TERSİNE ÇEVRİLMİŞ ALEM

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Gökyüzü deniz, deniz gökyüzü olsaydı ne değişirdi? Kuşların yüzdüğü, balıkların uçtuğu tersine çevrilmiş bir alem üzerinden insanın bakış açısına edebi bir yolculuk. Belki kuşlar başından beri yüzüyor, balıklar başından beri uçuyordu. Biz yalnızca ikisinin arasında durup harektlerine başka isimler verdik.

26 Ağustos 2026 - 07:27
26 Ağustos 2026 - 07:27 ⏱ 10 dk Okuma Süresi
 0  29
TERSİNE ÇEVRİLMİŞ ALEM

Gökyüzünün dibi yeryüzüdür.

İnsan başını kaldırıp göğe baktığında onun sonsuzluğundan söz eder. Mavinin nereye kadar uzandığını bilmediği için göğü uçsuz bucaksız sanır. Oysa biraz yükselip sonra dönüp aşağı bakabilse gökyüzünün de bir dibi olduğunu görecektir.

Yeryüzü.

Biz o dibin üzerinde yaşıyoruz. Evler yapıyor, yollar çiziyor, sınırlar çekiyor, şehirler kuruyoruz. Sonra bütün bunların ortasında kendimizi dünyanın merkezinde sanıyoruz. Hâlbuki belki de merkezde değiliz. Belki yalnızca iki sonsuzluk arasına sıkışmış incecik bir çizginin sakinleriyiz.

Çünkü başımızın üzerinde bir gökyüzü varsa ayaklarımızın altında da başka gökyüzleri var. Denizler mesela.

Bir balığın gözünden hiç bakmadık dünyaya. Onu hep kendi bulunduğumuz yerden tarif ettik. Balık yüzer dedik. Kuş uçar dedik. Taş düşer, insan yürür, bulut geçer dedik. Varlıkları isimlendirmekle yetinmedik, hareketlerine de isim verdik. Sonra verdiğimiz isimleri hakikatin kendisi sandık.

Oysa belki balıklar uçuyor. Kuşlar ise yüzüyor.

 Kulağa ilk geldiğinde bir kelime oyunu gibi duruyor bu. Fakat biraz bekleyince insanın zihnine usulca başka bir ihtimal yerleşiyor.

 Kuş, görünmeyen bir denizin içinde yaşıyor olabilir. Hava dediğimiz şey onun denizi olabilir. Biz göremiyoruz diye boşluk sandığımız şey gerçekten boşluk olmayabilir.

 Kuş kanatlarını açıyor. Kendisini taşıyan görünmez âlemi yarıyor, yükseliyor, alçalıyor, dönüyor. Bazen kendisini akıntıya bırakıyor. Rüzgâr onu sürüklüyor. Karşıdan eserse zorlanıyor, arkasından eserse hızlanıyor. Fırtına çıktığında sığınacak bir yer arıyor.

Balık da öyle.

Yüzgeçlerini açıyor. Kendisini taşıyan âlemin içinde yükseliyor, alçalıyor, dönüyor. Akıntıya karşı koyuyor yahut kendisini ona bırakıyor. Suyun hareketini hissediyor. Fırtına yukarıda kopsa bile onun tesirini kendi dünyasında başka türlü yaşıyor.

Birine uçmak diyoruz, diğerine yüzmek.

Belki de aralarındaki büyük fark hareketlerinde değil, bizim baktığımız yerdedir.

Çünkü insan kendisini ölçü kabul etmeyi sever. Ayağının altına aşağı, başının üzerine yukarı der. Sonra yukarının gerçekten yukarı, aşağının gerçekten aşağı olduğuna inanır. Oysa dünyanın öteki tarafında yaşayan biri de ayaklarının altına aşağı demektedir.

İkimiz birbirimize göre baş aşağı duruyoruz ama ikimiz de düşmeyiz.

Demek ki bazı şeyler hakikat olmadan önce alışkanlıktır.

Belki yönler bile böyledir. Belki yükseklik, belki derinlik, belki uçmak, belki yüzmek ve belki insanın hayat boyunca kesin olduğuna inandığı nice şey... 

Bir balık denizin dibinden yukarı baktığında ışığı görür. Uzaklarda titreyen, kırılan, dalgaların hareketiyle şekilden şekle giren bir aydınlığı... Oraya doğru yükseldikçe dünya değişir. Basınç azalır, ışık çoğalır, yüzeye yaklaşır.

Belki balığın gökyüzü orasıdır.

Biz onun gökyüzüne denizin yüzeyi deriz. Çünkü yukarıda biz varız. Balığın bundan haberi yoktur.

Belki hayatı boyunca suyun içinde doğmuş, suyun içinde yaşamış ve suyun içinde ölecek bir balık için su diye ayrıca bir şey bile yoktur. Su onun dünyasıdır.

Biz havanın içinde yaşayıp her nefeste havayı düşünmediğimiz gibi o da suyu düşünmez.

 İnsanın asıl körlüğü belki de burada başlar. İçinde yaşadığı şeyi göremez.

Balık suyu göremez. Kuş havayı göremez. İnsan da alışkanlıklarını, korkularını, içine doğduğu düşünceleri, başkalarının ona öğrettiği doğruları ve yıllardır taşıdığı hâlde kendisine ait sandığı yükleri çoğu zaman göremez.

Bir balığın sudan çıkmadan suyu anlaması ne kadar güçse insanın da kendi dünyasının dışına çıkmadan dünyasını anlaması o kadar güç olabilir.

Bu yüzden bazen her şeyi tersine çevirmek gerekir. Yukarıdan aşağı bakmak, aşağıdan yukarı bakmak, uçana yüzüyor demek, yüzene uçuyor demek gerekir. Doğruyu yanlış ilan etmek için değil, doğru dediğimiz şeyin hangi noktadan bakınca doğru olduğunu anlayabilmek için.

Çünkü hakikatin kendisi değişmese bile ona baktığımız pencere değişir.

Bir kuş için uçurum başlangıç olabilirken insan için son olabilir. Bir balık için derinlik yuva olabilirken insan için korkudur. Yağmur bizim için gökten düşer, deniz için yukarıdan gelen sudur.

Bulut denize baktığında belki kendisinin yere düşmüş hâlini görür. Deniz göğe baktığında kendisinin yükselmiş hâlini.

İkisi de mavidir ve aralarında biz varız.

 Gökyüzünün dibi yeryüzüdür. Denizin gökyüzü de yeryüzüdür.

Biz ikisinin arasında yaşayan sakinleriz.

 Vasatız.

Bu kelimeyi küçümsemek için söylemiyorum. Vasat, ortada bulunandır. İki tarafın arasında kalandır. Bir yanı göğe, bir yanı toprağa bakan;b

aşını kaldırdığında sonsuzluğu gören, ayağını bastığında sınırı hisseden insandır.

Ne kuş kadar göğündür insan ne balık kadar denizin. Toprağın üzerinde yürür ama gökyüzünü arzular. Denize bakar ama dibinden ürker. Kanadı yoktur fakat uçmayı düşler. Solungaçları yoktur fakat derinlikleri merak eder.

Belki insanı insan yapan tam olarak bu arada kalmışlıktır. Bir yere bütünüyle ait olamayışı.

 Gökyüzüne bakarken içinin gitmesi bundan, denizin kıyısında saatlerce oturabilmesi bundan. Çünkü ikisi de ona ulaşamadığı başka bir âlemi hatırlatır.

Kuşun gökyüzüne bakıp uçmayı istemesi tuhaf olurdu. Zaten oradadır. Balığın denizi özlemesi de öyle. Zaten içindedir.

İnsan ise sürekli olmadığı yerleri özler.

Belki vasat olmanın kaderidir bu. Ortada olan iki tarafı da görür fakat hiçbirine tamamen sahip değildir.

Bunun için gökyüzünü şiire dönüştürürüz, denizi şarkıya, kuşları özgürlüğe, balıkları sessizliğe. Sonra kendi anlamlarımızı onların üzerine bırakıp yürürüz.

Kuşun özgür olup olmadığını kuşa hiç sormadık. Balığın sessizliği sevip sevmediğini de.

Belki kuş gökyüzünü bir kafes gibi görüyordur. Belki balık denizden bıkmıştır. Belki bizim özgürlük dediğimiz yükseklik, kuş için yalnızca gündelik hayatın kendisidir.

 Çünkü insan uzaktan baktığı şeylere anlam vermekte cömert, içinde yaşadığı şeylere karşı ise çoğu zaman kördür.

Belki bu yüzden başkasının hayatı bize hep daha belirgin görünür. Kimin mutlu olduğunu biliriz. Kimin yanlış yaptığını biliriz. Kimin ne yapması gerektiğini biliriz.

Bir tek kendi bulunduğumuz suyun farkına varamayız.

Sonra hayat geçer.

Bir gün insan yıllardır aynı gökyüzünün altında yürürken başını kaldırır ve onu ilk defa görüyormuş gibi olur.

Gökyüzü yine oradadır ama bu defa başka türlüdür.

Çünkü değişen gökyüzü değildir.

Bakandır.

Âlemi değiştirmekten önce bakışımızı yerinden oynatabilmek gerekir.

Bazen dünyayı anlamak için onu düzeltmek gerekmez. Ters çevirmek yeter. Gökyüzünü deniz kabul etmek, denizi gökyüzü, kuşları yüzen canlılar gibi seyretmek, balıkları uçarken düşünmek yeter. O küçücük zihinsel terslik yıllardır yerinden oynatamadığımız başka şeyleri de oynatabilir. Çünkü insan bazen yeni bir dünyaya ihtiyaç duymaz. Aynı dünyaya başka bir yerden bakmaya ihtiyaç duyar.

Şimdi dönüp yeniden baktığımda âlemin aslında hiç tersine çevrilmediğini görüyorum. Ters çevrilen yalnızca bizim bakışımızdı. Kuşların yüzmesi için gökyüzünün deniz olması gerekmiyordu. Gökyüzü zaten onların deniziydi. Balıkların uçması için kanatlara ihtiyacı yoktu. Deniz zaten onların göğüydü.

 Biz ise bütün bunların arasında kendimize ait küçücük bir yüzeyde durup hareketlere isimler, yönlere anlamlar, mesafelere ölçüler verdik. Sonra kendi kelimelerimizi dünyanın değişmez kanunları sandık.

Oysa yukarı dediğimiz yer yalnızca başımızı kaldırdığımız taraftı. Aşağı dediğimiz yer ayağımızın bastığı taraf. Uçmak ve yüzmek arasındaki ayrım bile biraz bizim nerede durduğumuzla ilgiliydi.

Sanırım insanın yanıldığı yer tam olarak burasıdır.

Gördüğünü hakikat, bulunduğu yeri merkez ve verdiği ismi şeyin kendisi sanır.

Hâlbuki dünya bizim tariflerimizden çok daha eskidir ve biz ona isim vermeden önce de kuşlar gökyüzünde ilerliyor, balıklar denizlerin maviliğinde dolaşıyordu.

Biz geldik ve birine uçmak, diğerine yüzmek dedik.

Şimdi fark ediyorum ki gökyüzünün dibi gerçekten yeryüzüdür. Denizin gökyüzü de yeryüzüdür.

Biz ise ikisinin arasında yaşayan vasatlarız. Ne bütünüyle yukarıdayız ne bütünüyle aşağıda.

İki maviliğin arasındaki ince bir sınırda yaşıyor ve bulunduğumuz o küçücük yerden koca âlemi tarif etmeye çalışıyoruz.

Demek ki kuşlar yüzüyor.

Balıklar uçuyor.

Ve insan, ikisinin arasında durduğu için kendisini merkezde sanıyor.

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Ramazan Turhan Yazar | Oyuncu | İçerik Üreticisi “Gerçekten Ne İstediğini Biliyor Musun?” kitabının yazarı Instagram üzerinden kitap ve düşünce içerikleri üreticisi Okuma kültürü ve bireysel gelişim üzerine çalışmalar yapan biri Tiyatro Oyuncusu 1994 doğumluyum, evli ve 3 çocuk babasıyım. Denizli’de yaşıyorum. Radyo Televizyon Programcılığı okudum, bir dönem medya sektöründe çalıştım ama hayat beni başka yerlere de götürdü. Bazen elimde kamera vardı, bazen çekiç. Kimi zaman masa başında, kimi zaman beden gücüyle çalıştım. Ama içimde hep bir şeyler yazma isteği vardı. Yazmak bana iyi geliyor… İlk kitabımı yazdım, şimdi yeni cümlelerin peşindeyim. Burada hissettiklerimi, düşündüklerimi, içimden geçenleri paylaşmak istiyorum. Kimi zaman bir deneme, kimi zaman bir hikâye, bazen de sadece bir cümle… Okursan ne mutlu, okurken kendinden bir şey bulursan daha da güzel. Ben yazarken iyileşiyorum, belki sen de okurken rahat bir nefes alırsın. İLGİ ALANLARIM * Kitap ve edebiyat * Yazarlık ve düşünce üretimi * Kültür ve insan psikolojisi * Tiyatro ve sahne çalışmaları