(A)NORMAL AKTİVİTE “Almanya’da İş Fırsatı! Üstelik Ön Ödeme Yok!”

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
28 Nisan 2026 - 00:45
28 Nisan 2026 - 00:45 ⏱ 9 dk Okuma Süresi
 8  56
(A)NORMAL AKTİVİTE “Almanya’da İş Fırsatı! Üstelik Ön Ödeme Yok!”

Çalıştığı firmanın bekleme salonunda sıradan birgün geçiriyordu. Bilindik işler peşinde, bedenen yeri yurdu belli ama ruhen kaybolmuş bir hayatın kendine göre baş aktörüydü. Sağ dirseğini önündeki masaya yaslamış, sol elinin işaret parmağı ile masanın üzerinde hemen önünde duran telefonunda ekran kaydırıyordu. Sosyal medyanın derin ama bir o kadar da sığ dehlizlerinde kimi umut, kimi eğlence, kimi ise olmayanı satıyordu.

Sabah saatlerinin iç titreten soğuğuna inat, öğlen yaklaştıkça hararet basıyordu. Masanın üzerinde telefonun hemen yanında duran yarım bardak çaya baktı. Bir anda oturduğu yerden ayağa kalkıp sırtındaki firmanın logosu olan poları çıkarttı ve başka bir sandalyenin üzerine fırlattı. Tekrar yerine oturmaya niyetlenirken eliyle üstünü yokladı istemsizce, sigarası ve çakmağı poların cebinde kalmıştı. Poları fırlattığı sandalyenin başına döndü, cebinden sigarasını çakmağını çıkarttı. Henüz oturacağı yere dönmeden sigaranın ucunu çoktan ateşlemişti bile. Aslında sigara yakmak aklında yokken neden yakmıştı bunu anlamamıştı.

Masaya geri oturduğunda, etrafa göz gezdirdi. Masanın karşı ucunda kendisinden birkaç yaş büyük adama baktı. O adam da masanın üzerine gövdesini yarısına kadar yatırmış bir elini başına dayamış, bir sandalyede yan oturarak telefonu ile uğraşıyordu. Birden aklına lisede staj için gittiği kamu kurumundaki atölye memurları geldi. O adamlarda, ellerinin boşluğunda atölyede iki buçuk litrelik pet şişelere zeytin kurarak vakit geçiriyorlardı. O yaşta çok kızmıştı adamlara belki ama yaptıklarının doğru ya da yanlış olması artık onu ilgilendirmiyordu.

Yarım bardak çayını avuçlarının arasına aldı, bir yudum çekti. Çektiği gibi yüzü buruştu ve boğazından zorla geçirdi yudumunu. Çay buz gibi olmuştu. Masanın karşısındaki adama baktı.

“Şu sıcakta niye çay içiyoruz ki abi biz?”

Karşısındaki adam telefona bakarken sırıttı, güldü… Ne zaman sonra, başını telefondan kaldırıp.

“Çay harareti alırmış oğlum. Bilmiyon mu sanki?” dedikten sonra yine sırttı.

“Yok len abi. O çay, o çay değil. Şu köyde, kentte biriken temiz sular olur ya insanlar içine falan girerler. O çaydan bahsediyorlar. Harareti alan çay o yani.”

Karşısındaki adam dilini ağzından yarım yamalak çıkartıp, geri yerine soktu. Umursamadığını belli eder şekilde ağzını yana büküp;

“Neyse ne işte. İçiyoruz. Beyzadem siz gidin kafelerde falan takılın dilerseniz.”

Adam sırıtarak geri yan yıkıldığı masanın üzerindeki telefona dönerken çaresiz o da tekrar telefonuna döndü.

-Almanya Köln’de yaşama ve çalışma fırsatı. Kod95 ve lojman desteği ile işiniz garanti. Dil şartı yok!

“Dilini bilmediğin adamlarla nasıl anlaşacaksın ki?” diye sordu kendi kendine önce. Ardından aklına geldi. Sosyal medyada zaman akışında sürekli bu reklamlara denk geliyordu. Geçen bir arkadaşı ile ayak üstü konuşurken airsoft tabancalardan söz etmişti. O günden beri o tabancalar sürekli zaman akışında önündeydi. Tıpkı sürekli güncellenen bir günlük gibi… Herhangi bir ürün ile ilgili dediği her bir söz saatine kalmadan önüne reklam olarak çıkıyordu. İlkokulda öğretmenin söylediği üstün körü bir söz aklına geldi. “Her kelimemiz, her cümlemiz gökyüzünde atmosferde asılı duruyor.” Öğretmenin bu söylediği sözü o çocukluk aklıyla “Demek Allah bizi kıyamette yargılarken atmosferdeki bu konuşmalarımızı dinleyerek cehenneme atacak.” diye düşünmüştü.  

Cehennem? “Çocukken cehenneme gitmeyeceğine inanan çocuk var mıydı acaba?” diye düşündü birdenbire. Ne de olsa belli bir yaştan sonra herkes cennete gideceğinden emin gibi davranıyordu. O halde cehenneme de sahip çıkacak birileri olmalıydı. Belki de tevazunun en saf hali çocuklarda olduğu içindi bu kötü olanı kabul etme ya da kendini iyi olana yeteri kadar layık görememe. Çocuk demişken kendi çocukluğu da ana hatları ile geçti içinden…

Cahit Sıtkı Tarancı’nın yolun yarısı dediği yeri çoktan geçmişti. Geçen ömrünün tüm hataları, tüm travmaları… Geçmişe dönüp baktığında kayda değer en büyük başarısı hayatta kalmak mıydı? Kendine sorduğu bu soruya olumsuz şekilde başını sağa sola sallayarak yanıt verdi. Her cümle ya da kelime bir müziği çağrıştırıyordu.  Hayır temalı kelimeler ise çocukken izlediği Erkan Yolaç’ın ‘Evet, Hayır’ yarışmasındaki trompet sesi ile özdeşlemişti.

“Hayır dediniz efendim!” “Dı rıt rıt dı…”

Doksanlı yılların hafta sonu eğlence programı. Pazar gecesinin “Yarın okul var.” karın ağrısı… Oldum olası sevememişti okulu, belki de bu yüzden başarılı olamamıştı. Babasının tabiri ile “Adam olamamıştı.” Belki bir baltaya sap olmayı başarmıştı ama sapı olduğu balta onun için yeteri kadar keskin değildi.

Dayandığı masanın üzerindeki telefonu çaldı. Hiç istifini bozmadan telefonu sol eline aldı zira sağ eli çenesinin altında duruyordu. Ekrana baktı birdenbire kafasının içinde bu kez boks ringlerinde maç başlarken çalan “Gong” sesini duydu. Bu sesi de öfkelendiğinde ya da kavgaya hazır hissettiğinde duyuyordu. Öfkelenmişti çünkü telefonunu meşgul eden bu çağrı tanımadığı bir numaraydı. Geçen sene tanımadığı bir numaraya cevap vermiş kendini polis olarak tanıtan adamdan şans eseri yakayı kurtarmıştı.  Banka hesabı boş bir hesap defterine benzemese kim bilir ne kadar zarara uğrayacaktı. Telefona cevap vermedi “Çok meraklıysa mesaj atsın!” diye söylendi. Dolandırılma korkusu artık hiçbir tanımadığı numaraya cevap verdirmiyordu. Fakat artık masanın üzerinde duran telefonu eline almıştı bir kere…

Müthiş bir kas hafızası ile son birkaç dakikadır ilgilenmediği sosyal medyanın kucağına geri attı kendini. Kendi profilinin ne olduğu pek de önemli değildi. Ne de olsa 72 takipçisine karşılık 3463 kişiyi takip ettiği bir hesabın sahibiydi. Zaman akışında tekrar aşağılara doğru süzüldü.

-Almanya…
-Yabancı dil akademileri…  
-Airsoft…
-Bu dualı ritüeli uygula iki gün sonra banka hesabına bak…

Bir haber dikkatini çekti. Ortadoğu’da savaş? Gözlerinin önüne öldürülen çocuklar, ağlayan baş örtülü kadınlar ve oradan oraya savrulan Müslümanlar geldi. Parmağı daha habere tıklamadan aşağı kaydırmaya devam etti…

-Gayri Safi Milli Hasıla arttı…        
-Akaryakıtta yeni zam…      
-Defne yaprağının üzerine 777 yazıp halis üzüm sirkesine banın yastığınızın altına koyun…

Çenesinin altında duran elini şaşkınlıkla ağzına götürüp kapattı. Elindeki telefonu hemen masanın diğer ucundaki adama çevirdi.

“Abi şu televizyondaki kadın vardı ya. Uyuşturucu bağımlısı çıkmış. Polis tedarikçi falan derken tutuklamış kadını.”

Masanın ucundaki diğer adam serin bir hareketle doğruldu, çayından bir yudum çekti.

“Geçen haftanın haberi oğlum o. Dün serbest bıraktılar.”

“Yapma ya. Yanlış anlaşılma mı olmuş?”    

“Yoo. Yanlış anlaşılma falan değilmiş. Ben anlamıyorum bu kadar madde kullanımına bunlar nasıl bu kadar güzel kalabiliyor? Bunların kullandığını başka biri kullansa suratı içi bitmiş meyve suyu kutusuna döner.”

Telefonu tekrar kendine çevirdi.

“Ne bileyim abi? Bakıyorlardır kendilerine her halde? Benim hanım izliyordu bu kadının programlarını sağlıklı yaşam diye bir sürü bunun anlattığı tarifi yaptı yaptı yedirdi bize evde çoluk çocuk.”

Adam kırık bir gülüşle tısladı…

“İyi ya. Bende yüzüne son zamanlarda gelen rengin sebebini merak ediyordum.”

Tepkisiz bir şekilde ayağa kalktı. Telefonu pantolonun cebine koyarken masanın üzerinde duran sigarasını çakmağını eline aldı. İçinde bulunduğu tek katlı ofisin bahçesine çıktı. Paketinden bir tane sigara çıkardı. Yakmadan sigaraya baktı “Tanesi 5 lira 75 kuruşa geliyor. Vay be.”

Birazdan masanın karşısında oturan adam da yanına geldi bir sigarada o yaktı. Bir şeyler söylemek istercesine yüzüne baktı.

“Olmazsa sen şu Almanya meselesini bir değerlendir. Mantıklı gibi duruyor. Baktın işler iyi bizde geliriz.”

Sigarasından derin bir nefes çekti, dumanı üflerken kendisinden biraz daha uzun olan adama baktı.

“Yok be abi. Ne Almanya’sı. Firma götürmek için önden 3000 Euro istiyor. Oraya gidince 2500 Euro daha vermem gerekiyormuş. Ben o kadar parayı bulsam zaten düzenimi burada oturturum.”

“Orada kaç para verecekler, gidersen?”

“Göbeği çatlasın 3000 Euro.”

Birazdan arkalarında kalan ofisin kapısından ayak sesleri duyuldu. İçeriden çıkan adama biraz alttan ve samimiyetsiz yüz ifadesi ile bakarken bahçeye genç iş verenleri lüks aracı ile girdi. İçeriden çıkan adam, koşar adım patronun arabasının başına gitti. Kapısını açtı. Saygı ile bükülerek “Hoş geldin abi.” Dedi. Patron hem kapısını açan adama hem de kapıda bekleyen ikiliye soğuk bir selam vererek ofise girdi. Patronun selamını aldıktan sonra yanında ki adama baktı.       

“Abi bu adam nereden biliyor patronun geleceğini, her defasında kapıda böyle?”

Adam kahkaha attı…

“Araç takip cihazından bakıyor gelene kadar. Geçen gün de yemekte hakkında ileri geri konuşuyordu.”

“Yok canım. Her gün üzerine vazife gibi koştur koştur kapısını açıp çay götürüyor adama ama…”

Adam dudaklarını büküp, omuzlarını silkti…

“Kimisine belli olmuyor demek oğlum.”

İstemsizce elini telefonuna attı ve yine sosyal medyada buldu kendini. Bu kez bir sayfanın tırnak içerisinde yazıp resim olarak paylaştığı yazı çıktı karşısına;

“Nasıl yaşarsanız. Öyle idare olunursunuz…”     

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow