Eski Zamanlar Yavaş Akardı, Şimdi Ölümler Apansız...

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Bir zamanlar insanlar zamana yetişmeye değil, onu yaşamaya çalışırdı. Bugün ise hızın içinde ömrümüzü tüketirken vedalarımız da zamansızlaşıyor. Geçmişin ağır akan günleriyle bugünün kırılgan gerçekliği arasında kurulan bu edebî deneme; zamanı, ölümü ve ertelenen sevgileri sorgulayan içsel bir yolculuğa davet ediyor.

6 Ağustos 2026 - 17:02
6 Ağustos 2026 - 17:02 ⏱ 5 dk Okuma Süresi
 21  70
Eski Zamanlar Yavaş Akardı, Şimdi Ölümler Apansız...

Eski Zamanlar Yavaş Akardı, Şimdi Ölümler Apansız... 

​"Bazı cümleler söylenmez; bir çağın sessizliğinde kendiliğinden yankılanır."  

​İnsan, zamanı yaşarken göremez; onu ancak kaybettiğinde fark eder.  

​Çocukken bir yaz tatili sonsuz sanılırdı. Akşam ezanına kadar süren sokak oyunları, sobanın başında anlatılan masallar, yağmurun ardından eve dolan o taze toprak kokusu… Bir gün, bir mevsim, hatta çocukluğun kendisi bile hiç bitmeyecekmiş gibi yaşanırdı. Belki de bu yüzden çocukluk, zamanın en dürüst hâlidir. Saatler vardı ama kimse bir yere yetişmeye çalışmazdı. Takvimler vardı ama telaş yoktu. İnsanlar birbirine vakit ayırır; sohbetler saate değil, gönle göre sona ererdi. Bir fincan çayın buharı, iki insan arasındaki en uzak mesafeyi bile eritmeye yeterdi. Sessizlik dahi konuşmanın en anlamlı parçasıydı. Çünkü zaman tüketilmek için değil, yaşanmak için vardı.  

​Bugün ise zaman, peşinden koşulan ama asla yakalanamayan bir yarışa dönüştü. Sabah daha başlamadan geç kalıyor, gün bitmeden tükeniyoruz. Hayatı kolaylaştırsın diye seçtiğimiz her yenilik, sanki ömrümüzden biraz daha çalıyor. Daha hızlı haber alıyor ama daha az hissediyoruz. Daha çok konuşuyor ama birbirimizi daha az duyuyoruz. Parmaklarımız durmadan soğuk ekranlara dokunurken, kalplerimiz eskisinden çok daha seyrek değiyor birbirine. Kalabalıkların ortasında büyüyen yalnızlık, çağımızın en sessiz salgını artık.  

​Derken… Ölümün de çehresi değişti.  

​Eskiden ölüm, uzun bir yolculuğun nihai durağı gibiydi. İnsan yaş aldıkça onun ayak seslerini duyar, vedalarını yavaş yavaş tamamlardı. Bir ömür kapanırken ardında tamamlanmış cümleler, helallikler ve doya doya yaşanmış mevsimler bırakırdı. Şimdi ise ölüm kapıyı çalmıyor; bir bildirim sesi kadar ansızın, bir telefon kadar soğuk ve bir haber başlığı kadar sıradan geliyor.  

​Bir deprem, bir savaş, bir ihmal, bir trafik kazası ya da anlık bir kalp krizi… Veya sabah evden çıkan birinin akşam dönemeyişi… Artık insanlar yaşlılıktan çok, zamansızlıktan ölüyor.  

​Asıl acı olan ölümün kendisi değil; yarım kalan cümleler, söylenemeyen sözler:

"Eve varınca ararım."

"Haftaya mutlaka uğrarım."

"Bir ara uzun uzun konuşuruz."  

​İnsan, en çok ertelediği sevgilerin yasını tutuyor. Hayat bize garantiyi değil, yalnızca ihtimalleri sunuyor. Biz ise o ihtimalleri sonsuz sanıyoruz. Modern çağın en büyük yanılgısı tam olarak bu: Her şeyi depoluyoruz ama anı biriktiremiyoruz. Binlerce fotoğraf çekiyoruz fakat tek bir samimi bakışı hatırlamakta zorlanıyoruz. Her şeyi kaydediyor, yalnızca birbirimizin kalbinde iz bırakmayı unutuyoruz.  

​Oysa insanı kalıcı kılan, aldığı nefeslerin sayısı değildir. Bir annenin yıllar sonra bile kulakta çınlayan sesi, bir babanın omza bıraktığı güven, bir dostun en karanlık günde uzattığı el ya da bir çocuğun hafızasından silinmeyen o içten gülümsemedir. İnsan, ardında bıraktığı iyilik kadar yaşamaya devam eder.  

​Belki de eskiden ölümsüz olan zaman değildi; insanların birbirinde bıraktığı izlerdi.  

​Şimdi zaman hızlandı. Takvimler çabuk değişiyor, mevsimler birbirine karışıyor. Yıllar göz açıp kapayıncaya kadar geçiyor. Ama eksilen saatler değil; insanın insana ayırdığı ömürdür.  

​Günümüzde en büyük zenginlik para değil; birini gerçekten dinleyebilecek kadar yavaşlayabilmektir. Bir çocuğun anlattığı önemsiz görünen hikâyeyi sözünü kesmeden dinlemek, annenin sesini acele etmeden duymak, babanın yıllardır anlattığı aynı hatırayı yine aynı ilgiyle dinlemek… Sevdiğine "Sonra konuşuruz" demek yerine "Şimdi anlat" diyebilmek…  

​Çünkü bazı "sonra"lar hiç gelmez. Ve bazı vedalar, söylendiği anda değil, söylenemediği anda başlar. Çağımızın asıl trajedisi ölümün çoğalması değil, yaşamayı sürekli ertelememizdir.  

​Bu yüzden bugün önemli olan saatin kaç olduğu değil, kimin elini tuttuğundur. Takvimin hangi günü gösterdiği değil, kimi affedebildiğindir. Ne kadar yaşadığın değil, kimin hayatına dokunabildiğindir. Günün sonunda hepimiz aynı yere varacağız ve geride bıraktığımız şey kullandığımız zaman değil, paylaştığımız hayat olacak.  

​Belki de zamanlar hiç ölümsüz olmadı; sadece insanlar birbirlerine zaman verdiklerinde hayat daha uzun ve anlamlı hissettiriyordu. 

Belki de ölüm hiç zamansız değildi; biz, yaşamayı hep yarına bıraktık.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Dilek Paltun 1969 Eskişehir doğumlu Yüksek maden mühendisiyim. 25 yıllık iş hayatımı sonlandırarak emekli oldum. Çocukluğumdan beri süre gelen kitap okuma alışkanlığımla hikayeler yazmaya da başladım.