Komşu Kapısı Ve İlk Kıvılcım

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Yıllar sonra memleketine dönen Mine ile komşusu Ahmet'in yavaşça filizlenen hikayesi; geçmişin yaraları, kaçışlar ve kalbin fısıltıları.

10 Ağustos 2026 - 11:10
10 Ağustos 2026 - 11:10 ⏱ 9 dk Okuma Süresi
 0  26
Komşu Kapısı Ve İlk Kıvılcım

Mine, Ahmet’i görünce yüzündeki hüzün bulutları dağılıveriyordu. Adeta yüzüne farklı bir güzellik geliyor, yanakları al al oluyordu. Kalbiyse küçük bir kuş gibi çarpıyordu. Bu durumdan zaman zaman utansa da kendine bile itiraf edemediği bir gerçek vardı: Ahmet, onun yaralı kalbine çok iyi geliyordu.

​Ahmet, beş yıl önce oğlunu, ardından da eşini kaybetmişti. Ailesi artık evlenmesini söylüyor, o da yalnızlıktan tükenmiş hissediyordu. Zaten yıllar öncesinden, çocukluktan komşu çocuklarıydılar. Mine ise evlendikten sonra başka bir şehre taşınmış, uzun yıllar sonra memleketine kırık ve yaralı bir kalple dönmüştü. Mutsuz evliliğini sonlandırmak zorunda kalmış ve baba evine sığınmıştı. Bir daha hayatına kimseyi almayı asla düşünmüyordu.

​Mine, evin altındaki dükkânda ev yapımı gıdalar yapıp satıyordu; Ahmet ise pazarcıydı ve dükkânın hemen önünde bir karpuz tezgahı vardı. Bu yüzden her sabah karşılaşıyor, her gün mutlaka bir sebep bulup sohbet ediyorlardı.

​Ahmet başlarda ona, "Gel Mine abla, sana en kırmızısından kestim," diyerek karpuz ikram ediyor, Mine de "Sağ ol Ahmet abi, kesene bereket," diye karşılık veriyordu. İlk zamanlar Mine bunun altındaki niyeti hiç anlamamıştı. Zaten Ahmet’in de başlangıçta farklı bir düşüncesi yoktu. Fakat zamanla sohbetleri koyulaştı, Ahmet evlenmek istediğini ama kimseye güvenemediğini dile getirmeye başladı.

​Bir gün Ahmet’in ağabeyi durumu fark edip, "Neden uzakta arıyorsun? Hayat arkadaşın dibimizde, komşu kızından daha iyisini mi bulacaksın?" deyince Ahmet içindeki hisleri Mine’ye açma cesaretini buldu.

​Tezgahın tenhalaştığı bir an Ahmet derin bir nefes alıp konuya girdi:

"Mine... Ben artık sana abla demek istemiyorum. Benim yüreğim de seninki gibi yorgun. Hayat arkadaşım ol, yuvam ol istiyorum." 

​Mine bu sözleri duyunca ne yapacağını şaşırdı, hemen savunmaya geçti:

"Şaka gibisin Ahmet abi! Sen bana abla, ben sana abi diyorum, hiç olacak şey mi? Hem benim dilim yandı, Allah isteyenlere nasip etsin," diyerek kestirip attı.

​Aslında ortada çok daha büyük, gizli bir engel vardı: Mine, kâğıt üstünde hâlâ boşanamamıştı. Ailesi bu durumu gizli tuttuğu için Mine de kimseye bir şey söyleyemiyordu. Hem bu hukuki çıkmaz hem de ailesinin çıkaracağı engeller yüzünden bu sevdanın gerçekleşme ihtimali yok gibiydi.

​Ahmet ise pes etmiyordu. Fırsatını bulduğu ilk an yine şansını denedi:

"Herkes bir mi Mine? Ben senin o kırılan kalbini onarırım, seni el üstünde tutarım. İzin ver çocuklarım ve aile büyüklerimiz gelsinler, istesinler seni." 

​Ahmet o kadar güzel hayaller kurup anlatıyordu ki Mine içinden, "Ah, keşke farklı bir zamanda, başka şartlarda olsaydık," diye geçiriyordu. Ama dışarıdan hep o sert duvarını korudu:

"Sakın ha, sen delirdin mi? Ben özgürlüğümü bir daha kimseye kaptırmam! Sen evlenmek istiyorsan git başkasını bul, altınları da ona tak, hayallerini onunla gerçekleştir!" 

​Fakat Ahmet, Mine’nin çalışma şevkini ve o sert kabuğunun altındaki kırılgan kadını gördükçe ondan daha da çok etkileniyordu. Ona gülümseyerek, "Allah yazdıysa olur Mine. Ben sabrederim, beklerim kurban olduğum," diyordu.

​Ahmet ona kararlılıkla, "Ben aklına yerleştirdim, sen de düşünürsün. Allah'ını seviyorsan teklifimi düşün. Hem sen yalnız, ben yalnız... İki bekâr insanın evlenmesi kadar doğal, haklı ve güzel ne var ki bu dünyada? Ben sana kötü gözle bakmıyorum kurban olduğum, nikâhıma alacağım,.Allah'ın emriyle önce isteteceğim," demişti.

​O günden sonra Ahmet, her pazar dönüşü Mine’ye mutlaka bir şeyler getirmeye başladı. Ne büyük tesadüftü ki sanki kalbini okumuş gibi hep en sevdiği yiyecekleri buluyordu. Bir gün yine kapısını çaldı; elinde Mine’nin dünyada en çok sevdiği iki şey vardı: Tulumba tatlısı ve uğur böceği şeklinde kocaman bir yaş pasta.

​Mine garip bir şekilde hem çok mutlu olmuş hem de bir o kadar şaşırmıştı. Daha önce kimse onu bu kadar düşünmemiş, yüzünü güldürmek için böyle çabalamamıştı. İçeri geçip dayanamayarak tulumbadan bir tane yedi.

​O an gayriihtiyari Ahmet’i düşündüğünü fark etti. Gece boyu Ahmet aklından çıkmamıştı. Kendi içinde amansız bir savaş başlamıştı; bir yanda Ahmet, bir yanda kızı ve oğlu, bir yanda aile büyükleri, bir yanda da kâğıt üzerindeki o bitmeyen evliliği arasında sıkışıp kalmıştı. Çok güçlü bir dürtü, "Arayıp sohbet et," diyordu. Ahmet’in bu duruma vereceği tepkiyi merak ediyordu. Hemen ardından, "Ne diye merak ediyorsun, delirdin mi sen kızım, gevşeme hemen!" diyerek rüyadan uyanır gibi kendini toparlıyordu.

​Hissettiği duygulara bir türlü anlam veremiyordu. "Galiba Ahmet'ten etkileniyorum," diye geçiriyor, hemen ardından "Yok canım daha neler, abi dedim ona, olamaz!" diyerek kendine söyleniyordu.

​Sanki çevredeki herkes de ikilinin birbirine olan çekiminin farkındaydı. Mine dedikodudan, laf sözden çok çekiniyordu. "Nasıl bir cendere bu Allah'ım? Lütfen beni hata yapmaktan koru," diye içinden sessizce dua edip duruyordu. Tek başına mücadele etmekten öylesine yorulmuştu ki... Belki de bu yorgun ve yaralı kalbi, tam da bu yüzden durmaksızın kanıyordu. Hayatta gerçek bir destekçisi olmamıştı, yoktu da. Bu yaştan sonra yeniden hayata tutunmaya, her şeye tek başına göğüs germeye zorlanmaktan bıkmıştı. Üstelik bu yaştan sonra tekrar evlenmek de ona göre değildi. Kendi kendine, "Sen güçlüsün, bugüne kadar kimseye eyvallahın, minnetin olmadı; yine öyle kalmalısın," diye telkinde bulunuyordu.

​Gözü masanın üzerinde duran uğur böcekli pastaya takıldı. Ahmet sanki ince bir mesaj vermek ister gibiydi. "Yoksa sen benim uğurumsun mu demek istiyordu?" Mine, zihninde uçuşan bu düşüncelere ve kalbinin giderek hızlanan ritmine bir türlü engel olamıyordu.

​Ahmet, pastayı verdiği gün, çok yorulduğunu, mallar bitince işi bırakıp yaylaya gidip tatil yapacağını söylemişti. Mine’nin içini hüzün kaplamıştı. Ahmet bilmese de henüz Mine kendine dahi itiraf etmese de o, yalnızlığının ortağıydı, yalnızlığının arkadaşıydı. Arkadaşı gidecekti. Bu düşünce kalbini sıkıştırıyordu. İyi kötü onu anlayan, konuşurken rahatça konuşabildiği biri vardı. O da giderse tamamen yine yalnızlığa ve sessizliğe gömülecek demekti. Garip bir şekilde, "Keşke birlikte gidebilseydik," diye geçirdi içinden. Tabii olamazdı. "Hadi bakalım Mine Hanım, yeniden yalnızlığına sarıl bakalım," diye iç çekti. Bir an, "Keşke ürünleri bitiremese," diye aklından geçirdi. Sonra bu kötü, bencilce düşünce için kendine kızdı. "Affet Allah'ım," dedi. "Ne ara bu kadar bencilleştim? Bana ne oluyor?" diye söylendi.

​Her akşam kapı zili çaldığında, Mine "Eyvah, yoksa dediğini yaptı mı?" diye korkuyla pencereden bakar, kapıyı öyle açardı. Her kapı çalındığında "Geldiler mi yoksa?" diye düşünmek, Ahmet'i aklından bir türlü çıkaramamasına neden oluyordu. Ahmet, Mine'nin aklında bir şekilde yer almayı başarmıştı. Bu durum nereye varır bilinmezdi ama Mine'nin tek bildiği ve Ahmet'e de söylediği şey, ikisinin sadece iki iyi arkadaş olabileceğidir. Gelgelelim, Ahmet bu duruma hep "Yakışık almaz, kitabımıza sığmaz," diyerek karşı çıkıyordu.

​Mine, hayatındaki o boğucu monotonluktan da bunalmıştı aslında. İçinden, "Keşke tatile gitme imkânım olsaydı, kendim için yaşayıp felekten birkaç gün çalsaydım," diye geçiriyordu. Bir gün bu düşüncesini Ahmet’le paylaştığında Ahmet hemen atılmıştı:

"Kurban olduğum kabul etmiyorsun ki! Gel diyorum, gelmiyorsun kurban olduğum. Kabul etsen harika vakit geçirirdik, nereye istersen giderdik." 

​Mine ise hemen çıkışmıştı:

"Ben illa biriyle dedim mi ki? Sen gitmek istiyorsan git, beni ne diye karıştırıyorsun?" 

​Ancak Ahmet’in incinebileceğini düşünerek hemen ardından yumuşakça gülümsemişti. Ahmet ise boynunu büküp:

"Tek başıma sap gibi mi gideyim? İnsan tat almaz ki," demişti.

"Hiç arkadaşın yok mu?" diye sormuştu Mine.

​"Var da erkek erkeke gidilmez ki... Hadi siz kadın kadına gidebilirsiniz ama biz erkeklerde o olmaz," diye karşılık vermişti Ahmet.

​"Aman neyse, ben zaten bir yere gidemem, işim başımdan aşkın. Hem yalnız değilim, yalnız olsam istediğim yere gidebilirdim," deyip, "İşim var," diyerek kaçar gibi dükkâna girmişti.

​Ahmet ise arkasından gülerek seslenmişti:

"Kaç bakalım, kaç! Kurban olduğum! İnşallah o günler yakındır. Çocuklara seni anlattım, gün yakındır demedi deme! Seni gördüler ve çok mutlu oldular. " 

​Mine olduğu yerde kalmıştı:

" Nee? Sen ciddi misin? Ne yaptın öyle, rezil ettin beni!" 

​Yanakları al al kızarmış, utancından ne yapacağını bilememişti.

​İçimizdeki kapılar bazen bir tatta, bazen bir zil sesinde açılır; kaçmaya çalıştıkça yollar yine aynı yüze çıkar.

​Mine de ne kadar kaçmaya çalışsa da kendini Ahmet'i düşünürken buluyordu.

​ Yalnızlık, insanı önce kendi ördüğü duvarların arkasında saklar; ancak bir başka yorgun yürek kapıyı çaldığında, o duvarların aslında korumaktan çok mahrum bıraktığını anlar.

​(Değerli dostlar, yeni bir kurgunun henüz taze taslağıyla karşınızdayım. Mutfaktaki haliyle, ufak tefek eksikleriyle bıraktım buraya. Fikirleriniz ve eleştirileriniz benim için çok kıymetli. Devam edecek...)

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

İlkim MK Mısralarda huzur, hikâyelerde hakikat arayan; kalemini vicdanın ve özlemin emrine vermiş bir yazar. Geçmişin izlerini geleceğin satırlarına taşıma gayretinde bir edebiyatsever.