Dünyadan Sonra Bölüm 3

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

"Ateş Yağmuru" Bu bölüm; fiziğin sınırlarında dolaşan merakı, bilimkurguya olan bitmek bilmez tutkusu ve zamansız gidişiyle ardında ışık saçan bir kütüphane bırakan Özgen Berkol Doğan’ın (1980–2007) aziz anısına adanmıştır.

6 Mayıs 2026 - 11:05
6 Mayıs 2026 - 11:05 ⏱ 22 dk Okuma Süresi
 10  69
Dünyadan Sonra Bölüm 3

DÜNYADAN SONRA

Bölüm 1: KAOS

2. Kısım: ATEŞ YAĞMURU

ENSISHEIM, ALSAS – KUTSAL ROMA İMPARATORLUĞU 7 Kasım 1492, Saat 11:30



Alsas düzlüklerinde güneş puslu sabahı henüz dağıtmış, toprağın nemini ağır ağır emiyordu. Mevsimin son buğdayları çoktan ambarlara çekilmiş, geriye sadece kış uykusuna hazırlanan uçsuz bucaksız sarı-kahverengi anızlar kalmıştı. Kasabanın dışındaki tarlalarda çalışan genç çiftçi Caspar, elindeki sabanı nemli toprağa daldırırken zihninde sadece akşamki kilise yemeği ve rüzgârın taşıdığı keskin toprak kokusu vardı.

"Bu toprak her yıl daha da sertleşiyor," diye mırıldandı Caspar, öküzlerini dürtükleyerek. "Sanki yerin altındaki devler uyanmak istemiyor."

Birkaç tarla ötede yaşlı Hans, belini doğrultup gökyüzüne baktı. Hava garip bir şekilde durgundu. Kuşlar, sanki gizli bir komut almışçasına aniden susmuş, sadece rüzgârın anızlar arasındaki fısıltısı kalmıştı. Hans, "Fırtına geliyor," dedi kendi kendine. "Ama bulut yok. Bu sessizlik hayra alamet değil."

Tam o anda, gökyüzünün en tepesinden, kulakları sağır eden ve havanın kimyasını değiştiren o yabancı uğultu duyuldu. Caspar başını kaldırdığında, güneşin parlaklığını gölgede bırakan bir ışık hüzmesinin göğü bir kılıç gibi yardığını gördü. Mavi-beyaz bir parıltı, arkasında kirli sarı bir duman izi bırakarak hızla yere doğru alçalıyordu. Havayı yırtan bu cisim, ıslık çalan bir ölüm gibi geliyordu.

"Hans! Bak! Tanrı bizi cezalandırıyor!" diye bağırdı Caspar, dizlerinin üzerine çökerek.

Hans ise dehşet içinde donup kalmıştı. Gökyüzündeki o parlayan kaya, sanki doğrudan üzerlerine hedeflenmişti. Işık öyle şiddetliydi ki, bir an için kasabanın tüm gölgeleri yer değiştirdi. Derken, toprağı bir deprem gibi sarsan o patlama gerçekleşti.

GÜÜÜM!

Ensisheim Kilisesi'nin çanları, bu sarsıntıyla birlikte kendiliğinden sallanıp tek bir kez "çın" diye öttü. Kuşlar panik içinde göğe yükseldi, öküzler bağırışlar eşliğinde tarlalardan kaçmaya başladı. Patlamanın merkezinden yükselen toz bulutu, bir devin nefesi gibi tarlanın üzerine çöktü.

Sessizlik geri döndüğünde, bu kez daha ağırdı. Caspar, kulaklarındaki çınlamaya rağmen ayağa kalkmaya çalıştı. Üstü başı toz içindeydi. Hans, elindeki tırmığı bir silah gibi sımsıkı tutarak toz bulutunun arasından belirdi. "Oraya düştü," dedi parmağıyla buğday tarlasının tam ortasını işaret ederek. "Cennetten bir parça koptu ve tarlayı vurdu."

Tarlanın ortasında, yaklaşık üç ayak derinliğinde dumanı tüten bir çukur açılmıştı. Çukurun dibinde ise simsiyah, pürüzlü ve hâlâ kor gibi yanan heybetli bir kaya parçası duruyordu. Kısa süre sonra Ensisheim'ın yerel yöneticileri ve rahipler belirdi. Rahip, elindeki kutsal suyu dumanı tüten siyah kayanın üzerine serperken sesi titriyordu: "Gökyüzü bir işaret verdi! Bu yıl, büyük değişimlerin yılıdır."

Muhafız komutanı, kılıcını çekerek köylüleri uzaklaştırdı: "Durun! Bu taş kutsal bir emanettir. İmparator Maximilian Hazretlerine haber salınana kadar bu kütle koruma altına alınacaktır! İmparator'a deyin ki; gökyüzü bugün Ensisheim'a bir zafer müjdesi fısıldadı. Hem batıdaki inatçı Fransızların hem de doğudaki korkunç Türklerin diz çökeceği günlerin habercisidir bu!"

Ensisheim Gök Taşı, imparatorun elçileri gelene kadar kasabanın en güvenli noktasında muhafaza edildi. Bu olay insanlık tarihinde, kayıt altına alınmış ilk gök ateşi, dolayısıyla literatürdeki ilk meteorit vakasıydı.

Beş yüz yıl boyunca gökyüzü sessiz kaldı. Ta ki insanoğlu göğü kendi metal kuşları ve sahte yıldızlarıyla doldurana kadar...





17 Mayıs 2025, Fransa, Bordeaux Saat 17:15 – KUŞLARIN DÜŞÜŞÜ

Kule penceresinin dışında, elektrik telleri üzerinde bir kumru oturuyordu. Gri tüyleri, öğleden sonra güneşinin kızıl ışığında neredeyse mor görünüyordu. Kuş, başını bir tarafa eğip dışarıdaki dünyayı gözlemliyordu. Kumrular, mitolojinin en eski çağlarından beri barışın simgesi olmuşlardı. Nuh Tufanı'ndan sonra zeytin dalı taşıyan, Venüs’ün arabasını çeken, İslam’da kalbi saflıkla bir tutulan o kadim elçi... Ve şimdi bu kumru, medeniyetin son saatinde bir elektrik teline tünemiş, hiçbir bilgelik taşımadan sadece oturuyordu.

Derken, içgüdülerinin çağrısıyla kanat açtı. Uçuş, tüm yaratıkların en saf özgürlüğüydü. Yer, hukuk ve mülkiyet... Bunların hiçbiri gökyüzüne erişemezdi. Kumru, kanatlarını açıp gökyüzüne doğru yükseldi.

Aynı anda, Bordeaux Hava Üssü'nden dört Mirage savaş uçağı havalandı. Pilot Laurent, telsizde gülüyordu. "Ekip Çakal, gökyüzü bizim!" diye haykırdı Laurent, uçağına keskin bir viraj yaptırarak. Yanındaki Pilot Moreau, ses bariyerini zorlayarak hızlandı. Pilot Dupont ve Moreau, gökyüzünde bir çift helis formasyonu oluşturdu. Hava tatbikatı kültürü böyleydi; pilot adları ve telsiz esprileri, gökyüzü krallarının ölümle oynadığı bir kumardı.

Laurent, Moreau'yu takip ederken aralarında sadece üç metre vardı. Hız göstergesi 1200 kilometreyi vurduğunda, gökyüzü dört ateş kuşunun dans ettiği bir sahneye dönüşmüştü. Kumru, tüm bu gösteriyi yukarıdan izliyordu. Altındaki bu titanyum gövdeli devler çok hızlı ve ölümcüldü ama onlar da yine birer kuştular; gökyüzünün hırçın çocukları...

Bordeaux'nun kuzeyinde ufuk çizgisi birden yırtıldı. Berrak bir yeşillik, mora karışan neon ışıkları... Kuzey Işıkları, tarihte hiç bu kadar güneye inmemişti. Bu bir optik mucize değil, manyetik zırhın delindiğinin habercisiydi.

Hava Tatbikatı Komutanı’nın sesi telsizde yankılandı: "Laurent, derhal dönüş yapın! Atmosfer yanıyor, tatbikat sonlandırıldı!"

Laurent, başlangıçta kaygısızdı: "Anlaşıldı kontrol, dönüş yapılıyor."

Ama dönüş yapamadı. Uçağın elektrik sistemleri, o yeşil ışığın içinde birer birer intihar etmeye başladı. Ekranlar titreşti, kumanda kolu bir anda tepkisizleşti. "Kontrol, kontrol! Uçağı kaybediyorum!" diye bağırdı Laurent. Kule ise sadece beyaz bir parazit seli duyabiliyordu. Dördü de aynı anda kontrolü kaybedip serbest düşüşe geçmişti. Telsiz operatörü çaresizce haykırdı: "Tüm kuşlar düşüyor! Tüm kuşlar düşüyor!"

Kumru, o anda bu çelik kanatların sessiz çöküşüne tanıklık etti. Laurent’in uçağı arkasında ateşten bir iz bırakarak alçaldı. Kumru, kanatlarını çırparak daha yükseğe tırmanmaya çalıştı ama manyetik alan onun iç pusulasını çoktan parçalamıştı. Yön duygusunu yitiren kuş, o öldürücü yeşil ışığın ortasında savrulmaya başladı. Kanat çırpışları zayıfladı; ilk kez gökyüzünde kendini bu kadar yalnız hissetti.

Ve sonra düştü. Elektrik tellerine takılan bedeni, bir saat sonra bir çocuk tarafından bulunacaktı. Tüyleri hâlâ o tuhaf yeşil ışıkla parıldayan, melek yüzlü bir ölü... Gökyüzünün masumiyeti yere çakılmıştı.

Dünyanın her yerinde aynı sahne tekrarlanıyordu. Mirage’lar, F-16’lar ve Rafale’ler... Gökyüzü kendi evlatlarını dışarı kusuyordu. Ancak asıl dehşet daha yükseklerden geliyordu. Atmosferin ısınmasıyla sürtünmeye yenik düşen binlerce uydu, akkor haline gelerek yeryüzüne süzülen devasa ateş mermilerine dönüşmüştü.

İnsanoğlunun göğe astığı "sahte yıldızlar", şimdi kendi yaratıcılarını avlamak için aşağı iniyordu.





YILDIZ YAĞMURU

YÖRÜNGE ALTI – EKZOSFER

Sessizlik, uzayın mutlak ve değişmez yasasıydı. İnsanlığın göğe fırlattığı ilk metal çığlık olan Sputnik 1’in küle dönüşmesinin üzerinden yetmiş yıla yakın zaman geçmişti. O küçük alüminyum küre, atmosferde yanarken arkasında sadece ince bir yol açmıştı. Şimdi o yol, uçsuz bucaksız bir metal mezarlığının kapısına dönüşmüştü.

Dünyanın çevresini saran binlerce aktif göz ve binlerce ölü metal yığını, manyetik kalkanın çöküşüyle birlikte görünmez bir el tarafından aşağı çekilmeye başladı. Yerçekimi, artık sadık bir hizmetkâr değil, intikamcı bir tanrıydı. İlk düşenler, en uzaktakiler oldu. İletişim uyduları, hava durumu gözlemcileri ve casus aynalar… Hepsi, bir zamanlar insanlığın bilgisini taşıyan o titanyum ve altın folyo kaplı tanrılar, şimdi yeryüzüne inen birer ateş mermisiydi.





PASİFİK OKYANUSU – BİR BALIKÇI TEKNESİ

Yaşlı balıkçı Hiroshi, ağlarını toplarken başını gökyüzüne kaldırdı. Okyanusun ortasında, ışık kirliliğinden fersah fersah uzakta, gökyüzü her zaman bir mücevher kutusu gibiydi. Ancak bu öğleden sonra, güneş henüz batmadan mücevherler kutusundan taşmış, aşağı dökülüyordu.

"Yuki, bak," diye seslendi kamaradaki oğluna. Sesi titriyordu.

Gökyüzünde aynı anda onlarca çizgi belirdi. Bunlar bildiği meteor yağmurlarına benzemiyordu. Daha yavaş, daha parlak ve çok daha öfkeliydiler. Bazıları havada parçalanıyor, arkalarında yeşil ve turuncu izler bırakarak okyanusun karanlığına gömülüyordu.

Deniz tanrıları yıldızları topluyor,” diye geçirdi içinden Hiroshi. Ama hayır, bu bir efsane değildi. Havada metalin metalle sürtünmesinden doğan o tuhaf, tiz ıslığı duyabiliyordu. Heybetli bir uydu parçası, teknenin birkaç mil ötesine düştüğünde su muazzam bir sütun gibi havaya kalktı. Hiroshi, o an ilk kez korktu. Gökyüzü artık güvenli bir çatı değildi; üzerlerine çöken muazzam bir enkaz yığınıydı.

NEW YORK, TIMES SQUARE

New York’ta öğle güneşi tepeye tırmanıyordu ama gökyüzü, düşen uyduların yarattığı o yapay, turuncu bir alacakaranlığa bürünmüştü. Dev ekranlar karlı bir griye bürünmüş olsa da, meydandaki binlerce insan parlak öğle güneşi altında bile fark edilen ateş toplarını dehşetle izliyordu.

"Bu bir saldırı mı?" diye bağırdı genç bir kadın, elindeki işlevsiz akıllı telefonu havaya kaldırarak.

Yanındaki yaşlı adam, hırkasının yakasını düzeltirken acı bir gülümsemeyle cevap verdi: "Hayır evladım, bu biziz. Kendi çöplerimiz evimize geri dönüyor."

Tam o sırada, görkemli bir Starlink takımı Manhattan semalarında belirdi. Birbirine bağlı bir inci kolye gibi dizilen uydular, atmosferin yoğun katmanlarına çarptıkça parçalanıyor, her biri birer güneş parçası gibi parlayarak gökdelenlerin camlarına yansıyordu. Elia Max’in gökyüzüne kazıdığı o parlak imza, şimdi şehre yağan birer kor ateşti.

Bir parça, Chrysler Binası’nın tepesindeki paslanmaz çelik kuleye sürtünerek geçti. Metalin metali parçalama sesi, Times Square’deki uğultuyu bastırdı. İnsanlar çığlık atarak metrolara, sığınaklara, yerin altına kaçmaya başladı. Gökyüzü artık insanın değil, ateşin ve kütlenin oyun alanıydı.









İSVİÇRE ALPLERİ – BİR GÖZLEMEVİ

Dr. Aris Thorne, teleskobunun başından çekilip çıplak gözle pencereye baktı. Dijital veriler kesilmişti ama gerçeklik tüm çıplaklığıyla oradaydı. Ekranlarda "Sinyal Yok" ibaresi yanıp sönerken, dışarıda kıyamet yaşanıyordu.

"Kessler Sendromu," diye fısıldadı Aris. Donald Kessler’ın o korkulu rüyası gerçek oluyordu: Yörüngesel kirliliğin kritik kütleye ulaşıp kendini besleyen bir yok oluş döngüsüne girmesi. "Bir uydu diğerine çarpıyor; her biri kurşundan daha hızlı binlerce şarapnele dönüşüyor. Ve o şarapneller on bin yeni uyduyu vuruyor. Yörünge kendi kendini öğütüyor ama faturayı biz ödüyoruz."

Aris, cebinden bir sigara çıkardı ve titreyen elleriyle yaktı. Gökyüzündeki ateş çizgileri o kadar yoğundu ki, Alplerin karlı zirveleri sanki öğle sıcağındaymış gibi aydınlanmıştı.

Bir zamanlar Sputnik’i takip etmek için heyecanlanan o çocuk nerede?” diye düşündü. “Şimdi ise gökyüzünün boşalmasını izliyorum. İnsanlık bu geceden sonra bir daha asla yıldızlara bakıp saf bir merakla hayal kuramayacak; çünkü artık yukarı baktıklarında gördükleri şey tanrıların evi değil, kendi yarattıkları o metal tavanın enkazı olacak.”



SAHRA ÇÖLÜ – BİR BEDEVİ KAMPI

Sahra’da kum tepelerinin ardında gökyüzü, manyetik fırtınanın yarattığı yapay bir karanlığa teslim olmuştu. Kabile reisi Ömer, develerinin huzursuz homurtularını dinlerken göğe baktı. Ataları, bu yıldızlara bakarak yollarını bulurlardı. Kutup Yıldızı, Avcı, Büyük Ayı… Hepsi oradaydı ama şimdi aralarında yapay, hızlı ve vahşi birer ışık seli akıyordu.

"Baba, cennet yanıyor mu?" diye sordu küçük kızı, Ömer’in entarisinin eteğine tutunarak.

Ömer, kızının korku dolu gözlerine bakıp onu göğsüne çekti. Gökyüzündeki bu öfkeli parıltı, ne bir fırtınaya ne de bildiği bir doğa olayına benziyordu. "Kıyamet dedikleri bu olsa gerek evladım," diye mırıldandı. "Melekler, insanoğlunun kibrini yeryüzüne geri fırlatıyor. Semanın kandilleri birer birer sönüyor ve dünya kendi karanlığına mahkûm ediliyor."

Bir parça, çölün ortasına sessizce ama büyük bir ısı dalgasıyla çakıldı. Kum, o noktada bir anda cama dönüştü. Ömer, devrilen devesini sakinleştirmeye çalışırken mırıldandı: "Yerde bulamadıkları huzuru gökte arayanlar, şimdi göğü başımıza yıkıyorlar."



YÖRÜNGE – SON PERDE

Yukarıda, bir zamanlar insanlığın gururu olan Uluslararası Uzay İstasyonu (ISS), kontrolsüz bir takla atarak atmosfere giriyordu. İnsanlığın uzaydaki barış kalesi, şimdi korkunç bir ateş topuna dönüşmüştü. Güneş panelleri kağıt gibi yırtılıyor, laboratuvar modülleri binlerce derecelik ısıda erirken içindeki kimyasalların yanmasıyla gökyüzünde parlak turkuaz ve egzotik mor izler bırakıyordu. ISS, son bir kez dünyanın üzerinden yaralı bir kuyruklu yıldız gibi geçti.

Aşağıda, Paris’ten Tokyo’ya, İstanbul’dan Buenos Aires’e kadar milyonlarca insan aynı şeyi görüyordu: Sahte yıldızların yağmuru. Her düşen parça, medeniyetin bir parçasını da yanında götürüyordu. İnternet, bankacılık, haberleşme, navigasyon… Hepsi o ışık hüzmelerinin içinde eriyip gidiyordu.

Gökyüzü beş yüz yıl önceki gibi sessizleşecekti belki. Ama bu kez, sessizlikten önce duyulan şey dualar değil, metalin ölüm marşıydı. 1492'de gökyüzü insana bakıyordu; bugün ise insan, kendi yarattığı tanrıların üzerine devrilişini izliyordu. Ensisheim Gök Taşı bir müjdeydi; bu ise bir veda.

İnsanlık, göğü fethettiğini sanırken aslında kendi üzerine yıkılacak olan bir tavan inşa etmişti. Ve o tavan, 17 Mayıs gecesi binlerce parçaya ayrılarak yeryüzüne indi. Ateş yağmuru bittiğinde, geriye sadece karanlık ve küllerden doğacak yeni, ilkel bir dünya kalacaktı.

GECE YARISINA İKİ KALA: TİTANLARIN KÜLÜ

NEW YORK, 21:30

Şehir, tarihinde ilk kez bu kadar sağırdı. Times Square’in o hiç uyumayan dijital gözleri kör olmuş, Broadway’in ışıklı nehirleri kurumuştu. Manhattan, devasa bir beton mezarlık gibi sessizliğe gömülmüştü. Ancak aşağıda hüküm süren bu mutlak karanlık, yukarıdaki cehennemi daha da görünür kılıyordu.

Yaşlı adam, saatler sonra sığınağının ağır kapısını aralayıp sokağa çıktığında, bildiği gökyüzünü yerinde bulamadı. "Fırtına dindi," diye fısıldadı çatallı bir sesle. Ateş yağmuru kesilmiş, o devasa metal kütlelerin yeryüzünü dövdüğü o korkunç gürültü yerini tekinsiz bir fısıltıya bırakmıştı. Ama gök, hiçbir zaman bu kadar "huzursuz" görünmemişti.

Zifiri karanlık olması gereken gökyüzü, sanki dev bir simyacı kazanı gibi kaynıyordu. Manyetik kalkanın deliklerinden sızan güneş rüzgarları, atmosferi kan kırmızısı ve zehirli bir yeşille boyamıştı. Bu, kutupların o zarif dansına benzemiyordu; bu, manyetosferin yavaş yavaş öleceği yirmi yıllık can çekişme sürecinin ilk neon çığlığıydı. Mor perdeler Manhattan’ın gökdelenleri arasında birer hayalet gibi süzülüyor, fosforlu bir sis yıldızların ışığını yutuyordu. Artık tek bir takım yıldızı bile seçilemiyordu; kadim rehberlerin yerini, yörüngede parçalanan milyonlarca mikro şarapnelin güneşten çaldığı o donuk, gümüşi parıltılar almıştı.

Hava, ağır ve metalik bir kokuyla doluydu. Okyanustan gelen serin esinti, beraberinde stratosferde yanan tonlarca titanyum, lityum ve alüminyumun geniz yakan kokusunu taşıyordu. Gökyüzünde, sanki görünmez dev bir fırçayla çekilmiş gibi duran kirli sarı ve turuncu duman izleri asılı kalmıştı. İnsanoğlunun kibri, gökyüzünü devasa bir is odasına çevirmişti.

Yaşlı adam başını kaldırdığında, o tuhaf ışımanın altında ellerinin bile değiştiğini fark etti. Tenine vuran ışık artık güneşten değil, medeniyetin enkazından geliyordu. Şehir susmuştu, teknoloji ölmüştü; ama gökyüzü, kaybettiği çocuklarının yasını tutarcasına rengarenk ve bir o kadar yabancı parlamaya devam ediyordu.

O an anladı: Fırtına bitmişti ama geride bıraktığı gökyüzü artık onlara ait değildi. İnsanlık, kendi elleriyle ördüğü tavanın altında, yabancı bir göğün altında ilk gecesine başlıyordu.



YÖRÜNGE ANALİZ RAPORU / #001 Sistem Durumu: KRİTİK / %97 Veri Kaybı

Atmosferin üst katmanlarındaki metalik fırtına durulmaya başlarken, yeryüzünden ulaşılamayan o soğuk yüksekliklerde medeniyetin enkazı yüzdürülüyordu. Bir zamanlar gökyüzünü bir örümcek ağı gibi saran faal uyduların toplam mevcudundan geriye sadece yüzde üçü kalmıştı.

Bu sessiz hayatta kalanlar, artık işlevsiz kalan küresel ağın ölü gövdesinde parıldayan son hücreler gibiydi. Analizler, Kessler Sendromu'nun o kusursuz öğütücüsünden sağ çıkmayı başaran bu küçük azınlığın büyük bölümünün tek bir imzayı taşıdığını gösteriyordu: Elia Max.

Dünya aşağıda karanlığa ve kaosa teslim olurken, Max’in "gümüş elçileri" yukarıda, artık kimsenin duyamadığı sinyallerini yaymaya ve beklemeye devam ediyordu.

Kayıt Sonu.

GÜMÜŞ ELÇİLERİN ŞAFAĞI

KALİFORNİYA, 18:30

New York zifiri karanlıkta hayaletimsi ışıklarla boğuşurken, kıtanın diğer ucunda güneş henüz batıyordu. Elia Max, tozlu otoparka giriş yaptığında gökyüzündeki o tuhaf, elektrikli kızıllığa sadece bir an baktı; hiçbir duygu belirtisi göstermeden doğrudan asansöre yöneldi. Yüzeyin elli metre altına, güneş rüzgarlarının ve elektromanyetik fırtınaların hırçın pençelerinin ulaşamadığı, çelikten bir kozayı andıran üretim sahasına indi.

Burası dışarıdan bakıldığında "Uzay Ekstra" için roket üreten sıradan bir fabrikaydı. Ancak gerçek, beton ve çeliğin çok daha derinlerine, sükûnetle işleyen bir öngörünün içine gömülmüştü. Üretim bantlarında, henüz kimsenin eline dokunmadığı, piyasaya sürülmemiş özel cihazlar diziliydi. Bu telefonlar, elektromanyetik korumayla zırhlanmış gövdeleriyle, yörüngede hayatta kalan o yüzde üçlük "gümüş elçilere" doğrudan kilitlenmiş birer veri bağıydı.

Yeryüzünde hayat durmuştu. Milyarlarca insan ellerindeki simsiyah, cansız cam yığınlarına bakarken medeniyetin sustuğuna inanıyordu. Piller sökülmüş, frekanslar kesilmiş, insanlık kendi sessizliğine hapsedilmişti.

Ancak Max’in yeraltı tesisinde panik değil, soğuk bir disiplin vardı. Beyaz tulumlu çalışanlar, son birkaç saattir bu özel cihazları mühürlü kargo kutularına yerleştiriyordu. Bu kutular mağaza rafları için değil; fırtınanın ardından başlayacak o sessiz dönemde, birbirleriyle iletişimi zorunlu olan kritik düğüm noktaları için hazırlanmıştı. Kaosun ortasında, dünyanın geri kalanı dilsizleşirken bu cihazlar, kopmaması gereken o ince veri hattını canlı tutacak yegâne araçlardı.

Kutuların üzerindeki adresler, önceden belirlenmiş isimlere doğru yola çıkmak için bekliyordu. Elia Max asansörden çıkıp sessizce akan üretim bandına baktığında, yüzünde tanımlanması zor, hafif bir kıpırtı belirdi.

Dünya ağır bir yara almıştı; ama Max, henüz kimsenin bilmediği bir ağın en hayati damarlarını açmaya hazırdı.

MERSİN MARİNA, TÜRKİYE – 30 MAYIS, 09:30

Kıyametin üzerinden geçen on üç koca gün, zamanın dokusunu değiştirmişti. Artık takvimler sadece hayatta kalınan günleri sayıyordu. Akdeniz’in o meşhur turkuazı, atmosferdeki metal tozlarının ve çöken manyetosferin etkisiyle tuhaf, mat bir kurşuni renge bürünmüştü. Sabah güneşi, gökyüzündeki o kirli sarı duman tabakasının arasından süzülürken Mersin Marina’ya solgun bir ışık bırakıyordu.

Açıklarda beliren 14 metrelik küçük yelkenli, bir hayalet gemi gibi sessizce yaklaştı. Gövdesindeki beyaz tuz lekeleri ve hırpalanmış yelkenleri, Atlas Okyanusu’nu ve koca bir denizi hangi fırtınalarla boğuşarak geçtiğinin dilsiz şahitleriydi. Amerika Birleşik Devletleri’nden yola çıktığına inanılması güç olan bu tekne, otoritenin ve denetimin buharlaştığı bu yeni dünyada, hiçbir sahil güvenlik engeline takılmadan limanın durgun sularına süzüldü.

Marina yetkilisi, elinde artık sadece bir sopa niyetine tuttuğu telsiziyle rıhtımda donup kalmıştı. Dünyadaki tüm motorların sustuğu, gemilerin açık denizlerde birer yüzen tabuta dönüştüğü bu günlerde, bu teknenin limana bu kadar kararlı bir şekilde yanaşması mucize gibiydi.

Tekne rıhtıma çarptığında, içerisinden yorgun ama çevik bir genç karaya atladı. Marina görevlisinin asıl şaşkınlığı ise saniyeler sonra zirveye ulaştı. Teknenin içinden, büyük bir titizlikle karaya indirilen şey elektrikli bir motosikletti.

Görevli, on üç gündür sadece paslanan metaller, bozulan gıdalar ve çürüyen bir medeniyet görmüştü. Ancak bu motosiklet ve gencin koltuğunun altında taşıdığı küçük paket, sanki zamanın dışından gelmiş gibiydi. Genç adam, paketi motosikletin arka muhafaza sepetine yerleştirirken görevli bir anlığına kutuya odaklandı.

Paket, dış dünyadaki o her yeri kaplayan gri tozdan ve nemden tamamen azade görünüyordu. Karbon fiber dokulu, mat siyah bir kaplamayla mühürlenmişti. Üzerindeki dikişsiz vakum mührü, okyanusu aşan o fırtınalı yolculuğa rağmen tek bir çizik bile almamıştı. Dünyanın geri kalanındaki tüm nesneler eskimiş ve hırpalanmışken, bu kutu Kaliforniya’daki o yeraltı laboratuvarının steril soğukluğunu hâlâ üzerinde taşıyordu. Elektromanyetik zırhın yarattığı o pürüzsüz yüzey, "Büyük Darbe"nin dokunamadığı tek şeyin bu kutu ve içindekiler olduğunu haykırıyordu.

Motosikletin üzerine bindiğinde, kargo zarfının üzerindeki şeffaf bölme bir anlığına güneşi yansıttı. Marina yetkilisi, durdurmak ya da bir soru sormak için yaklaştığı o kısa saniyede, zarfın üzerindeki yazılardan sadece tek bir satırı okuyabildi. O satır, bu ıssız ve dilsizleşmiş limanda yankılanan sessiz bir komut gibiydi:

Alıcı: Aras Güngör

Motosikletin elektrikli motoru, neredeyse duyulmayan bir vızıltıyla çalıştı. Genç adam gazı çevirdiğinde, medeniyetin sustuğu bu topraklarda modern dünyanın son ve en gizemli yankısı Mersin’in tozlu yollarına doğru uzaklaştı.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Osman Uyur Bolca okuyorum, elimden geldiğince yazıyorum. 26 Temmuz 1984 Adana doğumluyum. 2006 Cumhuriyet üniversitesi dış ticaret ve 2011 Hitit üniversitesi iktisat mezunuyum. Finansal risk analistiyim ayrıca mümkün olduğunca yazıyorum. WOMAN OF THE NIGHT (DIE FRAU DER NACHT Almanca çevirisi) ve ADDICTION DIGITAL SHACKLE isimli kitaplarım var. Bilimkurguyu çok seviyorum, bu konuda yazmayı çok seviyorum.