Yolculuk 2. Bölüm

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Yolculuk

1 Mayıs 2026 - 00:31
1 Mayıs 2026 - 00:31 ⏱ 10 dk Okuma Süresi
 3  42
Yolculuk 2. Bölüm
Her yolculuk bir kavram arayışı ve kendini bulma çabasıdır.

Yolculuk 2. Bölüm

Cezaevine git-gel sekiz sefer attık o gün. Son ikinci seferde ellerinde büyük poşetler ve çantalar, üzerinde eski elbiseler olan birkaç mahkûm da vardı. Yanımda oturan adamın sürekli öksürdüğünü ve bunun son beş günde artarak devam ettiğini, ne kadar söylese de görevlillerin onu hastaneye götürmediğini söyleyen bu adamın hâl-hareketlerinden de çok sinirli olduğu belli oluyordu. Kaptanın da desteğiyle ve bünyem de salgın hastalıklara karşı hassas olduğundan onun yanından kalkmak için ayaklandım, ancak o adam kendisi kalkıp başka bir yere oturdu. Bize hastaneyi sorarken bile sert bir şekilde konuşuyordu, sözleri isyân kokuyordu. Belki de gidecek yeri, kendisini bir daha kabûl edecek bir kimsesi ya da hastaneye gidecek beş kuruş parası yoktu; kim bilir. Yanında oturduğu adam da İran'lı bir uyuşturucu taciriymiş, yıllarca hapiste yatmış ve o gün tahliye olmuştu, doğru dürüst Türkçe konuşamıyordu bile. Zor belâ ne demek istediğini anlamıştım. Yüksekova'ya giden minibüs durağını soruyordu, kaptana durumu izah edip en yakın durakta inmesine yardımcı olmasını söyledim. Bu adamın da yüzünde yaşama sevinci kalmamış, yerini kin ve öfke almıştı.

Ben bile gördüklerimden, duyduklarımdan etkilenirken; rutin işi bu olan kaptan kim bilir ne hâldeydi?

Onlarca durak, binlerce yolcu ve bir birinden farklı hikâyeler...

Bazen yaşlı bir amca bazen bastonlu bir teyze. Bazen ayakkabısı yırtılmış bir öğrenci bazen tekerlekli sandalyeye mahkûm bir genç bazen elbisesi yıpranmış bir dilenci...Beni o gün en çok yakın olduğum cezaevi ve ordaki mahkûmlar etkilemişti. O anda aklıma şu söz geldi: "Ölülerin hâlini anlamak için mezarlıkları; hastaların hâlini anlamak için hastaneleri; hapistekilerin hâlini anlamak için hapishaneleri ziyaret edin."

Hastanede, hiçbir şeyin sağlıktan daha önemli olmadığını anlayacaksınız. 

Hapishanede, özgürlüğün en değerli şey olduğunu göreceksiniz. 

Mezarlıkta, hayatta canınızı sıkan hiçbir şeyin önemi olmadığı, bugün üzerinde yürüdüğümüz toprağın yarın çatımız olacağını anlayacaksınız.

"Hayatı doyasıya yaşayın."

O gün sanki ensemden kan alınmış gibiydim. İkindi namazını yıllarca tedavi olmak için gidip geldiğim, bazen tedavi olmak için mescidinde sabahladığım Yüzüncü Yıl Üniversitesi Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde kılmak için hastane durağında indim ve yine o mescide koştum. Belki abdest alırsam, kendimi biraz toparlarım diye düşünüyordum. Hastane bahçesinde mahşer kalabalığı vardı. Dışarıdaki kantin ve polikliniklerin önü tıklım tıklımdı. Eli, ayağı alçılı çocuklar, tekerlekli sandalyede bekleyen ağzında maske olan 60'lı, 70'li amcalar, teyzeler...Elini kolunu kaybedenler, bir gözü görmeyenler, kulaklarına işitme cihazı bağlananlar...Önümde duran şu kantinde o kadar çok oturmuştum ki, bazen kendim için bazen yoğun bakımdaki hastalar için. Defalarca acil servisine gelmiştim burada. 1,1,5 kiolmetre ötede okuduğum üniversitedeyken, aşırı kan kaybı yaşamış ve hemoglobin 7, tansiyonum da 9'a düştüğünden bir hafta sonra ameliyat kararıyla kendimi yine bu hastanenin ameliyat masasında bulmuştum. Narkoz verilmeden önce doktora söylediğim son sözümü bile dün gibi hatırlıyordum: "Önce Allah'a sonra size emanetim." Evet ekseriyetle acı dolu hatıralar vardı bu hastanede. 2000'de ani işitme kaybı sonucunda, sol kulak total işitme kaybı yaşadığımı ve Amerika'da ameliyat olsam bile bir daha asla iyileşmeyeceğini öğrendiğim yer de; merhum babamın mide kanseri olduğunu öğrenip sular seller gibi gözümden akan yaşlara şahit olan yerde bu hastaneydi. Rahmetli babamı 2009'da son muayenesinde geçirdiği mide kanaması sonucu kaybetmiştim, acısı hâlâ taptaze. Hastaneler zorluklarla geçen hayatımın en önemli parçasıdır. Her hastane ayrı bir hikâye barındırıyor...Kimi zaman saatlerce yürüyerek kimi zaman bir hayırseverin arabasına binerek şifa bulmak için gelip gittiğim yerlerden biri de hastanelerdir.

"Ne alaka" dediğinizi duyar gibiyim ama orada tanıdık bir yüz aradı durdu nemli gözlerim. Yavaş adımlarla kalabalığı yarıp meccide gitmek üzere merdivenlerden aşağı indim. Kan tahlilleri, MR, Röntgen, Odyometri, Ortopedi...

Onlarca, belki de yüzlerce kez inip çıkmıştım bu merdivenlerden!

Uzun bir koridor, büyük ecza depoları, yemekhane, mescidin hemen yanında ölülerin yıkandığı gasilhâne ve cesetler çürümesin diye yapılmış soğuk bir oda: Morg!

Tadilattan sonra duvarlara sağlıkla, hastalık ve ölümle ilgili yazılar bulunan tablolar çivilenmişti koridor duvarlarına, en meşhuru ise hepimizin bildiği ama sık sık unuttuğu, "Her nefis(canlı) ölümü tadacaktır." Ayetiydi. Namaz için hazırlanırken lavaboda yine engel olamadım göz yaşlarıma. İkindi namazından önce iki rekat namaz kılıp yaralı yüreğimle Yâsin açıp okudum ve başta Peygâmber Efendimizin(sav) ruh-i saadetleri başta olmak üzere tüm ölmüşlerimizin ruhları için 1 Fatiha ve 3 İhlâs ekleyerek hediye ettim. Ellerim semâda gözlerim yaşlıydı. Öylesine geçmişim ki kendimden sessiz çığlıklarımı duymuştu benim gibi Kur'an okuyan bir adam.

Oturduğu yerden öyle bir duâ etti ki gören Hızır (as) geldi derdi:

"Gözyaşını seccadeye akıtan sıkıntın her neyse Allah rahmetiyle gidersin, gönlüne inşirâh ve ferahlık verip döktüğün her bir damlayı günahlarına keffâret eylesin."

Yol O'nun (cc). Yolcu O'nun (cc)... Yaşatan da öldüren de O'dur (cc). Veren de alan da O'dur (cc).

İyilere iyiliğinin mükâfatını; kötülere kötülüğünün cezasını verecek olan yine O'dur (cc).

Ben gerçekten çok sevmiştim ve yıllardır çektiklerimi hak ettiğimi düşünmüyordum ama isyân da etmiyordum, sadece kendime kızıyordum, şikâyetim olsa olsa acizliğimin ikrarı niteliğindeydi. Bazen Hızır gibi imdadıma yetişen iyi insanlar olmuştu bazen Şeytan gibi beni yolumdan alıkoymaya çalışan kötü insanlar...

Bazıları kendimi bulmamı sağlamıştı, bazıları ise beni benden etmişti; tıpkı severek, türlü türlü cefâ ve ezalar çekerek evlendiğim ve acımadan sırtını dönüp giden o zalim ve vicdânsız gibi!

Evet hayat bir yolculuktu ve her durakta ayrı bir hikâye saklıydı...Bazı hikâyeler uzun bazısı kısaydı. Bazıları ise sadece acılar, ayrılıklar barındırıyordu tıpkı benim hikâyem gibi...Yerde bir karınca ezilse acırdı benim yüreğim, yumuşak kalpliydim ama beni yıllarca sömürmeye çalışan zalim insanlara şunu da göstermeliydim artık: "Yeter artık bana çektirdikleriniz!"

Merhametliysem kim söyledi uysal koyun olduğumu?

Biliyor musunuz, geç de olsa bu tavrı ortaya koyduğum için etrafımda hiçbir dostum kalmamıştı. Ben insanları memnun etmek için gelmemiştim dünyaya. Bunu çok iyi bilmeme rağmen yine de kırılmasınlar, üzülmesinler, küsmesinler, beni yalnızlığa terk etmesinler diye yıllarca sabrettim.

Ki yıllarca bir dört duvar arasında soğuk bir odada yalnızlığa terk edilen de yine bendim!

O zamanlar benim de bugün cezaevinde gördüğüm o mahkûmlardan bir farkım yoktu.

Onlar içerde ben ise dışarıda hapistim!

Sabrımın karşılığını insanlardan göremedim.

"Balık bilmese de Hâlık bilsin yeter." Ben bu sabrın mükafâtını er ya da geç alacağıma olan inancımı hâlâ koruyorum...Beni ayakta tutan da bu inançtır.

Son seferimizde sırf akşam namazını kılalım diye yine cezaevine sürdük otobüsü. Kantin kapalı cezaevi karanlıktı. Cezaevine yönelip sanki sesimizi duyacaklarmış gibi, "Allah hepinizi kurtarsın," diyerek uzaklaştık oradan.

Yolda hâlâ düşünüyordum ki, kaptan sırası bitmesine rağmen aniden frene basıp durdu. Belli ki araba yoktu o saatte. Adam içeri gelir gelmez duâ etmeye başladı: "Allah, peygâmber sizden razı olsun, bir saattir bu soğukta araba bekliyordum, sen de durmasaydın, soğuktan donacaktım." Kaptan biraz takılmak istedi ve şöyle dedi: "Bak abi, bu otobüsün sırası bitti. Eğer ceza yazarlarsa, sana keserim bilesin."

Adam para uzattığı anda kaptan eliyle uzaklaştırıp "Koy onu cebine, insanlık öldü mü?" diye yanıt verdi. "Kimsin, necisin?" gibi soruların cevabı canımı çok fenâ acıtmıştı.

"Ben bir akrabamın yanında lokantanın fırınında ekmek ustasıyım. Geçen sene göğsümden ameliyat oldum. Biraz iyiydim ama bugün yine film çektirdim, hastalığım yine tekrar etmiş, yeniden ameliyat olmam gerekiyormuş. Bana dûa edin."

Adamın sık sık göğsüne bastırdığını görüyordum. İçten içe bir ahh! çektikten sonra ona sabır ve mücadeleyi elden bırakmaması için telkinde bulundum.

Adam poşetinden ekmek çıkarıp ne olur hayır demeyin parayı almadınız bari bu pideleri alın deyince, kaptana döndüm; o da ayıp olmasın diye al der gibi kafasını salladı. İki gündür yediğim ekmeğin sahibi göğüs kanseri abimize duâ ediyorum... ALLAH (cc) evlatlarına, eşine bağışlasın. Bir gün içinde gördüklerim, yaşadıklarım bana ne kadar az şükrettiğimi de göstermişti.

Bu memleketin her bir köşesinde ayrı bir hikâye vardı...

Attığım her adımda geçmişimle yüzleşmek zorunda kalıyordum, her durakta yeni bir şey öğreniyordum, adeta hayat bana durmadan ders veriyordu. Hem de çok ibretlik derslerdi bunlar...

Beni en çok yoran ve üzense her insanın kolay kolay kaldıramayacağı bu dersleri, en aciz düştüğüm ihtiyarlığa adım atarken alıyor olmam. Her şeye rağmen bu gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalmamdı.

Not:Bu hikâyenin devamı gelecek...

Yolculuk 2. Bölümün sonu.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Abdulaziz ADAKAN Uzun Bir Hikâye, Hayalleri'nin Peşi'nden Koş ve Erenlerin Sofrasında Yeşeren Ümitler adlı eserlerin müellifi. Abdulaziz Adakan, 1985 yılında Van’ın Gevaş ilçesinde, sert bir Şubat soğuğunda dünyaya geldi. Eğitim hayatına Gevaş’ta başlayan Adakan, lise öğrenimini Van Mehmet Akif Ersoy Lisesi Yabancı Dil (İngilizce) bölümünden mezun olarak tamamladı. İlk ÖSS sınavında iki yıllık İlahiyat Fakültesini kazanmasına rağmen, maddi ve manevi imkânsızlıklar nedeniyle bu hayalini gerçekleştiremedi. Çocukluğundan beri yakasını bırakmayan sağlık sorunları nedeniyle eğitimine uzun bir ara vermek zorunda kalan Adakan, içinde ukde kalan üniversite hayalini yıllar sonra Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Turizm Rehberlik bölümünü okuyarak gerçekleştirdi. Birden fazla ajanstan farklı diziler için oyunculuk teklifi almasına rağmen manevî sebeplerden ve bu sektörün ahlâkî değerlerden gün be gün uzaklaşması nedeniyle bu teklifleri reddedip sektörden uzak durmayı tercih etti. Şu anda memleketinden uzakta, inşaat sektöründe çalışmakta olan Adakan, zorlu çocukluk, gençlik ve evlilik dönemlerine rağmen sevgi, umut ve mücadeleyle dolu yaşamından ilham alarak kalemini edebiyat dünyasına adadı. Hem yaşadığı feci bir kaza nedeniyle ulaşamadığı çocukluk ve gençlik hayallerini hem de gerçek yaşam öyküsünü eserlerine yansıtan Adakan, yazın dünyasına güçlü bir giriş yaptı. 2025 yılında yayımladığı ilk romanı Uzun Bir Hikâye ve ilk hikâye kitabı Hayallerinin Peşinden Koş ile edebiyat dünyasına adım atan yazar, kalemiyle ilham vermeye devam etmektedir. Ayrıca, yazmakta olduğu yeni eserleriyle de edebiyat yolculuğunu sürdürmektedir. Yazdığı eserler'le gönül'den gönüle köprüler kurmayı hedefleyen Adakan,Uzun Bir Hikâye, Hayalleri'nin Peşi'nden Koş ve Erenlerin Sofrası'nda Yeşeren Ümitler adlı kitaplarla Manevî Edebiyat'a Katkı ödülüne layık görülmüştür. Hâlâ yazmaya devam ettiği eserlerle edebiyat yolculuğuna kararlılıkla devam etmektedir. Abdulaziz Adakan, 2025 yılı itibarıyla Fikirizleri.com platformunda köşe yazarı olarak yer almakta ve yazılarıyla okurlarına dokunmaktadır. Son olarak Adakan, hayatını özetlerken şu sözleri dile getirmektedir: "Hâlâ nefes alıp verebiliyorsam, bunu sevgiye ve inanca borçluyum."