Yara Bandı Tiranlığı

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Sahte tesellilerin, "yara bandı tiranlığı"nın ve başkalarının ucuz bilgeliklerinin ele alındığı yüzeysel bir sohbet.

27 Temmuz 2026 - 12:14
27 Temmuz 2026 - 12:14 ⏱ 4 dk Okuma Süresi
 2  41
Yara Bandı Tiranlığı

Hepimiz insanız. Bu sözü birçok farklı durum karşısında kullanıyoruz zaten, değil mi? Ben şunun için tekrar hatırlatmak istiyorum: Hepimiz insanız; hayatın ağırlığı karşısında hepimiz yoruluyoruz. Kimimiz ekmek için yoruluyor, kimimiz sağlık için, kimimiz dertlerle, kederle… Herkesin muhakkak bir imtihanı vardır.

​Tabii insan olarak da bu yorgunluğu birilerinin varlığıyla dindirmeye, onlardan destek almaya meylediyoruz. Kendi hayatımdan da biliyorum; düştüğüm anlarda uzatılan bir ele, teselli eden bir kelimeye sığınmak isteyebiliyor insan. Fakat bu arayış her zaman masum bir karşılık bulamıyor. Bazen en zayıf anımızda karşımıza çıkan o iyi niyet maskeli teselliler, ruhumuzun daha da kanamasına yol açıyor. Destek beklerken maruz kaldığımız ucuz ve pragmatik akıllarla karşılaşabiliyoruz.

​Bu gibi durumlarda İsmet Özel’in “Size huzur verdim diyenler bizden ne aldıklarını söylesinler.” sözü geliyor nedense aklıma. Üzerine biraz düşününce, dışarıdan verilen steril huzurun, kederin sahibinden kederini bile gasp ettiğini anlayabiliriz aslında. Yaşanma hakkı elden uçup giden bir yasın üzerine serilmiş süslü bir örtü gibi duruyor ruhumuzun kenarında bu huzur. Hepimiz hayatımızın birkaç döneminde hissetmişizdir bunu.

​Kimse terini akıtmadığı emeğin ekmeğini yiyemez kolayca. En azından kursağa kadar inmez yutkunulamayan lokmalarımız. Çevrenize bir bakın; tek damla gözyaşı dökülmemiş, ağırlığıyla göğüs kafesi ezilmemiş kederlerin üzerine ahkâm kesenleri göreceksiniz. Bunlara, özellikle son dönemlerde sosyal medyada sıkça rastlamışsınızdır. Bunlar sizin daha yutkunamadığınız lokmayı çiğnemeye kalkıyorlar pervasızca. Ceplerinde her zaman afili yara bantları taşıyan ucuz bilgelerle, koçlarla, mentorlarla siz de mutlaka karşılaşmışsınızdır. Tamam, bazı insanlar bunu meslek edinmiş ve bunun üzerinden geçimini sağlıyor; bu kümeyi bir kenara ayıralım. Peki, yakın dediğimiz çevremizde bunlardan hiç yok mudur? Onlar ne oluyor ya da daha doğru ifadeyle onlara ne oluyor?

​Bütün telaşlarını kanamayı durdurmak sanırız hepimiz. Halbuki sızan kanın kendi ütülü hayatlarına sıçramasından ürkerler sadece. İnsanın etini kemiğinden ayıran çaresizliğe bakmaya cesaret edemezler hiçbir zaman. Bize “Zaman her şeyin ilacıdır.” ninnisini söylerken acının üstünü apar topar örterler. Arka planda düpedüz kendi tahammülsüzlüklerini ve hesaplarını gizlemeye çalışırlar. Hiç yüzmedikleri güvenli kıyılardan, fırtınada boğulmakta olan bir kalbe kulaç atmayı öğretirler uzaktan.

​Buna “yara bandı tiranlığı” diyebiliriz; insanın en mahrem acısına kurulan katı bir diktatörlükten farksız değil bu. Bedeli ödenmemiş, uykusuzluğu çekilmemiş, diyetine ortak olunmamış kelimelerin kanayan toprakta hükmü kalır mı sizce? Bize satmaya kalktıkları plastik bilgelik, acının tavizsiz gerçeği karşısında yutulamayan bir lokma gibi boğazlarında tıkanmaya mahkûm kalıyor her defasında. Günün sonunda yaldızlı kelimeleri ve üstünkörü yapıştırılan bantları yine kendimiz usulca söküp atıyoruz.

​O yüzden bize yara bandı olmaya çalışan bazılarının ezberlenmiş tesellileriyle iltihap tutmasına katlanmaktansa; tuza karşı, tere karşı, suya karşı onuruyla açık kalmasını yeğleyelim kanayan yerlerimizin. Acının ağır ve tavizsiz toprağında kök salan keder, yabancıların elinden sunulan sahte bir şifadan çok daha merhametli sarar yorgun ruhunuzu, merak etmeyin. Yasımızı, yaramızı kimsenin ucuz bilgeliğine, pragmatik hesaplarına meze etmeden kendi şefkatli kollarımıza bırakalım.

​Son olarak bir soru daha ekleyeyim: Yağmurda sizinle yürümeyi reddeden birinin uzattığı şemsiye ne demektir? Bunu da bir düşünün derim.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Hüseyin Aslan 12 Eylül 1994’te Göztepe’de, babamın dadaş vakarı ile annemden miras kalan Karadeniz’in hırçın dalgaları arasında, çok sesli bir kültürün içine doğdum. Çocukluk düşlerimde ağaca dokunmak, ona şekil veren bir marangoz olmak vardı ancak rasyonel yaşam beni 2018 yılında bir Endüstri Mühendisi olarak hayatın devasa pazarına bıraktı. O günden beri Proje Yöneticisi unvanıyla sistemlerin ve karmaşanın ortasında yol alıyorum. Kelimelerle olan hakiki münasebetim ise 2016 yılında başladı. 2022’de şahsi blogumda inşa etmeye çalıştığım yazın dünyası, iş ve hayat dengesinin o bitmek bilmeyen savaşına bazen yenik düşse de, yazmaktan vazgeçmedim. İş hayatının gri dünyasından her fırsatta kaçıp, hiçbir zaman tam olarak bırakmadığım o kadim limana, şimdi tekrardan, edebiyata sığınıyorum.