KAPAN-4

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
15 Haziran 2026 - 12:46
15 Haziran 2026 - 12:46 ⏱ 17 dk Okuma Süresi
 3  29
KAPAN-4

KAPAN - 4

Gecenin pervasız ayazı, ölüm korkusu ve diğer endişeler… Bunların hiçbiri uykuya mâni değildi. İnsanın vücudu, olur olmadık yerde ihtiyaçlarını istiyor ve bunu karşılamak için de tüm baskıyı kurabiliyordu. İnsanoğlu, sırtında görünmez bir pille yaşarmış gibiydi adeta. Allah’tan öngörülü bir adamdı da iç karışıklık başlamadan kısa süre önce sorumlusu olduğu kurumun binasının, basit bir bodrum olarak düşünülen sığınağını alttan alta ihtiyacına göre dizayn edebilmişti. Gıda, jeneratör, kurumun devasa su deposuna ek kendi büyük su deposu ve birçok imkân. Hiç yerinden kımıldamadan belki burada uzun bir yılı ve belki daha fazlasını geçirebilirdi. Fakat esaret altında değilken kendini esarete mahkûm etmek, sanıldığı kadar basit olmuyordu. Belki burada kendini güvence altında tutmak için başka insanlar birçok şeyini feda edebilirdi. Tabii ne kaldıysa. Buna karşılık uzun zamandır kaldığı bu sığınak ailesine belli etmese de kendine cehennemi yaşatıyordu.

            Bodrumdan hallice ama camı, penceresi hatta normal bir yere açılan kapısı olmayan sığınağında gece ve gündüzü dijital bir saatten takip edebiliyordu. Birkaç ay önce kurumun binasının üzerine ikinci kez bombalar yağmış sadece zeminin altında yapılan sığınak sağlam kalmıştı. Zaten binanın inşa sürecinde özellikle betonun biçimini ve yapılma şeklini kendi seçmişti. Çünkü bir terslik çıkacağını sezmiş ve tedbir almaya çalışmıştı ki öyle de oldu. İç karışıklık patlak verdiğinde binayı kullanıma açalı daha birkaç ay olmuştu. Kurumun personelleri ve aileleri için tasarladığı sığınağa kimse gelememişti. Birçok çalışma arkadaşı ilk bombalamalarda ölmüştü zaten. Kurum binası da yıkılınca bu sığınağı kendisinden başka bilen kalmamıştı. Şehrin yer altından giden su kanallarına çıkan sağlam bir kapıyla sığınağa yer altından gelip gidebiliyordu. Fakat en güvenli yerde bile korku yeterince korkuydu.

            Gece vakti sebepsizce sığınağın yakınlarına düşmeye başlayan bombalar, onu yine uykusundan etmişti. Çoğu zaman kan ter içerisinde bölünen uykusunu küçük oğlu korkmasın diye yatağında tekrar uyumaya çalışarak geri almaya çalışıyordu. Fakat bu kez kalbini sıkan acı bir huzursuzluk vardı. Tek başına yattığı yatağının içinde sessizce doğruldu, başını çevirip yan yatakta uyuyan karısı ve çocuğuna baktı. Karısı Meryem, aylardır devam eden katliamın etkisinde çoktan kalmıştı bile. Bomba seslerine kadıncağız da uyanmış, oğulları Yusuf’un başını bağrına basmış her patlamada oğluna bakıp hıçkırıklara boğuluyordu. 

            Nadir Hâlid, eşinin halini görünce dayanamadı ve yatağından usulca çıktı. Karanlık olursa Yusuf korkabilir diye ışıklarla donattığı sığınağın lambalarını loş halinden aydınlık haline getirdi. Ağlamaklı hanımının yanına gidip saçlarını okşadı. “Korkamayasın Meryem. Korku bize istemediğimiz şeyler yaptırır.” Kadın, kocasının bu sözü üzerine ağlamayı kesti. Başını derin derin baktığı Yusuf’tan kaldırıp bu kez de sığınağın kanallara açılan kapısına gözünü dikti. Nadir, bu kez de Meryem’in kapıdan gelecek bir tehlikeye odaklandığını fark etti. “Meryem. Yerin kaç kat altındayız. Bırak gökyüzünde uçan uçağı yerdeki askerlerin bile haberi olmaz bizden.” Gözlerini kapıya dikmiş olan kadın bakışlarını hızlı ve keskin bir ifade ile kocasına çevirdi. Kocasına sert bir şekilde baktı. “Ölümden korkuma ağlamıyorum ben! Yusuf. O daha küçük. Bize bir şey olursa o ne yapar? Ona bir şey olursa biz ne yaparız?” Karısının bu sözü bıçak gibi batmıştı içine. Belki her şeyi anlardı da hiçbir sebep yokken öldürülen onca çocuğu anlayamazdı. Başını önüne eğdi ve karısı gibi karanlık bir sessizliğe büründü.

            Bombaların sesleri kesilmişti. Gelgelelim şehre yağan bombalar dursa bile Nadir’in içine yağmaya başlayacak bombaların düğmesine karısının sözleri basmıştı bile. Yetiştiği topraklarda birçoğunun aksine küçüklüğünden beri topluma duyarlı olarak yetiştirilmişti. Fakat şimdi biraz cehaletin biraz kışkırtılmış olmanın ve büyük oranda insanı merkezine almayan anlayışın bedelini ödüyordu.

            Babası Halep Su İdaresi’nde çalışan bir işçiydi. Çok küçük yaşlardan itibaren yaşadıkları şehrin sokaklarını öğrendiği kadar altından geçerek onu besleyen temiz ve kirli su yollarını da öğrenmişti. Üniversiteyi ülkesinin okullarında İnşaat Mühendisliği alanında başarı ile bitirirken hemen ardından başarısı sayesinde Avrupa’da eğitimine devam etti.      Almanya’da Hidrolik ve Su kaynakları alanında yüksek lisans ve doktora yapan bir akademisyen haline geldi. Ardından çeşitli ülkelerde asistanlık ve uzmanlık yaparak kendini geliştirdi. Kariyerinin ilerleyen dönemlerinde Dünya Bankası’nın finanse ettiği Esad Gölü’nden Halep şehrine su taşınması projelerinin yöneticisi olarak ülkesine geri döndü.          

            Nadir için yıllar yılları büyük bir hızla kovalamıştı. Yaşadığı toplumun anlayışına göre geç yaşta da olsa, kendisi gibi zincirlerini kırmış Meryem ile evlendi. Meryem ise bir çocuk hastalıkları doktoru idi.        

            Suriye’de iç savaş patlak verdiğinde, çiftin oğulları Yusuf henüz çok küçüktü. Fakat buna rağmen kendi statülerini paylaşıp Avrupa’nın yollarını kurtuluş belleyenler gibi topraklarını terk etmek istememişlerdi. Kariyerleri onlara rahatlıkla birçok gelişmiş ülkenin kapısını açabilirdi, gelgelelim bu teklifleri reddettiler. Meryem muhalif kanadın askerleri için sıhhiyeci olurken, Nadir ise su kaynaklarının temiz tutulması ve taşınması ile ilgilendi.  Bu sırada da şehrin altında yer alan çok iyi bildiği tünellerden sivil tarafsızların nakledilmesini sağlayarak, birçok soydaşının bombalar altında can vermesini engellemeye çalıştı. Fakat işi bununla bitmemişti. İç savaş ilerledikçe başka ülkelerin etkinlikleri topraklarında daha fazla arttı. Savaşın körüklenmesini isteyen sözde barış güçlerinin temiz su kaynaklarını sabote ettiğini fark etti ve bunları belgelemeye başladı. Artık hem aktivist hem de hedefti.    

***

            Gecenin bir vakti tek başına oturduğu çalışma odasında, masasının başındaydı. Masasının arkasında başlayıp, sağ tarafında kalan uzun duvarı boydan boya kaplayan kütüphanesine baktı. Sade ve düzenli kütüphanesi kim bilir kaç uykusuz geceye şahitlik etmişti. Yıllarca evlenmemiş, yalnızlığını görevi ve kitapları arasında paylaştırmış bir adamdı. İçinde bulunduğu bu hale de son dönemde şükürler ediyordu. Görevinin önüne koyacağı, aklını bulandıracak başka bir sevgiyi kalbinde taşımamak en iyisiydi. 

            Oturduğu masasından, ayağa kalktı. Masanın üzerindeki çalışma lambası haricinde diğer bütün lambalar sönüktü. Yarı karanlık odasında belli belirsiz adımlarla kütüphanesinin önünde ellerini arkasına bağlayıp adımlamaya başladı. Kitaplarına göz gezdirdi ve ardından durdu düşünceli bir şekilde elini çenesine götürdü. Belli bir okuma tarzının olmadığını düşündü. Gerçekten neyi seviyordu? Hayatın anlamsızlığı içinde kalbini göklere çıkaracak bir tutkusu hiç olmamıştı. Kalbi merhamet dolu, sevmeyi sevilmeyi arzu eden bir insandı. Gelgelelim, bu doludizgin duyguları aktarabileceği birisini hiç bulmamıştı. Bırak bulmayı, aramamıştı. Parmak uçlarıyla raflarda duran kitaplarına dokundu. Ardından bir iç çekip masasının başına geri döndü.

Siyasi romanına göz atarken kendi kendine söylendi; “Her kahraman kendi zalimini yaratır. Her zalim ise kendi distopyasını ama bunu ütopya sanır.” Ütopya? Belki zalim ile ütopya kelimelerinin yan yana gelmesi saçmaydı ama öyle değil miydi? Zalimin talep ettiği dünya başkası için distopya olabilirdi ama kendisi için ütopya idi. Tıpkı her kahramanın düşmanı için zalim olması gibi. Birkaç yüz kilometre güneyinde, son dönemde sıkça ziyaret ettiği toprakların, sahibi olduklarını iddia edenlerin haberlerini görmüştü sabahleyin bir gazetede. Kötü bildikleri bir yöneticinin karısını “Çölün Prensesi” adıyla vermişti gazete. Sanki el birliği ile masum sivilleri hiç katletmemişler ya da el kadar çocukların kanına girmemişler gibi. Evet, kendi dünyaları zalimler için bir ütopya idi ve yaşam tarzlarına bu kelime hiç de öyle sırıtmıyordu.           

Masasının, yeşil sümeninin üzerinde duran sigara paketini eline aldı ve bir sigara yaktı. Dumanı ciğerlerine çektikten hemen sonra masanın üzerindeki lambaya doğru üfledi. Işığın içindeki dumanın hareketlerini izlemek hoşuna gidiyordu. Bu kısa süre, düşünceler olmadan sadece görünmeyen hava akışının etkisi ile dumana yön vermesini izleyerek zihnini arındırıyordu. Altı üstü bir duman, havanın alanında onun zorbalığına maruz kalıyor; eğiliyor bükülüyor ve dayanamayıp sonunda varlığını kaybediyordu. Havaya karışıyor yok oluyordu. İkisinin arasındaki bu çekişmeyi kayıtsız çaresiz izlemek gücün üzerinde bir güç olduğu gerçeğini aklına kazıyordu. Öyle ya, dumanı havanın elinden kurtarmak için ne yapabilirsin ki?         

Üst çekmecesinde duran telefonun titreşim sesi ile kendine kurduğu bu kayıtsız atmosfer bozuldu. Telefonu eline aldı ve cevap verdi. Sessiz bir anlaşma yapmışçasına hiç konuşmadan telefonu kulağından indirdi, derin bir nefes çektiği sigarasını kül tablasına basıp ayağa kalktı.  Bulunduğu çalışma odasından çıkıp, diğer odaya geçti. Koridordaki odalardan birinin önünde durup kapısını tıklattı. “Murat. Murat. Uyan oğlum!”        

Aylar önce eşini ve çocuğunu, şaibeli olduğunu düşündüğü bir trafik kazasında kaybetmişti Murat. Hastaneden, morg kapısına, morgun kapısından mezarlığa kadar aklını oynatmıştı. Eşi ve çocuğunun uğradığı kazayı, Azez operasyonu esnasında darp ettiği başka bir ülkenin ajanının intikamına bağlıyordu. Öyle ya, Suriye’de Saqr isimli Türk görevliyi şehit edenler, pekâlâ onun eşi ve çocuğunun peşine düşebilir hatta ölümlerine sebep olabilirlerdi. Bu duygularla baş edemeyince komutanı Kemal; onu önce sinir hastalıkları hastanesine yatırmış ardından birkaç ay sonra da hastaneden çıkartıp yanına almıştı. Kemal, bahtsız askerinin sakin duruşuna karşılık, bir çılgınlık yapabilme ihtimalini hep aklında tutmuş ve yanından ayrılmasına izin vermemişti.           

Murat, kapısındaki komutanının sesi ile kendine geldi. Alışkanlık üzere hızla yatağından fırlayıp üstünü başını düzeltti. “Komutanım geliyorum.” Kapıyı açtı, koridorda bekleyen Kemal’in yüzüne baktı. Kemal komutanın bezgin duruşu her halinden belliydi. “Hazırlan Murat. Görev çağırıyor.”     

***

Yola çıktıklarında, direksiyonda Kemal ve yan koltukta Murat vardı. Günün ilk ışıkları şehrin üzerine düşmeye başlamıştı. Murat sessizce başını cama dayamış ve uzun zamandır sahip olduğu sükûnetine sahip çıkmaya devam ediyordu. Öyle ki, artık konuşmayı bile zayıf düşmüş yüreğine bir zül addediyordu. Kemal ise direksiyonda birkaç yüz kilometrelik sakin yolun tadını çıkartıyordu. Yıllarca tek başına gidip gelmişti bu yolu. Şimdi yanında belli etmese de kardeşi saydığı bir nefes vardı ama sadece nefesten ibaretti. Hayatında hiç kimseyi özel bir yere koymadığı için Murat ile kuramadığı empatinin huzursuzluğu içerisindeydi. Gayri ihtiyari eli arabanın radyosuna gitti. Radyodaki ses, şarkıyı anons etmeden önce birkaç dize söyledi. “Geleceğim, bekle dedi. Gitti. Ben beklemedim, o da gelmedi. Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi.” ‘Ölüm’ kelimesini duyduğunda Murat’ın oturuş şekli değişmişti. Kemal ise radyodaki sesin söylediği bu dizelere daha önceden tanıyordu.          

KEMAL; “‘Özdemir Asaf’” dedi Murat’a duyururcasına. Murat Oturuşunu biraz daha düzeltip Kemal’e baktı.

MURAT; “Efendim Komutanım?”  
KEMAL; “Şiir. Şiir! Şairi Özdemir Asaf diyorum.”           Murat anlamsız bir ifade ile baktı.
MURAT; “Anladım komutanım.” Kısa bir sessizlik oldu, Murat mırıltı ile devam etti. “Gelecek kimsem yok artık. Bekleyeceğim bir şey kalmadı.”            Kemal askerinin bu mırıltısından hallice sözlerine içini çekti.
KEMAL; “Yıllarca ne birini bekledim ne de birine ‘Bekle geleceğim.’ dedim.”           
MURAT; “Sahi komutanım. Nasıl başardın bunu?”          
KEMAL; “Korkarak.”        
MURAT; “Nasıl? Neden korktun?”
KEMAL; “Senin yaşadıklarından korktum.”         
MURAT; “Haklısın komutanım. Gerçekten öyle. Bir kâbus olsa keşke diyorsun ama bir bakıyorsun ki, göbeğindesin.”        
KEMAL; “Oğlum bak. Ben düz adamım. Acını bilirim, buna saygı duyarım ama kendimi senin yerine koyamam. Bunu benden bekleme. Fakat sana diyorum, acına saygım var. Benden daha fazlasını bekleme. Çünkü ne yapmam gerektiğini bilemem.”
MURAT; “Yok komutanım. Ne yapacaksın? Ne yapabileceğiz ki?”         
KEMAL; “Benim yaşamaktan korktuğum, uzak durduğum şeyi gözlerimin önünde yaşadın.”      

Bu sırada Kemal, yolun üzerinde gördüğü benzinliklerden birine girdi ve durdu.

KEMAL; “Aklında, kalbinde bu kaza ile ilgili bir şeylerin yerine oturmadığını biliyorum. Bir şaibe arıyorsun. Araştırdım Murat. Sen Hastanedeyken her taşın altına baktım. O şerefsiz herifin parmağı var mı diye? Halep, El-Bâb, Azez her yerde iz sürdüm. Fakat yok. O adi heriflerin ailenin kazası ile ilgili bir temasları yok.”

Murat, Kemal’in yüzüne bakıyordu ama sanki onu görmüyor, bir boşluğa bakıyor gibiydi.

KEMAL; “Araçlarına çarpan kamyonun şoförünü sorguladım. Ne araçta ne şoförde bir şey bulamadım. Şoförün çalıştığı kamyonun sahibi firma, o da temiz. Uyuyan hücre olması ihtimaline karşı adamların soylarına varana kadar didik didik ettim. Yok Murat. Aileni olmaması gereken bir yerde olmaması gereken bir kazada kaybettik sadece.”

Murat’ın gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı.

KEMAL; “Senden tek bir şey istiyorum. Göreve geri dönebilesin diye üst kurumlara dilekçe verdim kefilin oldum. Operasyon bölgesinde ne beni ne kendini ne de ekipteki diğer arkadaşlarını riske atacak şeyler yapma.  Ekipte tek tabanca olmayan ailesi çoluğu çocuğu olan adamlar var. Aman ha diyeyim Murat.”

            Murat, komutanının söylediklerini anladığını işaret eden şekilde başı ile onayladı. Kemal ise sesini daha fazla çıkartmadan yola devam etti.

***

            Kilis civarında kurulan üs bölgesine ulaştıklarında, Yüzbaşı Serkan operasyon talimatlarının görüşüldüğü oda da onları bekliyordu. Toplantı odasında yine Alpagu Timi içerisinde görevli arkadaşları vardı. Herkes birbiriyle usulünce selamlaştı, ardından Yüzbaşı Serkan, Kemal komutandan müsaade alarak ayağa dikilip geniş masanın arkasındaki duvarda asılı duran beyaz tahtanın önüne geçti.  Tahtanın üzerinde bazı isimler ve adresler yer alıyordu.

            SERKAN; “Uzun süredir Halep merkezde, bizim birimlerimiz ile sıkça temas kuran bir akademisyen var.    Nadir Hâlid, eşi Meryem Hâlid ve çocukları Yusuf Hâlid. Nadir, iç savaşın başında beri sivillerin güvenli       şekilde yer değişimleri veya saklanmalarını sağlıyordu. Aynı zamanda elinde bulundurduğu imkanlar sayesinde temiz su kaynaklarının korunması ve sivillere ulaştırılmasını sağlıyordu. Bu işleyişi güzel idare  etti ve bölgede birçok kişi için güvenli bir liman oldu. Aynı zamanda eşi Meryem’de doktor olduğu için  ulaştırabildiğimiz tıbbi malzemelerle sıhhîye hizmeti de verdiler. Fakat son birkaç aydır özellikle üzerinde  durduğu bir konu vardı. Temiz su kaynaklarının kasıtlı olarak sabote edildiğine dair belgeler ve raporlar  göndermeye başladı.”                                                                                                                                                KEMAL; “Hangi tarafın bunu yaptığını biliyor mu?”                                                                                                               SERKAN; “Son birkaç raporunda bunu kimin yaptığını ispat etmiş. Raporlar sayesinde biz de resmî girişimlerde bulununca aile tamamen hedef haline geldi.”                                                                                                                                               KEMAL; “Ne resmî girişimi?”                                                                                                                                                        SERKAN; “Komutanım bildiğiniz üzere Cenevre Sözleşmesi gereğince sivillerin vazgeçilmez şeylerinin hedef alınması yasaktır. İçme suyu tesisleri ile sulama tesislerinin yanı sıra su deposu, arıtma tesisleri su  taşıma hatları vurulamaz. Raporda tüm bu ihlaller var. Bununla beraber eski Lahey hukukuna göre sivillerin kullanımındaki su kaynaklarını zehirlenemez. Raporda bu ihlal ve sonuçları da var. Yani su kaynağı askeri değil sivillere yönelikse kimse su kaynaklarına zarar veremez. Bu raporlar gerektiği gibi değerlendirmeye alınırsa faillere Lahey yolu görünür.”

            Murat, Kemal ve Serkan komutanlarının konuşmalarını dikkatle dinledi. Bu sırada masada duran dosyadan fotoğraflar ve raporlara göz attı. Onun için, Nadir Hâlid ya da eşinin yaptıklarından çok evin çocuğu Yusuf bir anlam ifade ediyordu. Böyle bir görevde olması gereken son şey duygusal olmaktı ve Murat o tehlikeli alana çoktan girmişti bile…

            MURAT; “Komutanım. Oğulları Yusuf, küçük mü?”         

            Murat’ın bu sorusu Kemal’in dikkatini çekmişti ama Serkan sorunun altında yatan gerçeği anlayamamıştı. Hemen yanıt verdi.

            SERKAN; “Küçük bir çocuk. Belki 5 ya da 6 yaşlarında.”          

            Kemal, bozuntuya vermemek için lafı değiştirmek istedi.

            KEMAL; “Peki… Bu Nadir Hâlid’in raporlarında su kaynaklarını sabote eden kim?”

            Aslında bu sorunun cevabı hem Kemal hem de Murat için daha sorunlu bir hissin kapını açıyordu. Murat’ın ruh haline hâkim olmayan Serkan’ın verdiği yanıt Murat’ın içerisinde büyüyen Yusuf Hâlid’e duyduğu merhametin yanına bir de öfke dolu bir intikam duygusu ekledi.

            SERKAN; “Peşine düştüğümüz ekip. Başlarında Murat’ın komaya soktuğu adam var.”     

            Murat’ın sıktığı çenesinden gelen dişlerinin gıcırtısını Serkan’da Kemal’de duymuştu. Sessiz fakat öfke dolu olduğu her halinden belli bir tavırla yanlarından ayrıldı. Bunun üzerinde Serkan, Kemal komutana baktı. Murat’ın duygusal zafiyeti odanın içerisindeki herkesin dikkatini çekmişti.

            SERKAN; “Kemal abi. Sen bu Murat’ın operasyonda aklı başında hareket edeceğine emin misin?”                    KEMAL; “Hiç bilmiyorum Serkan. Gelgelelim üstlere daha fazla dert anlatamıyorum. Dikkatli olmak zorundayız.”

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow