MODERN YOKSUNLUK

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
17 Aralık 2025 - 17:45
17 Aralık 2025 - 17:45 ⏱ 4 dk Okuma Süresi
 1  59
MODERN YOKSUNLUK

Ne yaparsak yapalım, neyi yaşarsak yaşayalım, içimizde hep bir “acaba yeterli mi?” kalıyor. Hayatın tam ortasında durup geriye baktığımızda eksik bir şey varmış gibi hissetmemiz tesadüf değil; bu, artık bu çağın bize öğrettiği bir refleks. Sahip olduklarımızdan çok sahip olamadıklarımıza odaklanan, yaşadıklarını değil kaçırdıklarını büyüten bir ruh hâliyle yaşıyoruz. Üstelik bu eksiklik artık büyük trajedilerden değil, son derece gündelik karşılaştırmalardan besleniyor. Çeşme’ye gidip Bodrum’a gidemediği için, iyi bir restoranda yemek yiyip “daha popüler” olana gidemediği için, doğru ayakkabıyı giydiği hâlde yanlış logoya sahip olduğu için kendini yoksun hisseden bir insan profili var karşımızda. Bu, sadece bireysel bir huzursuzluk değil; toplu bir memnuniyetsizlik salgını gibi.

Modern insanın derdi artık açlık, barınma ya da güvenlik değil. Bunlar geride kaldı. Modern insanın derdi, “daha iyisi mümkünken neden ben değil?” sorusu. Sosyal medyada beş dakikalık bir gezinti, bu soruyu yüzümüze tokat gibi çarpmaya yetiyor maalesef. Birinin cildi bizimkinden pürüzsüz, birinin tatili bizimkinden güneşli, birinin ilişkisi bizimkinden daha sağlıklı ve estetik görünüyor. Gerçeklikten kopuk ama son derece ikna edici bir vitrin bu. Ve biz, vitrindeki ürün olamadığımız her an, kendimizi defolu sanıp buna dertleniyoruz. Hepimizin sanki altında arabası, oturduğu evin tapusu ve kusursuz bir sağlığı varmış gibi bir de bunlar çıktı…

Üstelik bu eksiklik hissi, çoğu zaman gerçekten yoksun olduğumuz şeylerle ilgili de değil. Birçok insan temel ihtiyaçlarını karşılayabildiği hâlde, ruhsal olarak dibe vurmuş durumda. Çünkü ölçütlerimiz değişti. Yetmek fiili sözlükten silindi; yetinmek ise neredeyse bir ayıp hâline geldi. “Elindekine şükret” cümlesi, derin bir bilgelikten çok, yaşlı bir akrabanın demode nasihati gibi algılanıyor artık. Oysa problem tam da burada başlıyor: Şükür, içi boş bir teselli değil; sınır çizen bir akıl hâlidir. Sınır çizemeyen arzu ise insanı sürekli daha derine çeker. Elindekinin kıymetini bilemeyen insanoğlu için ellerin malı mülkü kıymete binmeye başlıyor…

Teknolojiyle, hızla ve konforla birlikte insanlığın mutlu olacağına dair büyük bir vaatte yaşadık. Belki bir gün ışınlanacağız, belki arabalarımızdan da önce biz uçacağız, belki Mars’ta koloni kuracağız. Hepsi bu yerkürede mümkün. Ama şu ana kadar, “hayatımda yapacak hiçbir şey kalmadı, her şey tamam” diyerek huzurla çekip giden tek bir insan gösterilemiyor. Çünkü insanın arzusu, imkânlarla doğru orantılı büyüyor. Elimiz genişledikçe, içimiz daralıyor.

Belki de çözüm, hep “daha fazlası”nı istemek değil; “yeter” diyebilmeyi öğrenmektedir. Sabır ve şükür, kulağa pasif kavramlar gibi gelse de, aslında en radikal direniş biçimleridir. Sürekli daha iyisini dayatan bu dünyada, elindekinin kıymetini bilmek devrimci bir tavırdır. Çünkü insan, şükretmediği her şeyin esiri olur; sabretmediği her süreçte kendini tüketir.

Günün sonunda şunu kabul etmek zorundayız: Bu dünyadan tam anlamıyla tatmin olmuş bir insan çıkmayacak. Ama bu, hayatın anlamsız olduğu anlamına gelmiyor. Aksine, anlam tam da burada saklı: Her şeye sahip olamayacağımızı bilerek yaşamayı seçtiğimiz anda. Aksi hâlde, hep bir sonraki durağı hayal ederken, bulunduğumuz yerde hayatın geçtiğini fark edemeyen o kalabalıklar arasına karışırız. Ve insanın başına gelebilecek en büyük yoksunluk: Sahip olduğu hayatı yaşayamayacak kadar meşgul ve kör olmaktır.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Fatma Betül Öztürk Editör / Köşe Yazarı