21. Bölüm (ARDA)

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
9 Mayıs 2026 - 13:05
9 Mayıs 2026 - 13:05 ⏱ 7 dk Okuma Süresi
 11  53
21. Bölüm (ARDA)

21. İHTİLAL

İşler çok güzel gidiyordu.

Arda artık bakkalın başında sıradan bir esnaf değil, mahallede herkesin “bizim Arda” dediği biri olmuştu.

Bir gün İstanbul’a gidip dükkân için toptan ürün almaya karar verdi.

Geceyi küçük bir otelde geçirdi. Sabah erkenden kalkıp mal almaya niyetlenmişti. Ama lobiden garip sesler geliyordu.

Televizyon açıktı.

Herkes sus pus ekrana bakıyordu.

Ekranda askeri üniformalı bir adam konuşuyordu.

Otel görevlisi panikle Arda’ya seslendi:

“Abi dışarı çıkma… ihtilal oldu.”

Arda kaşlarını çattı.

“Ne ihtilali?” dedi.

“Abi sabah beşte ordu yönetime el koymuş. Kenan Evren konuşuyor. Sokağa çıkmak yasak.”

Arda sinirli bir gülüş attı.

“Bana ne ihtilalden, ben işime bakacağım.”

Görevli korku dolu gözlerle fısıldadı:

“Abi sen bilirsin ama asker gördü mü durdurur. Dün gece Taksim’de silah sesleri duyulmuş.”

Arda cebinden parayı çıkarıp hesabı ödedi. Kapıdan dışarı adımını atar atmaz bir düdük sesi duyuldu.

Bir asker uzun namlulu silahıyla bağırdı:

“Dur! Kimse dışarı çıkmayacak!”

Arda ellerini kaldırdı.

“Ben sadece otelden çıktım. Hem daha yeni askerliği bitirdim, korkmam ben sizden.”

Asker sert bir sesle sordu:

“İyi de sen ihtilalin ne demek olduğunu bilmiyor musun?”

“Bilmiyorum.”

“Askeriyenin yönetime el koyması.”

Arda omuz silkti.

“Askere asker… koymuş koymamış bana ne.”

Asker dişlerini sıktı.

“Yürü git, nereden geldiysen oraya dön. Akşama kadar da çıkma.”

Arda otele geri döndü.

Lobide televizyon hâlâ açıktı. Kenan Evren ciddi bir ses tonuyla konuşuyordu:

“Yurdumuzda huzur ve güven ortamı bozulmuştur. Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koymuştur…”

Herkes sessizdi.

O an Arda ilk kez ülkenin havasının bir anda nasıl değiştiğini hissetti.

Sokaklar boştu.

Dükkanlar kapalıydı.

Radyolarda marşlar çalıyordu.

O gün hiçbir şey almadan Mersin’e geri döndü.

Kardeşleri kapıda karşıladı.

“İyi ki geldin abi… yollar tehlikeliymiş. Her yer asker dolu.”

Bakkal yine açıktı o gece.

Saat on ikiye yaklaşırken askeri bir cip dükkânın önünde durdu.

İçinden iki asker indi.

“Bu dükkân neden hâlâ açık?”

Arda sakin bir sesle cevap verdi:

“Komutanım biz her zaman bu saate kadar açığız.”

Asker sertçe konuştu:

“Bundan sonra açık olmayacak!”

Ama ertesi gece Arda yine dükkânı açtı.

Askeri cip tekrar geldi.

Bu sefer askerlerden biri sessizce içeri girdi. Peynir, ekmek ve bisküvi aldı. Hiçbir şey demeden parasını tezgâha bırakıp çıktı.

O günden sonra her akşam aynı saatlerde o cip dükkânın önünde durmaya başladı.

Sokaklar sessizdi.

Eskiden sabahları çocuk sesleriyle dolan mahallede artık sadece askeri ciplerin motor sesi yankılanıyordu.

Televizyonda her gün aynı yüz, aynı konuşmalar vardı.

Gazeteler incelmişti.

Bazı köşe yazıları bembeyaz sayfalar hâlinde çıkıyordu.

Kimi gazeteler tamamen kapatılmıştı.

Mahallede insanlar fısıltıyla konuşuyor, kimse yüksek sesle siyaset demeye cesaret edemiyordu.

Bir akşam yaşlı bir adam dükkâna girip sessizce sordu:

“Evladım, haber var mı? Bizim evde televizyon çekmiyor.”

Arda başını salladı.

“Yok amca… hep aynı şeyleri söylüyorlar. Sanki ülke nefesini tutmuş bekliyor.”

Bakkalın önünde oturan gençler bile artık kahkaha atmıyordu.

Biri “yasak” der gibi parmağını dudaklarına götürür, diğerleri hemen susardı.

Bir gece Arda kepengi indirirken askeri cip yine geldi.

Bu kez içinden bir yüzbaşı indi.

“Yine açık mısın sen?” dedi.

Ama sesinde sertlik değil, yorgunluk vardı.

Arda gülümsedi.

“Komutanım, insanlar sabah kahvaltısız kalmasın dedim.”

Yüzbaşı derin bir nefes aldı.

“Doğru diyorsun,” dedi.

“Biz de insanız… bazen ekmek, bazen huzur isteriz.”

O anda Arda anladı ki bu ihtilal en çok halkı yoruyordu.

Askeriyle, esnafıyla, köylüsüyle herkes sessiz bir korkunun içinde yaşamayı öğrenmişti.

Ama o korkunun içinde bir şey filizleniyordu:

Direnç.

Arda’nın dükkânı artık sadece ekmek değil, moral de satıyordu.

Kimi müşteri bir bahane ile uğrar:

“Abi nasılsın?” derdi.

Kimi süt alırken fısıldardı:

“Sabır Arda… her karanlığın bir sabahı vardır.”

Ama o günlerde korku bazen kapıyı çalıyordu.

Bir pazar sabahıydı.

Arda pijamasıyla uyanmıştı. Dükkân pazar olduğu için kapalıydı. Tam çay koyacakken kapı sert sert vuruldu.

“Tak tak tak!”

Dışarıdan bağıran sesler duyuldu:

“Açın kapıyı!”

Arda kapıyı açtı.

Kapıda iki asker vardı. Belinde silahlar, yüzleri sertti.

Askerlerden biri bağırdı:

“Komutanım gelin! Burada anarşistlerin yuvası var!”

Arda sinirlendi.

“Sen kime anarşist diyorsun?”

Asker bir adım yaklaştı.

“Konuşma! Aklını başına al yoksa ağzını burnunu kırarım!”

Arda dik durdu.

“Ben yeni askerden geldim.”

O sırada komutan kapıya geldi. İçeri baktı.

Çinko çatılı küçük evde Arda ve kardeşleri korkuyla ayakta duruyordu.

Komutan etrafı süzdü.

“Siz burada ne yapıyorsunuz?”

Arda sakin bir sesle cevap verdi.

“Burası bizim evimiz komutanım.”

Tam onları götürmek üzereyken sokaktan geçen askeri cip durdu.

İçinden Arda’nın dükkânından alışveriş yapan askerlerden biri indi.

Komutana seslendi:

“Komutanım bunlar mahalle bakkalı. Biz her gün alışveriş yapıyoruz. Temiz insanlardır.”

Komutan bir süre sustu.

Sonra başını salladı.

“Askerler, tamam. Çıkıyoruz.”

Kapı kapandı.

Arda ve kardeşleri derin bir nefes aldı.

Yıllar yavaş yavaş geçti.

Takvimler artık 1983’ü gösteriyordu.

Radyolarda marşların yerini yavaş yavaş şarkılar almaya başlamıştı.

Sokaklarda askeri araçların yerine yeniden minibüsler, çocuk sesleri ve mahalle gürültüsü dönüyordu.

Arda dükkânın önüne sandalyeyi çıkarıp oturdu.

Elinde çay, gözlerinde yılların yorgunluğu…

Ama yüzünde ince bir umut gülümsemesi vardı.

Karşı kaldırımdaki çocuklar misket oynuyor, bir yandan da bağıra çağıra şarkı söylüyordu:

“Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç…”

Yan dükkândan yaşlı terzi seslendi:

“Arda! Artık ortalık sakinledi oğlum. Yeniden mal al, milletin yüzü gülsün biraz.”

Arda başını kaldırdı.

Dudağında hafif bir tebessüm vardı.

“Evet usta… artık yeniden başlama zamanı.”

Kepengi sonuna kadar kaldırdı.

Rafları temizledi.

Duvardaki eski radyoyu açtı.

Spikerin sesi dükkânda yankılandı:

“Yeni hükümet görevi devraldı. Demokrasiye geçiş süreci başladı.”

O gün uzun zamandır ilk kez dükkânın önüne tezgâh açtı.

Camın kenarına küçük bir kâğıt yapıştırdı:

“Bakkal Arda yeniden hizmetinizde.”

Mahalleli teker teker uğramaya başladı.

Kimi helva aldı, kimi ekmek…

Ama herkesin dilinde aynı cümle vardı:

“Çok şükür… o kara günler bitti.”

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

AYŞE KÜÇÜKIŞIK Ayşe Küçükışık Yazar • Şair • Editör “Her yazarın kaleminin ardında bir yaşam hikâyesi vardır. Ayşe Küçükışık’ın yazarlık yolculuğu da çocukluk yıllarında başlayan bir hayalin, engellere rağmen vazgeçmeyen bir azmin ve yıllar boyunca süren üretme tutkusunun hikâyesidir.” Ayşe Küçükışık, 05 Mayıs 1972 tarihinde Berlin’de çalışmak üzere Almanya’ya giden bir Türk işçi ailesinin çocuğu olarak doğdu. Altı yaşına kadar Berlin’de yaşadı. Daha sonra ailesiyle birlikte Türkiye’ye dönerek ilk ve orta öğrenimini Mersin’de tamamladı. İşitme güçlüğü nedeniyle eğitim hayatında çeşitli zorluklar yaşadı ve lise ikinci sınıfta örgün eğitimini bırakmak zorunda kaldı. Ancak bu engeller, yazmaya olan ilgisini ve üretme azmini azaltmadı. Yazarlık yolculuğuna, ortaokul yıllarında katıldığı bir hikâye yarışmasıyla ilk adımını attı. Kaleme aldığı hikâye önce okul birincisi, ardından il birincisi seçildi. Öğretmenleri tarafından iller arası yarışmada temsil edilmesi için girişimlerde bulunulsa da ailesinin izin vermemesi nedeniyle bu önemli fırsata katılamadı. Yaşadığı hayal kırıklığı, onda vazgeçmek yerine yazmaya daha sıkı sarılma isteği uyandırdı. Bu süreçten sonra ailesinden gizli şiirler yazmaya başladı. Şiirleri 90’lı yıllarda “Eda Alaş” mahlasıyla Mersin’deki çeşitli radyolarda yayımlandı ve dinleyicilerden ilgi gördü. Bir radyo kanalından çalışma teklifi almasına rağmen ailesinin izin vermeyeceğini düşündüğü için bu teklifi değerlendiremedi. Buna rağmen yazmaktan hiç vazgeçmedi; yaşadığı her deneyimi kalemine taşıdı. Şiir, öykü, deneme ve roman türlerinde eserler veren Ayşe Küçükışık, insanın iç dünyasını, yaşamın izlerini ve toplumsal konuları içten bir anlatımla ele almaktadır. Yazdığı 100’e yakın şiirin bir kısmı Fikir İzleri Platformu’nda ve diğer dijital platformlarda yayımlanmıştır. Ayşe Küçükışık'ın kaleme aldığı "Almanya Treni" adlı roman, 2010'lu yılların başında TRT tarafından düzenlenen bir senaryo yarışmasına gönderildi. Eserin konusu ilgi görmesine rağmen, senaryo teknik formatına uygun hazırlanmadığı için değerlendirme sürecini tamamlayamadı. Daha sonra Wattpad'de yayımlanan roman, zamanla hesabına erişim sağlanamaması nedeniyle uzun süre okurlardan uzak kaldı. Ancak yazarın yıllar önce sakladığı çıktılar ve notları, bu hikâyenin yeniden hayat bulmasını sağladı. Aradan geçen yıllarda ilk Türk işçilerinin Almanya yolculuğuna ilişkin araştırmalarını derinleştiren Ayşe Küçükışık, tanıklıklardan, tarihî kaynaklardan ve aile anlatılarından yararlanarak romanını yeniden ele aldı. Bugün “Almanya Treni”, ilk hâlinden çok daha kapsamlı, belgesel yönü güçlendirilmiş yeni versiyonuyla Fikir İzleri Platformu’nda bölüm bölüm yayımlanmaktadır. Tamamladığı ARDA adlı romanı da gerçek hayattan esinlenerek yazılmış olup Fikir İzleri Platformu’nda okurlarla buluşmuştur. Hâlen Fikir İzleri Platformu’nda editör olarak görev yapmakta, eserleri kişisel blogunda ve çeşitli dijital platformlarda okurlarla buluşmaktadır. Yazıları; kişisel blogu, Wattpad, Pinterest ve sosyal medya hesapları aracılığıyla geniş bir okur kitlesine ulaşmaktadır. Roman, şiir ve öykü çalışmalarını sürdürmekte; yaşanmış hayatları edebiyatın gücüyle geleceğe taşımayı amaçlayan eserler üretmeye devam etmektedir.