GECE AŞKI

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Kimse onun sadece birkaç metre ileride toprağın altında olduğunu bilmeyecekti. Artık ölü olan bedeni de sonsuza kadar bulunamayacaktı.

4 Kasım 2026 - 06:01
4 Kasım 2026 - 06:01 ⏱ 12 dk Okuma Süresi
 0  6
GECE AŞKI

Gökyüzünde zifiri karanlığı yumuşatan parlak bir dolunay vardı. Derin sessizliği ise, etrafta dolaşan böcekler bozuyordu. Burası, ona bu saatlerde huzur veren tek yerdi. Mia, evine yakın bir arazide seçtiği en güzel yere, bir ağacın altına koyduğu sandalyeye oturmuş, önündeki şövalede duran tabloyu tamamlamaya çalışıyordu. Bu tabloya üç gün önce başlamıştı. Bu gece bitecek gibi görünüyordu. Mia, tablosuna çok odaklanmıştı. Hemen yanında yerde oturan ve ona seslenen kardeşini duymamıştı bile. Kardeşi ona dokunduğunda Mia yerinden sıçradı. Tablodaki ağacın bir dalı biraz fazla uzadı ama neyse ki resmi bozmadı. Mia öfkeyle yerde oturan kardeşine baktı.

“Ne var Liam, resmi bozacaktım senin yüzünden.”

“Abla, ben sıkıldım. Hadi gidelim.”

“Biraz daha sabret, az kaldı. Bitmek üzere.”

“Bitmek üzere falan değil abla, ben hâlâ eksikler görüyorum. Çok fazla boşluk var tablonda.”

Mia şaşkın bir hâlde tablosuna baktı. Ağaçları, çimenleri, çalılıkları ve bir dereyi... Ayı göstermemişti ama ışığını yansıtmıştı. Tablosu bu araziyi yansıtıyordu. Tek fark dereydi. Burada dere yoktu, onu kendisi eklemişti. Mia tablosunda bir eksik göremedi.

“Sen neyden bahsediyorsun Liam? Ben hiçbir boşluk göremiyorum.”

“Onları yapmayı unutmuşsun.”

Mia anlamamış bir hâlde kardeşine baktı.

“Kimi?” diye sordu.

“Cinleri ve perileri,” dedi kardeşi ve kahkahalar atmaya başladı.

Mia hemen yerinden fırladı. Kardeşi koşmaya başladığında Mia onu kovalamak istedi ama eşyalarını burada bırakamazdı. Kardeşi onunla alay ederek eve girdiğinde Mia da eşyalarını toplamaya başladı. Kendi kendine söyleniyordu.

“Aptal çocuk, küçük bir çocukla iş yaparsam böyle olur.”

Eşyalarını topladıktan sonra eve doğru ilerledi. Eve girer girmez odasına çıktı. O sırada annesi de onun peşinden geliyordu.

“Neredeydin sen Liam?"

" Nereden geliyor?” diye sordu annesi.

“Benimle beraberdi, merak etme anne. Ona göz kulak oldum.”

“Sen mi ona göz kulak oldun, yoksa o mu sana?”

Annesi bunu söylerken gülümsüyordu. Mia da ona gülümsedi.

“Uyumam gerek anne. Saat kaç?”

“Gecenin üçü. Kardeşinin sesine uyandım. Bir daha onu dışarı çıkarırken bana haber ver, olur mu?”

“Sophia bugün gelemedi, o yüzden Liam’ı aldım ama bu ilk ve sondu. Merak etme.”

“Tamam tatlım, iyi geceler.”

Annesi çıktığında Mia düşüncelere daldı. Buna daha ne kadar devam edebileceğini bilmiyordu. Dışarıda, gece karanlığında onu çeken güçlü bir enerji, bir güç vardı. Mia buna asla engel olamıyor, karşı koyamıyordu. İnsanların karşı cinse karşı hissettiği duyguları o, gece karanlığına karşı hissediyordu. Bu tamamen delilikti. Geceye âşık olmuştu. Bu yüzden yaklaşık üç yıldır geceleri yaşıyordu. Gündüzleri uyuyor, geceleri dışarı çıkıyordu. Neyse ki evlerinin arazisi epey genişti. Bu yüzden evden rahatlıkla uzaklaşabiliyor, tamamen doğayla baş başa kalabiliyor ama aynı zamanda da hâlâ kendi arazilerinde oluyordu. 

Annesi ile babası ona bu yüzden bir şey söylemiyorlardı. Geceleri hava sıcak da olsa soğuk da olsa Mia için fark etmiyordu. Karda kışta bile sıkı sıkı giyiniyor, yine de dışarı çıkıyordu. Tek bir sorun vardı: Gece dışarı çıkarken yanında mutlaka birinin olması gerekiyordu. Tek başına asla çıkamaz, saatlerce vakit geçiremezdi. Bunu ilk denediği zaman korkunç bir şey yaşamıştı. Ne olduğunu tam olarak anlayamamıştı ama sanki onu oraya çağıran güç onu hipnotize etmişti. Mia bunu bir türlü tarif edemiyordu. Kimseye bu konu hakkında bir şey söylememişti. Aksi hâlde annesiyle babası onun bunu bir daha yapmasına asla izin vermeyeceklerdi. Mia da kendisine bir çözüm bulmuştu. O günden sonra gece saatlerinde dışarı tek başına çıkmamıştı. Arkadaşları, kuzenleri, hatta sekiz yaşındaki erkek kardeşi...

Kim olursa olsun yanında mutlaka birisi daha oluyordu. O zaman rahat ve güvende oluyordu.

Mia bütün günü uyuyarak geçirdi ve akşam yemeği saati geldiğinde hizmetçi onu uyandırdı. Yatağından kalkıp üzerini değiştirdi ve salona inip yemek masasına oturdu. Yemeğini yerken bir yandan da masadaki sıkıcı muhabbetleri dinliyordu. Annesiyle babası her zaman ya işten ya da çocuklarının eğitiminden konuşuyordu. Mia’ya göre boş muhabbetlerdi. Mia yemeğini yedikten sonra resim malzemelerini hazırladı. Erkek kardeşini ilk kez dün gece yanına almıştı ama onu bir daha alamazdı. Çok konuşuyor, çok mızmızlanıyordu. Ayrıca dün gece neredeyse resmini bozuyordu. Bu yüzden arkadaşına gitmeye karar verdi. Dışarı çıkıp arkadaşının işlettiği pastaneye gitti. İş yerini kapatmak üzereydi. Sophia onu görünce gülümsedi. Üzerinde uzun, kırmızı bir elbise ve siyah bir pelerini vardı. Mia pelerine dokunarak sordu:

“Bu yeni mi? Çok güzelmiş.”

“Evet, ipek. Babam dün diktirdi.”

“Harika,” dedi Mia ve ellerini önünde birleştirdi.

Çekinerek sordu: “Bu gece benimle gelme şansın nedir?”

Sophia’nın yüz ifadesi değişmeye başladı.

“Mia, sana yardım etmeyi çok isterim, biliyorsun ama abim evleniyor. Onun düğün hazırlıkları için anneme yardım etmem gerek.”

“Anladım, tamam. O zaman kolay gelsin size.”

Mia kapıdan çıkmak üzereyken Sophia ona seslendi.

“Düğüne geleceksiniz, değil mi?”

“Elbette geleceğiz. O benim de abim sayılır.”

“Tamam, hoşça kal.”

Mia oradan ayrılırken bu gece ne yapacağını düşünüyordu. Aklına hizmetçileri geldi. Yanına kimseyi bulamadığı bir gün Alina’yı bir kere yanına götürmüştü. Neden olmasın? Sonuçta bir insanın yapacağı tek iş onun yanında oturmak ve hipnozu engellemek olacaktı. Uyumaları ve dinlenmesi için ona yarın öğlene kadar izin verebilirdi. Eve varır varmaz mutfağa gitti ve Alina’yı buldu.

“Alina, ne yapıyorsun?”

“Bulaşıkları kuruluyorum hanımefendi. Bir şey mi istemiştiniz?” diye sordu hizmetçi.

“Bu gece benimle dışarı gelmeni istiyorum Alina.”

Genç kadının gözleri aniden büyüdü. Şaşkınlıkla ona baktı.

“Ama hanımefendi, ben sabah erken kalkıyorum, biliyorsunuz,” dedi tedirgin bir hâlde. Ama derdinin sabah erken kalkmak olmadığı her hâlinden belliydi. Korkuyordu. Onu yanına en son aldığında çalıların arasından dışarı fırlayan bir tavşanı hayalet sanmış ve çığlıklar atarak eve kaçmıştı. Gece hayatını sevmediği belliydi.

“Merak etme Alina, sana yarın öğlene kadar izin vereceğim. Hadi ama, yanıma kimseyi bulamıyorum. Sadece bu gecelik.”

Hizmetçi bir süre düşündü, sonra isteksizce kabul etti.

“Tamam hanımefendi ama bu son. Tamam mı?

Benden bir daha böyle şeyler istemeyin.”

“Tamam, tamam, istemem. Hadi sen hazırlan ve beni kapıda bekle. Eşyalarımı alıp hemen geliyorum.”

Mia heyecanla oradan ayrılırken hizmetçi kadın sıkıntılı bir hâlde üzerindeki mutfak önlüğünü çıkarıp üzerine bir hırka giydi ve kapıya doğru ilerledi. Mia yanında eşyalarıyla onun yanına geldi ve beraber evden ayrıldılar. Mia her zaman vakit geçirdiği bölgeye doğru ilerledi. Genç kadın da tedirgin bir hâlde etrafa bakınarak isteksizce onun peşinden gidiyordu. Mia şövalesini ve diğer resim malzemelerini hazırlayıp çalışmaya başlarken hizmetçi kadın da yere, çimenlerin üzerine oturdu ve derin bir iç çekti.

Bu gece de parlak bir ay vardı. Ortalığı yeteri kadar aydınlatıyordu. Mia yeni bir resim yapmaya başladı. Önce beyaz tuvalin üzerini komple lacivert, beyaz ve gri boyaları karıştırarak güzel ve kasvetli bir arka fon oluşturdu. Ardından yeşil renkteki tüpleri aldı ve koyu tonları seçip paletine koymaya başladı. Ağaçları yapmak üzereyken aniden irkildi. Hizmetçi kadın aniden ayağa fırlamış, üstünü başını silkeliyordu. Yüzünde iğrenmiş bir ifade vardı. Mia ona hem şaşkın hem de öfkeli bir hâlde bakarak sordu:

“Ne oluyor?”

Genç kadın titreyen bir sesle söyledi:

“Galiba, galiba üzerime böcek çıktı. Her yerim kaşınıyor.”

Mia gözlerini devirdi. Bu kadın amma da korkaktı. Buraya onunla gelmektense küçük kardeşiyle gelmeyi tercih ederdi.

“Böcek seni yemez, fazla abartıyorsun.”

Genç kadın duraklayıp ona baktı. Mahcup bir hâldeydi.

“Benim, benim gitmem gerek hanımefendi. Ben burada kalamam. Hele gecenin bu saatinde belki etrafta yılanlar bile vardır.”

“Elbette var,” diye karşılık verdi Mia umursamaz bir tavırla. “Burası dağ başı, şehir değil.”

“Ben gidiyorum,” dedi genç kadın net bir şekilde ve arkasını dönüp evin yolunu tuttu.

Mia uzun bir süre tereddütte kaldı. Onun peşinden gitmeli miydi, yoksa burada kalıp işine devam mı etmeliydi?

Bunu en son yapmasının üzerinden yıllar geçmişti. Belki de bir daha olmayacaktı. Belki de o ilk gecenin verdiği korkudan dolayı yaşadığı kötü bir anıydı. Bunu yaşamadan bilemezdi. Bu gece burada tek kalmaya karar verdi. Hiçbir yere gitmeyecekti. Burada kalacak ve resmini yapacaktı.

Ağaçları yapmaya başladığında tuhaf bir şey hissetti. Galiba hizmetçiyi buradan kaçıran böcekler onunla da oyun oynuyordu. Sakin bir hareketle elini bacağına götürdü ve bacağına tırmanmaya çalışan böceği silkeleyerek yere düşürdü. Resmine devam edeceği sırada başka bir şey oldu. Bu kez ensesinde bir kaşıntı hissetti. Kaşlarını çattı, elini ensesine götürüp oradaki böceği de yere attı. Sonra resmine devam etti. Bir yandan eserini yapmayı sürdürüyor, diğer yandan da gecenin ihtişamını seyrediyor, boyasını tazeliyordu. Ayın ışığı altında parlayan çimlere ve çalılara baktıkça midesinde karıncalanma hissediyordu. Kendi kendine gülümsedi. Tekrar tuvale döndüğü sırada bu kez karnından yukarı doğru yürüyen bir şeyler olduğunu hissetti. Bu kadarı da fazlaydı. Bu böcekler nereden çıkmıştı şimdi?

Mia üzerindeki elbiseyi yukarı doğru sıyırdı ve gövdesine baktı. Gözlerini kocaman açtı. Şaşkınlıkla donup kaldı. Gövdesi siyah böceklerle doluydu. Mia iğrenmiş bir hâlde inleyerek ve kendi kendine söylenerek elbisesini çıkardı ve tüm böcekleri elleriyle üzerinden atmaya çalıştı ama başaramıyordu. Zemindeki çimenlerin üzerini simsiyah böcekler kaplamıştı. Mia kendi etrafında bir tur attı. Her yerde böcekler vardı. Çimenler görünmüyordu, her yer simsiyahtı.

Mia ne yapacağını düşünürken başını kaldırdığında daha da şaşırdı. Orada olmaması gereken bir şey vardı: Bir göl. Bu bölgede göl yoktu çünkü burası onların arazisiydi. Mia buna emindi. Orada bir su birikintisi bile yoktu ama şimdi kocaman bir göl vardı. Mia dün gece tamamladığı resmi hatırladı. Çalıların dibinde bir göl resmetmişti. Etrafta da siyah, kapkara böcekler vardı. Şimdi anladı. Son yaptığı resim bu gece, yalnız kaldığı şu anda gerçekleşiyordu. Burada tek başına kalmak çok kötü bir fikirdi. En azından deneyimlemiş olmuştu ve bundan sonra bu hatayı yapmayacağından da emindi.

Eşyalarını toplayıp buradan bir an önce gitmesi gerekiyordu ama ilk önce bedenini kaplayan bu böceklerden kurtulmalıydı. Elbisesini bir kenara attı ve göle doğru koştu. Suya atlayıp üzerindeki böceklerden kurtulmaya çalıştı. Başını suyun dışına çıkaracağı sırada bir şey fark etti. Başını dışarı çıkaramıyordu. Suyun içinde kalmıştı. Ellerini yukarı götürüp suyun dışına çıkmaya çalıştı. Vurdu, yumrukladı ama hiçbir işe yaramıyordu. Sanki suyun yüzeyi aniden betona dönüşmüştü. Mia bunu göremiyordu. Suyun içinden gördüğü tek şey gökyüzünde parıldayan aydı.

Ama dışarıdan bakıldığında ortada bir göl falan yoktu. Mia’nın gördüğü gölün bulunduğu yer tamamen toprakla ve çimlerle kaplıydı. Orada bir su birikintisi bile yoktu. Böcekler yok olmuştu. Ortalıkta bir tane bile siyah böcek yoktu. Ortalıkta duran şeyler yalnızca Mia’nın üzerinden çıkardığı elbisesi ve resim malzemeleriydi.

Onun eve dönmediğini gören herkes onu aramaya çıktığında onun terk edilmiş eşyalarını ve elbisesini bulacaklar, onun kaçırıldığını, belki de vahşi bir hayvan tarafından öldürülüp götürüldüğünü düşüneceklerdi. Ama kimse onun sadece birkaç metre ileride toprağın altında olduğunu bilmeyecekti. Artık ölü olan bedeni de sonsuza kadar bulunamayacaktı.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Semina Coşkun Hikâyelerim duygularla oynamayı seviyor...