KARMAŞA

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
18 Aralık 2025 - 07:23
18 Aralık 2025 - 07:23 ⏱ 7 dk Okuma Süresi
 1  76
KARMAŞA

Yokluk yıllarıydı. Sadece karnımızı doyurabildiğimiz, en ufak gereksinimlerimiz için saatlerce kuyruklarda beklediğimiz, o yıllar için bile bize kalabalık gelen şehirde yaşamak zorundaydık. Ancak yine de komşuluk vardı, dostluk vardı, içten sıcak gülümsemeler vardı. Maddi sıkıntı çeksek de halimizden memnunduk. Karım ve ben üç çocuğumuzla birlikte İstanbul'un eski semtlerinden olan Fatih’te maddi sıkıntıları dert etmeden mutluluk içinde yaşıyorduk.


En büyük oğlan büyüyüp evlilik çağına gelince parasızlığın ne demek olduğunu anladım. Aynı mahallenin iki sokak ötesinde, sanki başka biri kalmamış gibi, benim de kahvehaneden tanışık olduğum ve pek de haz etmediğim Niyazi Bey'in kızına vurulmuş bizim oğlan. Benim hanımın söylemesine göre uzun zamandır görüşürlermiş. Önceleri ısrarcı oldum lakin bizim oğlanının kafasını çeldiremedim. Dediğim dedik, çaldığım düdük dedi bana. Gayri bana da kızı istemekten başka çare kalmadı.


Hanımdan haber ilettik kendilerine geleceğimizi. Niyazi'nin mahkeme duvarı suratlı bodur hanımı, geleceğimizden pek hoşnut olmasa da ağzının kenarıyla buyur etmiş bizi. İki yanı kırık dolabın içinden, beş yıl önce tekne kazıntısı oğlanın sünnetinde aldığım elbiseleri geçirdim sırtıma. Akşamdan silip parlattığım, bayramdan bayrama boya yüzü gören ayakkabılarımı giydim ayağıma. Başımda olmadığında kendimi çıplak hissettiğim koyu renkli kasketimi takınca benim hazırlığım tamamlandı. Kız kardeşinin düğününde aldığı mor çiçekli fistanını giydi hanım. Çiçekle çikolata işini halleden, başıma bu derdi saran büyük oğlan da iş yerinden verilen lacivert takım elbisesini giydi. Biz gelene kadar evde usluca durmaları için diğer iki oğlanı tembihledikten sonra, dünür başı olması için ikna ettiğim, karşı binada oturan hacı emmimiz Rüstem Çavuş'un evine gittik. Tüm hazırlıklarımız tamam olunca Niyazilerin evine doğru revan olduk.


Kapıda bizi Niyazi'nin suratsız hanımı karşıladı. Selam verdikten sonra içeri girip oturduk. Hanım, ben ve oğlan bir kanepeye sığıştık. Karşı kanepeye de Niyazi ile hanımı oturdu. Hafif çaprazımdaki tekli koltukta oturan Rüstem Çavuş, cebinden çıkardığı doksan dokuz taşı olan tespihini çekmeye başladı. Daha merhaba, nasılsınız faslı başlamadan, üzerinde kahvelerin bulunduğu uzunca bir tepsiyle salona girdi hanım kızımız. Kahveler dağıtılırken kimseden çıt çıkmadı.


Elindeki tespihini cebine koyan Rüstem Çavuş, kahvesinden ilk yudumu aldıktan sonra söze başladı. ''Efendim, sebebi ziyaretimiz belli.  Hayırlı bir iş için toplandık burada. Gençler yuva kurmak istemişler, bizler de buna vesile olmak için sizleri ziyaret ettik...''
Rüstem Çavuş'un sözünün bitmesini beklemeden elindeki fincanı sehpada duran tabağa koyan Niyazi araya girdi. ''Ziyaretinizin sebebini bilmekteyiz elbette. Lakin siz de bilirsiniz ki bu işler nasip kısmet meselesi.''


Başka zaman olsa sözünün kesilmesine kızacak olan Rüstem Çavuş, içinde bulunduğumuz durum nedeniyle, biraz da benim hatırım için, Niyazi'nin patavatsızlığını görmezden geldi. ''Elbette nasip meselesi,'' diyerek ikinci yudumu almadan, elinde tuttuğu kahve fincanını önündeki sehpaya koydu hafiften. Cebindeki tespihini tekrar çıkararak sözlerine devam etti. ''Bizler Yüce Rabbimizin kulları olarak nasibimizi kovalamak zorundayız. Alnımızda yazılanın ötesini istemedik hiçbir zaman. Uzun lafın kısası şudur ki, Allah'ın emri Peygamberimizin kavliyle kızınız Hafize’yi oğlumuz İbrahim’e istiyoruz.''


Niyazi, önce bana sonra da oğluma kısa bir bakış attıktan sonra aldığı nefesi vermeden konuşmaya başladı. ''Doğru söylersin Rüstem Çavuş. Büyüğümüzsün. Sana her zaman itimat ederiz. İsmail Efendi ile oğlunu da bilirim. Lakin hanımın ufak bir isteği vardır.''


Gözler bir anda Niyazi’nin yanında oturan Makbule Hanıma çevrildi. Dünya umurunda değilmiş edasıyla, asık suratını hiç yumuşatmadan sessizce oturmaya devam etti. Acaba bize karşı mı surat yapıyor diye düşündüm lakin öncesinde de hiç gülmediği hatırıma geldi. Hanımından ses çıkmayınca Niyazi kaldığı yerden devam etti.
''Bizim kızın üzerinde hanımın emeği çoktur. Besledi, büyüttü, bu yaşa getirdi. Takdir edersiniz ki emeğinin karşılığını vermek iktiza eder.''
''Başlık parası istersin, öyle mi Niyazi efendi?'' diye çıkıştı Rüstem Çavuş.


Niyazi sağ elini havaya kaldırarak hafif mahcup bir halde itiraz etti hemen. ''Başlık değil Rüstem Emmi, hanım süt parası ister. Adettendir hem. Beş yüz kaimeyi getirin kızı alın.''
Rüstem Çavuş’un geri durmaya hiç niyeti yoktu. ''Biz de biliriz adetleri amma biz kızı istemeseydik büyütmeyecek miydiniz?''
''Ben diyeceğimi dedim. Gayri bundan sonrası size kalmış,'' diyerek kestirip attı Niyazi.


Rüstem Çavuş yine söz söyleyecek oldu lakin ben hemen ayağa kalkıp durdurdum onu. Geldiğimiz evden gerisin geri çıktık. Eve gidene kadar kimsenin ağzını bıçak açmadı.


Ertesi gün, Niyazi’nin tilki suratını tekrar görmemek için kahvehaneye gitmedim. Yan sokaktaki taş binanın altında bulunan küçük çay ocağına gittim. Duvarın dibine konulmuş hasırdan yapılan küçük taburelerden ortadakine oturup kara kara düşünmeye başladım. Elde yok, avuçta yok. Karnımızı bile zor doyururken Niyazi’nin istediği başlık parasını vermem mümkün değildi. Kafamda bu düşünceler dönerken, ne kadar zaman geçti bilmiyorum, yanıma Suat ile Hamza gelip oturdular. Sağıma oturan Suat, yirmili yaşlarda genç bir delikanlı. Efendi çocuktur, kendi oğlum gibi severim. Soluma oturan Hamza benden üç yaş küçüktür.


Tek başıma oturup kara kara düşünür halde görünce nedenini sordular. Ellerimi havaya açıp tüm olan biteni anlattım. Suat, elini çenesine koyup pür dikkat dinledi beni. Aynı şeyi Hamza için söyleyemem. Kendisinin üç kızı var. Evlendirecek oğlu olmadığı için anlattıklarımı dinlemeyip umursamaz halde oturdu yanımda. Çaylarımızı içtik, konuşacaklarımızı konuştuk lakin bir sonuca varamadık. Evden çıkarken yanımda götürdüğüm dertlerimi gerisin geri getirdim eve.
Hanım bana ne yaptığımı sorduğunda omuzlarımı silkelemekle yetindim. Çay ocağında oturduğumuzu ve Suat’ın pür dikkat beni dinlemesinin aksine Hamza’nın bir o kadar umursamaz olduğundan bahsettim. Hanımın anlattıkları sonrası ise ağzım açık kaldı. Meğer bu Suat, Hamza’nın ortanca kızıyla görüşürmüş. Beni pür dikkat dinlemesinin sebebi de buymuş. Ben sandım ki, benim derdime ortak oldu! Meğer kendi derdine yanıyormuş.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow