VİNTAGE PANAYIRI

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Üzerinde Vintage Panayırı yazan bir tabela vardı.

6 Ağustos 2026 - 12:50
6 Ağustos 2026 - 12:50 ⏱ 9 dk Okuma Süresi
 0  20
VİNTAGE PANAYIRI

         VİNTAGE PANAYIRI 

Kasabanın eski tren yolunun bittiği yerde, yıllardır kimsenin uğramadığı geniş bir düzlük uzanırdı. Çocukken oraya dünyanın sonu derdik. Çünkü raylar orada biter, ötesini yalnızca rüzgâr bilirdi.

Diz boyu yükselen otlar, rüzgâr estiğinde dalga dalga hareket eder, toprağın altında, gözle görülmeyen başka bir hayat saklıymış gibi bir his uyandırırdı.

İşte o unutulmuş düzlük, yıllar sonra bir sabah ansızın renklenmeye başladı.

Önce eski bir kamyon geldi. Kasasında, güneşten solmuş üzerinde Vintage Panayırı yazan bir tabela vardı.

Ardından bir kamyon daha geldi. Sonra bir diğeri.

Gün doğana kadar düzlükte ipler gerildi, bez tenteler kuruldu, paslı çiviler toprağa çakıldı. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte ortaya çıkan manzara, sanki gece boyunca kurulmuş bir rüyadan geriye kalmış gibiydi.

O sabah erkenden uyandım. İçimde tarif edemediğim bir merak vardı. Üzerime aceleyle bir şeyler geçirip dışarı çıktım.

Panayıra doğru yürürken rüzgâr, daha önce hiç duymadığım ama bir yerlerden tanıdık gelen kokular taşıyordu. Eski kitapların sayfaları, cilalanmış ahşap, naftalin ve yağmur yemiş demirin kokusu.

Geçmiş, küçük parçalar hâlinde bugünün içine karışıyordu.

Panayırın girişinde eski püskü bir kemer vardı. Üzerindeki harfler zamanla solmuştu. Yaklaştığımda yalnızca hatırlayanlar İçin sözlerini okuyabildim. 

İçeri adım attığım anda sanki zamanın sesi kısılmıştı. Kalabalığın uğultusu uzaklaşmış, renkler daha derin, anlar daha yavaş akmaya başlamıştı.

Bir köşede duran gramofon, cızırtıların arasından eski bir şarkı çalıyordu. Melodiyi tanımıyordum. Yine de içimde bir yere dokunuyordu, sanki yıllardır unuttuğum bir anı, sessizce beni hatırlıyordu.

Panayırın içinde ilerledikçe her tezgâh başka bir zamana açılan kapı gibiydi.

Bir köşede eski daktilolar sıralanmıştı. Tuşlarına dokunduğunuzda, sanki yarım kalmış cümleler yeniden hayat bulacakmış gibi bir his veriyorlardı. Bazı harfler silinmişti, bazı tuşlar yıpranmıştı ama her biri, bir zamanlar birinin ellerinde anlam kazanmıştı.

Bir başka tezgahta sararmış mektuplar duruyordu. Zarfların üzerinde tanımadığım insanların isimleri yazılıydı. Kimin yazdığını, kime gönderildiğini bilmiyordum. Ama her birinde tanıdık bir duygu vardı. özlem, bekleyiş, söylenememiş sözler.

Bir diğerinde ise rengârenk fincanlar dizilmişti. Her fincanın başka bir kahvenin değil, başka bir sohbetin hatırasını taşıdığına inanabilirdim. Kimi uzun geceleri, kimi eski dostlukları, kimi de artık geri dönmeyecek insanlarla paylaşılan sessiz anları saklıyor gibiydi.

Fakat bütün bu kalabalığın içinde en çok dikkatimi çeken, köşede duran küçük bir çadır oldu. Diğerlerinden daha sadeydi. Gösterişli eşyalarla süslenmemiş, yalnızca sessizce orada duruyordu.

Çadırın önünde yaşlı bir kadın oturuyordu. Saçları gümüş gibi parlıyor, yüzünde yılların bıraktığı sakin bir ifade taşıyordu. Beni görür görmez gülümseyerek "Geç kaldın," dedi.

Sözleri o kadar sakindi ki şaşırmaktan çok, sanki uzun zamandır beklediğim bir şeyi duymuş gibi hissettim.

"Neye?" diye sordum.

Kadın gözlerini üzerimden ayırmadan "Kendine" diye cevap verdi. Sonra eliyle çadırın içini gösterdi.

İçeri girdiğimde küçük bir odaya benzeyen bir yerle karşılaştım. Duvarlarda farklı boyutlarda aynalar asılıydı. Ama bunlar sıradan aynalara benzemiyordu.

Her biri , bir zaman parçası taşıyor gibiydi.

Kadın ağır adımlarla bir aynanın önüne geldi. "Bak," dedi.

Yaklaştım. Kendimi görmeyi bekliyordum. Ama aynada çocukluğumu gördüm.

Bahçede koşan küçük hâlimi. Dizlerimdeki yaraları, üzerimdeki eski kıyafetleri ve yüzümdeki o büyük, hesapsız gülümsemeyi.

O görüntü o kadar gerçekti ki bir an elimi uzatıp aynanın içindeki çocuğun elini tutmak istedim.

Gözlerim doldu.

"Bu nasıl mümkün olabilir?" diye fısıldadım.

Kadın "Hatıralar kaybolmaz," dedi. "Sadece onları saklayacak bir yer ararlar."

Beni başka bir aynaya götürdü.

Bu kez karşımda, yıllar içinde uzaklaştığım biri vardı.

Bir zamanlar çok sevdiğim ama hayatın sessizce aramıza mesafe koyduğu biri.

Gözlerindeki sıcaklık, söyleyemediğimiz sözler ve yarım kalmış anlar bir anda içimde yeniden canlandı.

Kadın aynaya bakarak "Bazı anlar vardır tam yaşanamazlar. Söylenmesi gerekenler söylenmez, sarılması gerekenlere sarılınmaz. Ama insanın içinde tamamlanmayı beklerler." dedikten sonra sustu bir süre sessiz kaldıktan sonra devam etti. "Burada ise kendilerine bir yol bulurlar" dedi. 

Çadırdan çıktığımda dışarıdaki dünya aynıydı. Ama ben aynı değildim. Panayırın içinde dolaşmaya devam ettim.

Az önce yaşadıklarımın etkisi hâlâ üzerimdeydi. Etrafımdaki her eşya, sanki yalnızca geçmişten kalmış bir nesne değil, birinin yarım kalmış hikâyesi gibiydi.

Bir süre sonra küçük bir tezgahta eski bir saat gördüm.

Zinciri kararmış, camı çizilmişti. Dışarıdan bakıldığında yılların yorgunluğunu taşıyordu. Ama kulağımı yaklaştırdığımda düzenli bir şekilde çalışan tik taklarını duydum.

Sanki zaman, bütün yıpranmışlığına rağmen hâlâ yoluna devam ediyordu.

Satıcı, gözlüğünün üzerinden bana bakarak. 

"Bu saat sıradan değildir," dedi.

"Ne farkı var?" diye sordum.

"Bu saat sadece zamanı göstermez."

Saatin kapağını yavaşça kapattı.

"Ne gösterir?"

"Ne kadarını kaçırdığını."

Saati elime aldığımda garip bir ağırlık hissettim. Bu, yalnızca metalin ağırlığı değildi. Sanki içinde yaşanmış yıllar, söylenmemiş cümleler ve geri dönmeyen anlar birikmişti. Aldım.

Biraz ilerlediğimde, elinde eski bir uçurtma tutan küçük bir çocuk gördüm.

Uçurtmanın kumaşı yer yer yamalanmıştı. Renkleri solmuştu ama yine de neşeli görünüyordu. Sanki bütün yaralarına rağmen gökyüzüne çıkmaya hazırdı.

Çocuk bana bakarak "Uçurmak ister misin?" diye sordu.

"Uçar mı ki?" dedim.

Çocuk omuzlarını silkerek

 "Denemeden bilemezsin."

Elindeki ipi bana uzattı.

Birlikte koşmaya başladık.

Rüzgâr çok güçlü değildi. Hatta ilk anda uçurtmanın havalanmayacağını düşündüm. Ama biraz daha koştukça ip gerildi. Uçurtma önce sendeledi.

Sonra yükselerek gökyüzünde ağır ağır süzülmeye başladı.

İp avuçlarımın arasındaydı.

O anda çevremdeki bütün sesler uzaklaştı. Sanki dünya bir anlığına durmuş gibiydi. 

Gökyüzü hiç olmadığı kadar geniş, içimdeki ağırlık ise hiç olmadığı kadar hafifti.

Çocuğun kahkahası rüzgâra karıştı. O sesi tanıyordum.

Nereden geldiğini anlamam biraz zaman aldı. Sonra fark ettim. O çocuk bendim.

Daha küçük hâlimdi.

Daha cesur, daha meraklı, daha korkusuz. Henüz hayatın bazı şeyleri eksiltebileceğini bilmeyen hâlim.

Uçurtma gökyüzünde dans ederken içimde uzun zamandır yerini arayan bir şey yerine oturdu. Belki de kaybettiğimi sandığım şeyler gerçekten kaybolmamıştı. Belki sadece onları yeniden hatırlamam gerekiyordu. Akşamüstüne doğru panayır yavaş yavaş sessizleşmeye başladı.

Gün boyunca hayat dolu görünen düzlük, şimdi yavaşça eski hâline dönüyordu. Tenteler sökülüyor, tabelalar indiriliyor, ipler birer birer çözülüyordu.

Sanki panayır hiç kurulmamış bütün o anlar yalnızca kısa bir rüyanın içinden geçmişti.

Ama ben biliyordum.

Bazı şeyler gerçek olmak için uzun sürmek zorunda değildi.

Çıkışa doğru yürürken yaşlı kadını yeniden gördüm. Hâlâ aynı sakinlikle oturuyordu. Sanki bütün gün boyunca beni değil, çok daha uzun zamandır beklediği bir şeyi izlemiş gibiydi.

Yanından geçerken bana bakarak "Unutma," dedi.

Durup ona döndüm.

"Geçmiş seni çağırmaz.

Sen onu dinlersen konuşur" dedi. 

Bu sözleri içimde bir yere bıraktım. "Unutmayacağım," dedim ve panayırdan çıktım.

Arkamı dönüp baktığımda düzlük yine eski hâline dönmüştü. Ne tenteler vardı ne tabelalar. Ne de gün boyunca gördüğüm o renkli kalabalık.

Sadece rüzgâr ve diz boyu uzayan otlar vardı. 

Sanki hiçbir şey yaşanmamış gibiydi. Ama cebimde bir saat 

ve içimde değişen bir şeyler vardı. O günden sonra zamanla kavga etmeyi bıraktım.

Çünkü bazı anları geri getiremeyeceğimi öğrendim. Geçmişi değiştiremezdim. Kaybolan günleri yeniden yaşayamazdım. Ama onları hissedebilirdim. Onları taşıyabilirdim. Çünkü insan bazen kaybettiği şeyleri değil, onlarla birlikte kaybettiği kendisini arar. Aradan yıllar geçti. Yine de bazı akşamlarda rüzgâr aynı kokuyu getirir.

Eski kitapların kokusunu, cilalı ahşabı, yağmur yemiş demiri

ve biraz da hüznü.

Bazen cebimde olmayan o eski saatin tik taklarını bile duyar gibi olurum. O zaman içimden hatırlayanlar için hiçbir şey gerçekten kaybolmaz cümlesi geçer. 

               DİLEK SARIKAYA 

Menajer :ilayda Can & Dilara sarıkaya 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow