BİNLERCE HİCRAN

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Bazen uzaktan uzağa çalınan hüzünlü bir veda, bazen de rüzgârın pencere camına savurduğu kuru bir yaprak.

9 Eylül 2026 - 16:20
9 Eylül 2026 - 16:20 ⏱ 7 dk Okuma Süresi
 0  34
BİNLERCE HİCRAN

            BİNLERCE HİCRAN

Sokak lambasının ışığı, Arnavut Kaldırımları'nın üzerinde yorgun ve titrek bir gölge gibi uzuyordu. Bu şehir, hüznü hep en sessiz saatlerinde kusar, gece yarısını geçtikten sonra gürültülü caddeler yerini, insanı kendi iç sesiyle baş başa bırakan o keskin, acımasız ıssızlığa bırakır. Adımlarımın kaldırım taşlarında yankılanan tok sesi, içimdeki binlerce hicranın melodisine ayak uyduruyordu. Her bir taş, üzerinden geçen onca yılın, söylenmemiş sözlerin ve yarım kalmışlığın ağırlığıyla çökmüştü içime. Göğüs kafesimin altındaki o daracık odada bir sızı hüküm sürüyordu. Binlerce hicran. Sadece bir kelime, sadece geçici bir acı değildi bu, zihnimin en ücra kıvrımlarında saklanan, her biri kendi yangınını sırtlamış anıların koca bir ordusuydu. Bazen uzaktan uzağa çalınan hüzünlü bir veda, bazen de rüzgârın pencere camına savurduğu kuru bir yaprak, o uyuyan orduyu sessizliğin orta yerinde birden ayağa kaldırırdı.

​Hafızamın en tozlu raflarında, zamanın silmeye kıyamadığı o son bakış duruyordu hâlâ. Gözlerindeki o buğu, ayrılığın o keskin, boğucu kokusu ve geride bırakılan eksik cümleler. İnsan en çok neye yanar, biliyor musun? Gidenin yokluğuna ve geride kalanların o evde, o odada, o masada bıraktığı o yankılı sessizliğe. Her köşe başı, yaşanmamış yarınların hayaliyle örülü birer örümcek ağı gibiydi; dokunsan dağılacak, dokunsan ruhunun teli kopacaktı. Rüzgâr, eski bir defterin sararmış yapraklarını havalandırır gibi esti saçlarımdan. Gökyüzü kapkara bulutlarla örülüydü, yıldızlar küsmüş gibi saklanmıştı. İçimdeki o binlerce hicran o karanlık gökyüzünün yeryüzüne inmiş haliydi, ne bir adım ileri gidebiliyor ne de arkaya bakmadan durabiliyordum. Sadece yürüyordum. Zamanın ötesine, belki de hiç varılamayacak o sakin limana doğru, içimdeki kalabalık yalnızlıkla birlikte.

​O yürüyüşün sonu olmayan bir dehliz gibi uzandığını hissettiğim anlarda, sokak lambaları da birer birer sönüyor, geriye sadece içimin o kör karanlığı kalıyordu. Her adımda, zihnimin ta derinliklerinde yıllardır kilitli tuttuğum o paslı kapı biraz daha aralanıyordu. Kapının ardında ise loş bir salon, üzerinde hâlâ kokusu tütmeyen kahve fincanları ve masanın üzerinde yarım kalmış, inkâr edilmiş bir mektup duruyordu. Zaman, bazı insanları geleceğe taşırken bazılarını aynı cümlenin ortasında asılı bırakır; işte ben o asılı kalanlardandım. Ne hikâye bitti ne de kelimeler tükendi; sadece sayfalar birbirine yapışmıştı. Elimi uzatsam dokunacak gibiydim o eski güne, o rüzgârlı sabaha. Ama dokunduğum an, her şeyin bir avuç kum tanesi gibi parmaklarımın arasından kayıp gideceğini biliyordum.

​Adımlarım beni farkında olmadan şehrin unutulmuş sahil şeridine, dalgaların betona çarparak köpürdüğü o ıssız rıhtıma çıkardı. Deniz, simsiyah dev bir ayna gibi gökteki bulutları yansıtıyordu. Burası, kelimelerin bittiği, rüzgârın en yüksek sesle konuştuğu yerdi. İçimdeki binlerce hicran, dalgaların her vuruşunda sanki birer çakıl taşı gibi kıyıya vuruyor, her biri ayrı bir geçmişin ezgisini mırıldanıyordu. Rıhtımın ortasındaki paslı demir korkuluklara yaslandım, soğuğun parmak uçlarımdan içeri sızmasına boyun eğerek. İnsan, en büyük kavgaları hep kendi içinde, kimsenin duymadığı o tenha odalarda veriyor. Dışarıdan bakanlar sadece yürüyen bir gölge görür, oysa o gölgenin içinde yıkılmış imparatorluklar, yakılmış gemiler ve hiç söylenmemiş veda hutbeleri yatar.

​Ufuk çizgisinde, gecenin lacivert tonunu yavaşça delen o soluk, grimsi aydınlık belirmeye başladığında, şehrin üzerindeki kabus dağılmıyor, sadece gerçeği daha keskin hatlarıyla gözler önüne seriyordu. Gökyüzü mordan griye dönerken, içimdeki yoğun sis tabakası yerini derin bir yorgunluğa bırakıyordu. Gece boyunca savaştığım o hayaletler, günün ilk nefesiyle birlikte rüzgâra karışıp kaybolmuştu. Kepenkler birer birer açılıyor, fırından yeni çıkmış ekmek kokusu sokağın tiner ve egzoz kokusuna karışıyordu. Hayat, kimsenin durup yas tutmasına izin vermeyecek kadar acımasız bir tempoyla akıp gidiyordu. Bir zamanlar canımı yakan o yüzler, şimdi kalabalığın arasında eriyip giden silüetlerden ibaretti.

​Ofis penceresinden dışarıyı izlerken camdaki kendi yansımamla göz göze geldim. Yüzümdeki çizgiler, son birkaç yılda ömrümden eksilenlerin haritası gibiydi. İnsan, yaşadığı acıları kabullendiği an yaşlanır derler; ben ise acılarımla dost olmuştum. Akşamın alacasında eve dönüş yolculuğu, günün en uzun saatleriydi. Trenin camına yasladığım başım, rayların çıkardığı o monoton ritimle sallanırken, dışarıdan akıp giden banliyö evlerinin ışıkları, hayatın geçiciliğini fısıldayan küçük fenerler gibiydi. Acaba kaç insan benim gibi taşıyordu içindeki o görünmez kalabalığı? Kaç kişi, gündüzleri maskesini takıp gülümserken, geceleri kendi içindeki binlerce hicranla hesaplaşıyordu?

​Eve vardığımda, üzerimdeki paltoyu çıkarıp koltuğun üzerine bıraktım. Evin o tanıdık, sakin ve biraz da kimsesiz kokusu karşıladı beni. Lamba tuşuna basmadım; ay ışığı salonun büyük penceresinden içeri süzülüp yer tahtalarının üzerine gümüşten bir yol çizerken o loşluk bana yetiyordu. Sehpanın üzerinde duran eski radyonun düğmesini çevirdiğimde, cızırtılı bir frekansın arasından yavaşça yayılan eski bir şarkı odanın dört bir yanını sardı. Şarkının o ağır, hicran dolu nağmesi kalbimin tam orta yerinde kırıldı. Gözlerimi kapattım ve geride bıraktığım onca yılı, silinen yüzleri, eksilen dostlukları bir film şeridi gibi geçirdim gözümün önünden. Hiçbiri kaybolmamıştı aslında; hepsi ruhumun kıvrımlarında, o binlerce hicranın arasında yerini almış, sakinleşmeyi bekliyordu. Derin bir nefes alıp gülümsedim.

​Zaman, kendi kuyruğunu yutan bir yılan gibi dönerken, içimdeki o fırtınalı deniz nihayet en derin maviliğinde dinginleşmeye çabalıyordu. Artık ne rıhtımın soğuk demirlerine yaslanıp birilerini bekliyor ne de geçmişin kapılarını hırsla zorluyordum. Binlerce hicranı, göğsümün altında bir yük olarak saklıyordum, ömrümün en kıymetli anı defterine düşülmüş zarif birer mısra gibi. Pencerenin önünde, demini almış sıcacık bir çayla dışarıdaki akıp giden hayatı izlerken anladım ki insan, kendi hikâyesinin rüzgârıyla barıştığı an özgürleşiyordu. Yarım kalanlar, veda edilemeyenler ve o sessiz geceler. Hepsi beni bugüne, bu sakin limana taşıyan görünmez dalgalardı. Odanın loş sessizliğinde, içimdeki o muazzam kalabalıkla birlikte acımı kabullenerek yepyeni bir sabaha kucak açtım.

           DİLEK SARIKAYA 

Menajer: İlayda Can & Dilara sarıkaya 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow