

  “Gerçekten de hatırlamıyorsun,” diye mırıldandı doktor. Habibe buna hiçbir anlam veremedi. “Efendim?”

  “Ah mühim değil!” deyip elini zarifçe havada salladı Fatoş Hanım. “Şimdi bana lütfen bana neden geldiğinizi anlatın!”

  Habibe bir anda baraj kapakları açılırcasına her şeyini anlatmaya başladı. Bütün, hayal kırıklıkları, bütün hüzünler, bütün değersiz hissetmeler. Derinlere indikçe indi, indikçe yeni şeyler hatırlamaya başladığını fark etti ancak konuşurken öyle bir yere geldi ki bir anda sustu. Fatoş hanım gözlüklerinin üstünden baktı yeniden.

 “Ben köksüzüm!” dedi birden.

 “Bu ne demek bana açıklar mısınız?”

 “Ben özellikle on yedi yaşımı hatırlayamıyorum. Lisenin son sınıfını. Hayat benim için adeta üniversite kapısından içeri girdiğim anla başlıyor. Kayıp bir çocukluk ve kayıp köklerim var benim… O kökü bulamadım hiç, bu yüzden de hiçbir yerde ve hiçbir kişide köklenemedim…Bunu şimdi anlıyorum! Burada, şu anda idrak ettim!” Gözleri şaşkınlıkla açılmıştı.

  “Çünkü ilk kez kendinize bu kadar yakın oldunuz Habibe Hanım!” dedi doktor hanım.

  İstemsizce yutkundu Habibe. “Ben… ben hipnozla kayıp geçmişleri geri getirdiğinizi öğrendim… bunu… bunu denemek için geldim aslında.”

  Ağzında değil ama kafasının içinde saklanan, orada dallanıp budaklanan onlarca yıllık bakla nihayet meydana çıkmıştı işte.

 “Sizi anlıyorum… ama bunu öğrenmek demek cehennemin kapılarını aralamak demek olabilir. Sizin duyduğunuz örnekte öyle olmuştu mesela…”

 “Yaaaa…” diyebildi Habibe yeniden istemsizce yutkunarak.

 “Yeryüzünde insanın kendisiyle verdiği kadar çetin bir savaş yoktur Habibe Hanım,” dedi Fatoş Hanım gözlerini tam karşısındaki kapının altındaki boşluğa dikerek. Sonra keskin bakışlarını Habibe’ye odakladı.

  “Buna cesaretiniz var mı?”

 Kendi de benzer bir şey yaşamış! diye düşündü Habibe. Her bir hücresi ürperiyordu. Böylesine bir hissi bu kadar net tarif etmek bunu yaşamayan biri için imkansız…

  “İki küçük çocuğuyla hayatına devam etmesi gereken tek başına bir anneyim… Çocuklarım benim geçmiş hayatımı soruyorlar ama ben onlara cevap veremiyorum…Bana bakışlarını bir görseniz… Sanki annelerine değil de bir hayalete bakar gibiler! İyi de olsa kötü de olsa artık üzerini kapattığım ne varsa geri istiyorum! Bunu çocuklarım için istiyorum! Onları köksüz bırakmak istemiyorum! Buraya bu yüzden geldim!”

 “Peki o halde!” deyip ayağa kalktı kadın. Keskinliği daha da artan bakışlarıyla “Sonrasında beni suçlamayın ama!” dedi.

  Habibe içine taş gibi oturan bir korkuyla nefes almaya bile korkarak kadının hareketlerini izledi. Fatoş hanım düğmeye bastı ve siyah perdeler pencereleri örttü. Habibe’yi karanlık odadaki tek ışıklandırılmış yer olan duvardaki minicik kareye doğru döndürdü ve konuşmaya başladı: “Şimdi yavaş yavaş gevşemeni ve gözlerini o kareden ne olursa olsun ayırmamanı istiyorum.”

  Gözünü bir an dahi kırpmadan doktorun dediklerini yaptı. “İçin neşe ve huzur dolu. Her bir nefesinde mutluluğu içine çekiyorsun, kederi ve hüznü dışarı veriyorsun. Cesaret artık damarlarında dolaşıyor…”

  Doktor Hanım başka bir şey söylediyse de Habibe artık duymuyordu. Bacakları güçlüydü şu an ve ciğerleri hiç sigara içmediği dönemlerdeki gibi sağlamdı. O minicik ışıklı kare giderek büyümüş, büyümüş ve ışığın kendisi haline gelmişti. Habibe bir anda kendini deliler gibi o ışığın içine koşarken buluverdi.

  Işığın nereden geldiğini anladığında bile koşmasını durdurmadı hatta daha da hızlandı.

  Kaleşehir’deydi… Unutmayı seçtiği ama artık çok iyi hatırladığı okulundaydı. Yüksek ve görkemli dağları kendine eşsiz bir manzara yapmış okulun geniş mi geniş cümle kapısına doğru koşuyordu.

  Işığın, temiz havanın, kudretli fırtınaların, karların, baharın memleketiydi Kaleşehir… Nasıl unutabilmişti ki onu?

  Bu kapıyı çok severdim. Safi ışıktan yapılmış gibi olurdu. Karanlıktan aydınlığa çıkmak gibiydi, kurtuluşun bizzat kendisiydi sanki.

  Habibe deliler gibi koşarak dışarı çıtı ve okulun ana merdivenlerinden buldu kendini. İlk çıkışta güneş gözlerini kamaştırmış olsa da birkaç saniyede hemen ortama uyum sağladı.

  İlk fark ettiği saçlarıydı. Uzun, kalın örgülü kumral saçları… Sonraları uğraşması çok zor diye kısacık kestirdiği güzelim saçları yeniden onunlaydı. Sevinçten kızaran yanaklarıyla etrafa göz gezdirdi. Heybetli sıra dağlar yerli yerindeydi. Okul arkadaşları geniş bahçede futbol maçı yapıyorlar, birbirlerine bağırıp duruyorlardı. Hava ekim sonunu andırıyordu. Güneşin altında bile insanı hafif hafif ürperten bir serinlik ve karşı dağların eteklerindeki sararmış yapraklar sonbaharın varlığını doğruladı.

  Tertemiz havadan derin bir nefes çekti Habibe ve bahçenin ağaçlık ve çimenlik diğer tarafına doğru ufak bir yürüyüşe çıktı.

  Ne çok severdim sonbaharda burada dolaşmayı! Kızlarla kitap üstüne kitap okumuştuk tam da… büyük ağacın altında evet!

   İçine dolan yepyeni bir neşe dalgasıyla ağaçların içinde yol almaya başladı. Kaleşehir yeşiliyle ve doğasıyla ünlüydü. Okulun hemen yanında doğayla iç içe bir bahçesi vardı. Hoş, o zamanlarda çoğunluk oraya sigara içmeye kaçardı ya…

  Her bir adımda aklına bu ve buna benzer onlarca anı doluyordu. Gülümseyen gencecik yüzler, şen kahkahalar… hepsi de bir sigaranın incecik dumanının beyazlığına sarılmıştı.

  Habibe’nin içindeki mutluluk çok hafif bir meyil veren tepeyi yavaş yavaş tırmandıkça azaldı. Kalbi deliler gibi çarpmaya başlamıştı. Bu küçücük tepenin altında dev bir ağaç vardı.

  Allahım bu o! Kabuslarımdaki ağaç bu!

 Gerçek, olanca şiddetiyle Habibe’ye çarpmaya başlamıştı.

 Sigara içenlerin bir numaralı saklanma yeriydi bu ağaç. Habibe işte tam da burada bir şeye şahit olmuştu değil mi? Onu senelerce kilitleyecek, kendini bile unutmasına neden olacak bir şey…

  Tam da o noktada durdu. Derin bir nefes aldı ve devam etmeye karar verdi. Minik ama kararlı adımlarla tepeyi indi ve bir anda görüş alanına giren şeyle nefesi kesildi. Ağacın geniş gövdesi birbirine sıkıca sarılmış ve aşk dolu sözcükler fısıldayan bir kadın ve erkeği gizlemişti. Daha doğrusu bir kız öğrenci ile bir öğretmeni…

  Habibe aniden ikisini de tanıyıverdi. Unutulmuş anılar sel olup zihnine akarken boğazını yırta yırta çıkmak isteyen bir çığlık yine Habibe’nin iki eliyle birden susturuldu. İri iri açılmış gözlerle karşısındaki ikiliye bakarken bakışlarını başka bir bakış zorla kendine çekti. Habibe’nin iri kahverengi gözleri, uzun siyah saçların çerçeve oluşturduğu hınzırca bakan iki siyah gözle çarpıştı. Sinsi bir hınzırlıkla kendine bakan kız sağ elinin işaret parmağını dudaklarına götürüp “sus” işareti yaptı işte tam da o anda Habibe unutmayı tercih ettiği şeyi hatırladı. O keskin gerçek acı bir fren sesiyle zihnine dolmuştu.

  Gözlerini birden karşısında duran lise arkadaşı Fatoş’a çevirdi. Artık o doktor Fatoş Hanım değildi, o Habibe’nin Kaleşehir Anadolu Lisesi’den sınıf arkadaşı Fatoş’tu.

  “Gerçekler eninde sonunda ortaya çıkar derler ha Fatoş!” dedi zorla. Boğazı kupkuruydu.

  “Öyle Habibe… birisi fena halde gerçeğin ortaya çıkmasını istiyor ve bunun için yapamayacağı şey yok. Buna onca seneden sonra senin izini bulup bana yönlendirmek de dahil…Peki sen… sen neler hatırlıyorsun Habibe?”

  “Aysun!” dedi Habibe gırtlaktan gelen yoğun bir sesle. Sanki Aysun dediği kişi bir balgammış da onu öksürüp bedeninden atmak istiyormuş gibiydi.

  “Her şey Aysun’un başının altından çıktı!”

     

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Aysun Ertaş Doktor, Yazar Efsanelerin Şafağı Serisi Ejderin Günü Satılık Kalp Umut Bahçesi Kollektif Eserler Vicdan Kollektif Şiirler Gece Nöbeti ( kitappad)