Bölüm 9

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

“Demek ki hâlâ bir yerlerde insanlık kalmış.”

12 Ağustos 2026 - 16:03
12 Ağustos 2026 - 16:03 ⏱ 11 dk Okuma Süresi
 0  33
Bölüm 9

“Çocukken en büyük hayalin ne?” diye sorduklarında, o hep aynı cevabı verirdi:

Büyümek.

Sanki büyümek, tüm dertlerin ilacı, her zorluğun çözümüydü.

Daha o yaşlarda isyankâr ve özgürlüğüne düşkündü. Oyun saatlerinin kısıtlı olması, zorla yaptırılan ev ödevleri, dışarı çıkmak için sürekli izin almak zorunda kalması… En büyük meseleleri bunlardı. Ve inanıyordu: Büyüyünce hepsi sona erecek, bir kuş kadar özgür olacak, dilediğince kanat çırpabilecekti.

Ama kimse söylemedi ona…

Asıl ağır zincirlerin büyüyünce takılacağını.

Kimse, yaş aldıkça düşüncelerin bile prangalara vurulabileceğini anlatmadı. Çocukken söylenen yalanlar en fazla alaycı bir kahkahayla geçiştirilirken, yetişkin olduğunda doğruları söylemenin bile ne büyük bedelleri olabileceğini kimse söylemedi.

Büyümenin bedelini en ağır şekilde ödemişti.

Son günlerde çocukluğuna hasret kalması bundandı. Artık büyümüştü. Ama çocukken hayalini kurduğu özgürlük, sadece kitap sayfalarında kalmıştı.

Gerçekte, doğruların belirli bir tarafın tekelinde olduğu bir ülkede, özgür düşüncenin bedeli ağırdı.

Küçükken yalnızca dışarı çıkmak için izin alması gerekiyordu; şimdi ise tek bir kelimesiyle “vatan haini” suçlamasıyla ölümü bekliyordu.

Karar çoktan verilmiş, kalemi kırılmıştı.

Özgürlük, şimdi uzanamayacağı kadar yüksekte bir yıldızdı.

Çocukken zincir sandığı şeylerin şimdi ne kadar hafif olduğunu büyüyünce fark etmişti. Dört duvar arasında, bir idam cezasının soğuk gölgesi boynunda sallanırken aklından geçen tek şey, sağlıklı olma hakkını bile elinden alan bu bozuk terazinin daha ne kadar can yakacağıydı.

Bu aralar yarım yamalak olan uykusu bile onu terk etmişti. Emir’den haber alamıyor, doktorun kahramanlık yapmaya çalışmasını da bir türlü sindiremiyordu.

Ali yere çömelmiş, parmaklarının arasından toprağı ufalıyordu. Küçük bir karınca yuvasının kenarından geçen kum taneleri gibi akıp gidiyordu avuçlarındaki her şey. İçini kemiren sessizlik, duvarların ötesinden gerçeklerin yankısıydı.

Ayak sesleri yaklaştı.

Büyük bir gölge düştü üzerine ama başını kaldırıp bakmadı. Mehmet, elleri cebinde yanına gelmişti. Başını hafif yana eğmiş, Ali’yi izliyordu.

Çökmüş omuzları Mehmet’i rahatsız etmişti. Ali her zaman başı dik, bakışları keskin bir delikanlıydı. Onu şimdi böyle çaresiz görmek sarsıcıydı.

Bu düzensiz adalet, ölüme kafa tutan korkusuz Ali’yi bile dize getirmişti.

Kaşları çatılırken yumruğunu sıktı. Yakasına yapışıp bir yumruk sallamakla üzüntüsünü paylaştığını söylemek arasında gidip gelirken derin bir nefes alıp sakinleşmeyi bekledi. Sonra ağır hareketlerle yanına çömeldi.

“Delikanlılık ölmüş diyorlar. Mezar taşı dikilmeden gömmüşler,” dedi. Sesinde hafif bir isyan vardı.

Ali, yerdeki bakışlarını Mehmet’e çevirdi.

“İnsanlık ölmüş, delikanlılık ölmüş; çok mu? Bak bakalım, bu dört duvar arasında insanlık kalmış mı?” dedi. Dudaklarından hafif bir “cık” sesi yükseldi. Bütün hüznünü kaşlarını kaldırıp aşağı indirerek tamamladı.

“Emir dayanıklı çocuktur, iyi olacak,” dedi Mehmet, Ali’nin omzuna hafifçe dokunarak.

“Ayrıca,” diye ekledi, “insanlık ölmüş olsaydı, bu kadar insan onun için çabalamazdı.”

Doktor Funda’nın çabasını ima ediyordu.

Ali’nin dudaklarından hafif bir kıkırtı döküldü.

“İyilik bile bizimle dalga geçiyor,” dedi. Başını geriye yaslayıp mavi gökyüzüne baktı. Yüzünde hüzünle karışık bir gülümseme vardı. Doktorun o deli cesareti karşısında sinirlenmekle kahkahalarla gülmek arasında gidip geliyordu.

Bir süre sessizlik çöktü.

Sonra Ali’nin sesi, neredeyse bir fısıltı gibi duyuldu:

“Bu dört duvara bir doktor atadılar… Güya psikolojik destek… Sözde ölüme hazırlamak için… Ama bence…”

Duraksadı.

Mehmet, bütün dikkatini Ali’ye verdi.

“Delikanlılığı düşmeyen omuzlarımda, korkusuz yüreğimde arıyorsun ama sana kötü bir haberim var. Her insanın korkuları vardır. Ölümden korkmuyordum, çünkü yaşamak bana pek cazip gelmiyordu. Ama o doktor geldiğinden beri… Ölümden korkuyorum.”

Bir an sustu.

“İnsanlık zaten çoktan bitmiş, karanlık her yeri yutmuş diye düşünüyorsun… Yaşamanın ne anlamı var? Ölümü kabulleniyorsun. Sonra biri çıkıyor karşına… Gözlerinin içine öyle bir masumiyetle, öyle içten bakıyor ki, sadece iyi yanlarını göstermek istiyorsun. Seni senden çok düşünüyor. Derdini kendi derdi gibi taşıyor. Senin gerçeğini dile getirmeye bile çekinirken, gözünü kırpmadan en imkânsızı sırtlanıyor.

O an diyorsun ki:

Demek ki hâlâ bir yerlerde insanlık kalmış.

Ve işte o zaman soruyorsun kendine…

O hâlde ölmenin ne anlamı var?”

Ali sustuğunda bahçede rüzgâr bile bir an durdu sanki.

Mehmet, yanındaki adama uzun uzun baktı.

Gözlerinde ne öfke kalmıştı ne de öğüt verme arzusu. Sadece hayranlıkla karışık, tarifi zor bir bakış vardı. Duygularını açık etmeyen bir adamın içine sızmanın garip şaşkınlığı vardı üzerinde.

Her defasında aynı oluyordu.

Ali konuştuğunda Mehmet ne diyeceğini bilemiyor, sadece dinliyordu.

Düşünceleri kendisininkinden farklı olan birini bu kadar sevebileceğini daha önce hiç düşünmemişti.

Ama Ali…

Başka bir şeydi.

Bir an başını yana çevirdi, hafifçe güldü kendi kendine.

O da Doktor Funda’yla tanışmış, onunla konuşurken yüzünde iyiliğin iz bıraktığını fark etmişti. Ama şimdi biri çıkıp da “Ne hissettirdi?” diye sorsa, Ali kadar anlatamazdı.

Ali kelimeleri seçerken insanın içini parçalayan yerden tutardı.

Mehmet ise yalnızca hissederdi.

Gerçi Ali kadar insan sarrafı değildi belki. Ama Ali’nin “iyilik” diye tanımladığı doktor için hissettiklerinin bundan fazlası olduğunu da sezmişti.

Yine de sormadı.

Çünkü Ali, ne zaman neyi paylaşmak isterse anlatırdı.

Daha fazlasını değil.

“Aynı yerden bakmıyoruz hayata belki,” diye mırıldandı. “Ama aynı yerden hissediyoruz.”

Elini Ali’nin omzuna koydu.

“İşte tam da bu yüzden… Seninle konuşunca kendimi daha az kirletilmiş hissediyorum…”

Duraksadı.

“Yoldaş.”

Ali’nin bakışlarını yerden kaldırmadan tebessüm etti.

Sonunda yoldaşın oldum ha… diye geçirdi içinden ama sözcüklere dökmedi. Zira o gülümseme yetiyordu.

Mehmet, o tebessüme aynı gülümsemeyle karşılık verdi.

“Çünkü sen hâlâ içine gömülmemiş bir vicdansın, Ali,” diyerek sustu.

Sonrasında ikisi de sessizliği paylaştı.

Bu sessizlik, bahçe molası bitene kadar sürdü.

Kapı, Funda’nın öfkeli adımıyla ardına kadar açıldı.

İçeriye girerken odaya keskin bir hava doldu. Müdür masanın arkasında ayakta duruyor, Savcı da karşısında elleri belinde dikiliyordu.

Funda’nın gözleri doğrudan Savcı Gökhan’la buluştu.

Ne bir selam verdi ne de gözlerini kaçırdı.

O anda odadaki hava, sigara dumanı gibi ağırlaşmıştı.

Savcı Gökhan, dudaklarında küçümseyici bir gülümsemeyle genç kadına baktı.

“Hoş geldiniz, Doktor Hanım,” dedi. Sesinde alayla karışık bir soğukluk vardı.

“Bizi biraz meşgul ettiniz.”

Funda ellerini arkasında kenetledi, dik durdu.

Günlerdir Emir’in acı içinde kıvranmasına şahit olmuştu. O anlar gözlerinin önüne geldikçe bu adamdan iliklerine kadar nefret ediyordu.

“Sizi meşgul etmek gibi bir niyetim yoktu. Sadece işimi yapıyordum.”

Savcı başını hafifçe eğdi.

“İşinizi yapmak mı? Sahte kimliklerle doktor sokmak mı işiniz? Kayıtsız tedavi uygulamak mı? Yoksa emirleri hiçe saymak mı?”

Müdür yerinden kıpırdandı fakat Funda, Savcı’nın sözünü kesmedi.

Sonra sakin ama buz gibi bir ses tonuyla yanıt verdi:

“İşimi yapıyorum, evet. Bir insanı ölmek üzereyken kaderine terk etmek, benim ne mesleğime ne de insanlığıma yakışırdı.”

Savcı yavaşça masanın önünden ayrıldı. Birkaç adım atarak Funda’nın tam karşısına geçti.

“Elinizdeki yetkileri kötü kullanmak için mi doktor oldunuz?” diye sordu, gözlerini kısarak.

Funda bir adım ileri çıktı.

“Elimdeki yetkileri insan hayatını korumak için kullandım. İnsan hayatı, sizin kalemle üstünü çizdiğiniz dosya numaralarından ibaret değildir.”

Savcı’nın yüzünde bir anlık öfke parladı.

“Hangi hayattan bahsediyorsunuz, Doktor Hanım? Onların hayatı çoktan bitti! Şu an sadece uzatmaları oynuyorlar.”

Funda, onun sözlerindeki o derin insanlık yoksunluğunu iliklerine kadar hissetti. Anladı ki bu adamın içine dokunacak bir vicdan kırıntısı bile kalmamıştı.

Yine de sesini bozmadı.

Müdür araya girmek istedi ama Savcı elini kaldırarak onu susturdu.

“Ölüme mahkûm edilmiş bir adam için kendi kariyerinizi riske attınız. Neden? Yoksa başka bir şey mi var?”

Bakışları sinsice keskinleşmişti.

Funda gözlerini onunkilere dikti. Sesi soğuk ve netti:

“Ben insanlık için riske giriyorum. Artık siz nerede kaybettiyseniz… Bu yüzden anlamanızı beklemiyorum.”

Odada hava bir anda titredi.

Müdür sonunda dayanamayıp araya girdi.

“Sayın Savcım,” dedi, sesi kararlıydı. “Doktor Hanım belki prosedürü ihlal etti, evet. Ama unutmayın, eğer o çocuk hücrede ölseydi, hepimiz çok daha büyük bir skandala karışacaktık.”

“Bu bir tehdit mi, Müdür Bey?” diye sordu dişlerini sıkarak.

“Ben burada sadece cezayı değil, adaleti sağlamak için bulunuyorum. Eğer adaletin yerini ölüm alıyorsa, o zaman yanlış tarafta duruyorum demektir,” dedi Müdür Bey, geri adım atmadan.

“Siz ikiniz de yaptığınızın bedelini ödeyeceksiniz,” dedi buz gibi bir tonda.

Tam dönecekken Funda bir adım öne çıktı.

“Aslında öyle olmayacak,” dedi ve devam etti:

“Mahkûm Emir Atalay’ın acilen sevk işlemlerini başlatacağım. Tam teşekküllü bir hastaneye nakledilecek ve orada tedavi edilecek. Üstelik siz de bu sürece onay vereceksiniz.”

Odaya koca bir bomba bırakmış gibi bir sessizlik çöktü.

Savcı, gözlerini daraltıp alayla sırıttı.

“Kendinize bu kadar çok güvenmenizi takdir ediyorum. Ancak bu odadan çıkar çıkmaz, kuralsızlıklarınızı ve sahtekârlıklarınızı rapor edeceğim.”

Funda, sakin bir ifadeyle tebessüm etti.

“Yazabilirsiniz. Ben de belki eski bir gazeteci dostumla eski günleri yad ederim,” dedi.

Ardından bir an durdu.

“Tabii, bir sabah bu cezaevindeki insanlık dışı uygulamalar ortaya çıkarsa… Yularınızı elinde tutanlar yalnızca kulaklarınızı çekmekle kalmaz; koltuğunuzu da altınızdan alır. Sonra hayatı bitmişlerden farkınız kalmaz.”

Savcı’nın yüzü bir anda kireç gibi oldu.

Yumrukları sıkılmış, nefesi hızlanmıştı.

Ama Funda’nın duruşu zerre değişmedi. Gözlerinin içine meydan okurcasına bakıyordu.

Hiçbir şey söylemeden öfkeli adımlarla kapıya yürüdü. Tam çıkacakken geriye dönüp son bir bakış fırlattı:

“Doktor Hanım… Cezaevinde duygulara yer yoktur. Bunu acı bir şekilde öğreneceksiniz. Uğruna kariyerinizi tehlikeye attıklarınız zaten ölüler. Bunu ne kadar erken kavrarsanız, zamanı geldiğinde o kadar az etkilenirsiniz.”

Kapı sertçe kapandı.

Odada kalan sessizlik, bir tür zafer gibi yankılansa da Savcı’nın söylediği son sözler iki bedeni de derinden sarsmıştı.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Hanife Demir Merhaba! Ben Hanife , üç çocuklu bir anne, eş ve aynı zamanda geniş hayal dünyasını kaybetmeyi asla başaramamış bir polisiye yazarıyım. Çocukluğumdan beri hayal gücüm o kadar genişti ki, bazen gerçek dünyaya geri dönmekte zorlanıyordum. Neyse ki o dönemin izlerini hâlâ taşıyorum ve bu, polisiye yazarken fazlasıyla işime yarıyor. Tabii, geniş bir hayal dünyasına sahip olmak kadar, evde geniş bir sorumluluk alanına da sahibim: Üç çocuk! Çocuk yetiştirmek başlı başına bir dedektiflik işi zaten. Kayıp oyuncakların izini sürmek, kim odaya gizlice kurabiye götürdü gibi gizemleri çözmek derken kendimi doğal bir dedektif gibi hissetmeye başladım. Bu da beni polisiye yazmaya teşvik etti! Evde sürekli suç mahali var ama endişelenmeyin, en kötü suçluların ellerinde bir kutu boya ve masum gülümsemeleri oluyor. Eğitim hayatım boyunca hayal gücüm sınır tanımadı ve gerilim dolu hikayeler kafamın içinde bir yerde kendi hikâyesini yazdı. İlk başta gerçek dünyada suçları çözmek için dedektif olmayı düşünsem de, daha sonra kağıt üzerinde suç işlemeyi daha cazip buldum. Polisiye romanlarımda, karakterlerim sürekli karanlık sokaklarda, gizemli olayların peşinde koşarken ben de okuyucularıma hep en iyisini sunmaya çalışıyorum. Başarılarıma gelirsek, henüz Nobel almadım ama üç çocuğu aynı anda ilgilenip bir bölüm yazmak, bence takdir edilmesi gereken bir başarı. Her kitabımda biraz daha derinlere inerek okurlarıma, her sayfada “katil kim?” dedirtmeyi seviyorum. Boş zamanlarımda (ki gerçekten var mı, emin değilim), hayal gücümdeki sınırsız dünyalarda dolaşmayı ve yeni hikayeler yaratmayı sürdürüyorum. Polisiye yazarlık benim için sadece suçları çözmek değil, aynı zamanda okurlarımı beklenmedik sürprizlerle şaşırtmak demek. Başa dönecek olursak; İlk kitabım biraz sürpriz oldu. Sadece kafamın içinde dönüp duran olayları kağıda döktüğümde farkına vardım kalemimdeki cevheri. Sonunda amacımı ve beni ben yapan o hayali bulmuştum. İlk kitabım (Konuşan Gözler )2023 yılının Mart ayında Flora yayınlarında ücretsiz olarak basıldı. Konuşan Gözler hikâyesi olan bir roman. Yazılırken çok büyük bir yol kat etti diyebiliriz. O yüzden ben de yeri bambaşkadır. Zaten beni yazar yapan kitaptır, ötesi yok. İçindeki karakterleri de hâlâ yaşatıyorum. En son, Dark Polisiye’nin altıncı kitabında “Galata Canavarı” adlı bir öyküde yeniden yazıldı. Şimdi de Dark Kadın adlı kitapta “Sinderalla’nın kayıp ayakkabısı “ ismiyle anıldı. Her geçen gün yazdıklarım ile büyüyorum. Yazabilir miyim, merakıyla başladığım bir aşk romanı da ücretsiz onay alınca ve basılınca daha büyük beklentiler içine girdim. Şimdilerde Kâbus adlı romanımı yayınevine göndermiş onay bekliyorum. Poyabir gibi büyük bir suç örgütüne üye olduğumu da unutmamak lazım. Ama aramızda kalsın. Gelecekteki planım mı? Suç dünyası durmuyor, benim de yazacak daha çok cinayetim ve çözecek daha çok gizemim var. Eşim ve çocuklarım bu maceraya biraz şaşkın, biraz da sabırla eşlik ederken, ben kapalı bir perdenin arkasında, başka suçlarımı hikayeleştirip yazmaya devam edeceğim. Ve kim bilir, belki bir gün dünya literatürüne adımı kazıyacağım... Hayaller büyük ama imkansız değil!