8. Bölüm & 9. Bölüm & 10. Bölüm (ARDA)

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
1 Mayıs 2026 - 01:46
1 Mayıs 2026 - 01:46 ⏱ 10 dk Okuma Süresi
 10  62
8. Bölüm & 9. Bölüm & 10. Bölüm (ARDA)

8. BİR BAYRAM ARASI

İstanbul’un kalabalığından uzak, İzmir’in sıcak akşam rüzgarına uzanan bir yolculuk… Arda, hem yeni bir şehre hem de çocukluğunun kokularına doğru adım atıyordu.

Otobüs Basmane otogarına girdiğinde, Arda camdan dışarı baktı. İzmir’i daha önce hiç görmemişti. Havadaki sıcak rüzgar tenini yakıyor, uzaktaki denizin kokusu burnuna doluyordu. Etrafta sarı ışıklar yanıyor, insanlar aceleyle bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Bir an durup etrafına baktı; ne kadar büyük, ne kadar yabancı bir şehirdi bu…

Sırt çantasını omzuna taktı ve cebindeki kağıda yazılmış adresi çıkardı. Ablasının evi Al

Sancak’taydı. “Otogardan çıkınca fuarın yanındaki caddeyi takip et, sonra sola dön…” diye kendi kendine mırıldandı. Ne dolmuş hattını biliyordu ne de yönleri, ama içindeki ses “yürürüm” diyordu. Belki biraz uzun sürecekti, ama kendi yolunu bulmak Arda’ya iyi geliyordu.

Karanlıkla birlikte şehir sessizleşmişti. Denizden gelen esinti saçlarını savururken, içinden: “İzmir artık buradayım.” diye geçirdi ve adımlarını Alsancak sokaklarına çevirdi.

Arda ablasının kapısını çaldığında kalbi yerinden fırlayacak gibi atıyordu. Kapıyı açan ablası bir an şaşkınlıkla ona baktı, sonra onu sımsıkı kucakladı.

“Ah Arda… Çok özlemişim seni! İnanamıyorum, gerçekten sen misin?” dedi, gözleri dolarak.

Arda da ablasına sarıldı: “Evet abla… İstanbul’dan geldim. Artık burada kalacağım.”

Tam o sırada içeriden bir ses duyuldu:

“Kim geldi böyle gece vakti?”

Ablası arkasını döndü; kocası kapının eşiğinde belirmişti. Yüzünde şaşkınlıkla karışık bir memnuniyetsizlik vardı.

“Arda gelmiş…” dedi ablası tereddütle.

“İstanbul’dan buraya gelmiş.”

Eniştesi kaşlarını çattı:

“İyi de, niye evine gitmemiş, küçük yaşta ne işi var burada? Bizim ev küçük, işim gücüm belli… Bir de çocukla mı uğraşacağız şimdi?”

Evin içinde kısa bir sessizlik oldu. Yalnız duvardaki saatin tik takları duyuluyordu. Enişte derin bir iç çekti:

“Peki… Kal bakalım,” dedi isteksizce.

Ablası, Arda’nın saçlarını okşayıp içeri buyur etti:

“Gel hadi, acıkmışsındır. Karnını doyur, sonra konuşuruz.”

Arda içeri girerken, havanın sıcaklığına rağmen içinde bir ürperti hissetti. Biliyordu, bu evde kolay olmayacaktı…

Bakkaldaki Çıraklık Günleri

Birkaç gün sonra amcaoğlu ile görüşüp iş aradığını söyledi. Amcaoğlu bakkalda çıraklık işi buldu ve birlikte patronun yanına gittiler. Bakkal sahibi Arda’yı baştan aşağı süzdü:

“Bayrama az kaldı. Yanımdaki çırakta çıkacak. O zamana kadar işi öğren. Bayramdan sonra devam edersin.”

Arda adama: “Ben ne iş yapacağım burada?” diye sordu.

Adam cevap verdi: “Müşterilerin siparişlerini sana vereceğim. Sen de götürüp teslim edeceksin.”

On onbeş gün diğer çocukla işe çıktı. Arada bazen evleri karıştırsa da işi öğrendi. Patronu Arda’dan çok memnun kaldı.

Bayramdan bir gün önce patron Arda’yı yanına çağırdı:

“Oğlum, bayramda kapalıyız. O yüzden bayramda git, ailenle hasret gider.”

Arda tereddüt etti. Köye dönmek kolay değildi ama ailesini özlemişti. Sonunda cesaretini toplayıp yola çıktı.

Bayram Sabahı

Köy yoluna vardığında kalbi hızla atıyordu. O çok sevdiği dağlar, bir zamanlar korkuyla kaçtığı topraklardı şimdi. Bayram sabahı annesi tandırda ekmek yaparken, Arda çocukluğunun kokusunu yeniden duydu.

Evin bahçesinde oturan ikiz kardeşleri vardı. Henüz beş yaşındaydılar. Arda gidip onları kucaklayarak hediye verdi. Bayram yerinde çocuklar şeker topluyor, büyükler birbiriyle bayramlaşıyordu.

Kardeşleriyle dere kenarında taş sektirdiler, kahkaha attılar. Akşam olunca avluda toplanıp yıldızları izlediler. Arda’nın içi, hem İzmir’de hem köyde yaşadığı deneyimlerle dolup taşmıştı.

9. İZMİR

Bayram bitmiş, Arda İzmir’e dönmüştü.

Patron o gün dükkâna malzeme almaya gitmişti. Bakkala göz kulak olması için babası gelmişti. Askeriyeden emekliydi. Patron olmadığında dükkânda o durur, Arda’ya asker gibi emir verirdi.

Arda’nın bakkaldaki günleri birbirine benziyordu ama her gün biraz daha ağırlaşıyordu.

Sabah dükkânın kepengini ilk o açardı. Soğuk demire dokunduğunda elleri ürperir, kepengi kaldırırken çıkan metal sesi sokağın sessizliğini bölerdi. İçeri girer girmez yerleri süpürür, tezgâhı siler, ekmek kasalarını dizerdi.

Un çuvallarını taşırken omuzları sızlamaya başlamıştı. Çuvallar neredeyse kendi ağırlığı kadardı. Bazen çuvalı sürüyerek götürür, nefes nefese kalırdı.

Raf dizmek en zor işti. Konserve kutuları, yağ tenekeleri, şeker paketleri… Hepsinin yeri belliydi. Birini yanlış koysa yaşlı adamın sert sesi dükkânın içinde yankılanırdı.

“Arda! Rafları düzgün diz, müşteri dağınıklığı sevmez!”

Arda başını eğerdi.

“Peki amca.”

Yaşlı adam onu izlerdi. Elleri arkasında bağlı, dimdik durur, sanki bir asker teftişi yapıyormuş gibi bakardı.

Bir gün Arda konserve dizerken parmağı kesildi. Kan, metal kutunun kenarından süzüldü. Elini hızla önlüğüne sildi. Kimse görmesin istedi. İşini bırakmadı.

Adam bunu fark etti ama bir şey demedi.

Bir süre sonra sesi yumuşadı:

“Bak evlat, işini iyi yaparsan herkes sana saygı duyar. Ama bir kez tembellik edersen kimse yüzüne bakmaz.”

Arda o cümleyi aklına kazıdı.

Müşteriler gelir giderdi. Kimi onu görmezdi bile. Kimi başını okşar, kimi sert davranırdı. Ama Arda her seferinde aynı cümleyi kurardı:

“Başka isteğiniz var mı?”

Akşam olunca dükkânı kapatır, yerleri tekrar süpürür, tezgâhı silerdi. Bazen yorgunluktan sandalyeye oturur oturmaz gözleri kapanırdı.

Bir yıl böyle geçti.

Ellerinde çatlaklar oluştu. Omuzları sürekli ağrıyordu. Sabahları kollarını kaldırmakta zorlanıyordu. Aynaya baktığında yüzünün çocuk yüzü olmadığını fark etti.

Bir akşam kepengi indirirken durdu.

İçinden sessizce şunu söyledi:

“Ben yoruldum.”

Ertesi gün patron geldiğinde karşısına geçti.

“Ben işi bırakmak istiyorum.” dedi.

Patron uzun uzun baktı. Ne kızdı ne de şaşırdı.

“Büyüdün sen.” dedi sadece.

Arda o gün dükkândan çıktığında, arkasında sadece bir iş değil, bir yılını bırakmıştı.

10. ELEKTRİKÇİ

Arda bu kez şehrin kenar mahallelerinden birinde, küçük bir tamir dükkânında iş buldu. Elektrikçi ile tanışması tesadüf olmuştu ama adamın sıcak tavırları, uzun zamandır duymadığı bir güven duygusu uyandırdı içinde.

Dükkân dar ve loştu. Tavandan sarkan sarı ampul, kabloların ve eski prizlerin üstüne solgun bir ışık bırakıyordu. Duvarlarda yılların bıraktığı is lekeleri vardı. Masanın üstü pense, tornavida, bant ve kablo yığınlarıyla doluydu. Ama nedense Arda’ya burası karmaşık değil, düzenli gelmişti.

İlk gün süpürgeyi eline aldığında, içinden garip bir huzur geçmişti. Bir yere ait olmanın huzuru değil… ama en azından kovulmamanın huzuru.

Sabahları erken kalkıp, akşam olunca da tezgâhın altına serdiği battaniyede uyurdu.

O battaniyeyi her gece aynı özenle sererdi. Tezgâhın altı, onun için küçük bir oda gibiydi. Yukarıdan sarkan kablolar tavandaki yıldızlar gibi görünürdü karanlıkta. Gözlerini kapatmadan önce uzun uzun onları izlerdi.

Dışarıda ayak sesleri kesildiğinde, dükkânın içi tamamen sessizleşirdi. O sessizlikte Arda ilk kez korkmadan uyuyabiliyordu.

Elektrikçi, bir gün kabloları toplarken sordu:

“Ailenden bir haber var mı oğlum?”

Arda önce sessiz kaldı. Sonra uzaklara bakarak konuştu:

“Evden ayrılalı uzun zaman oldu. Üç tane daha kardeşim olmuş. Hepsi erkek ama ben dönmedim.”

Adam başını salladı, iç çekti. Kendi çocuğu olmamıştı. Belki de o yüzden, bu sessiz çocuğa her geçen gün daha çok alışıyordu.

O günden sonra elektrikçi, Arda’ya daha dikkatli bakmaya başladı. Çay içerken ikinci bardağı hiç sormadan onun önüne koyuyor, öğlenleri ekmeği ikiye bölüyordu. Arda fark etmese de, adam onu izliyordu. Nasıl oturduğunu, nasıl konuştuğunu, nasıl sustuğunu…

Bir akşam, tezgâhın başında çay içerlerken konuya girdi:

“İstersen seni evlat edineyim.” dedi.

Dükkânın içi bir anda sessizleşti. Dışarıdan geçen arabanın sesi bile çok uzaktan geliyormuş gibi duyuldu Arda’ya.

Arda başını eğdi. O an kalbinde bir sızı hissetti. Aslında kalmak istiyordu; bu düzenli hayat sessiz ve güvenliydi. Ama içinde bir ses “yine fazla alışma” diyordu.

O teklifi kabul etti ama gerçekten bir aile bulduğu için değil.

Sadece geri dönmemek için.

O gece battaniyeye uzandığında, ilk kez tezgâhın altı dar gelmişti. Gözlerini kapatamadı. Bir yere ait olma düşüncesi, ona huzur vermedi . Tam tersine, tedirgin etmişti.

Bir süre sonra elektrikçi, köye haber gönderdi: “Oğlun artık benimle kalacak.” yazdı mektubuna.

Mektup gönderildikten sonra adamın yüzü değişti. Gün boyu dalgındı. Penseyi eline alıyor, unutuyor. Çayı demliyor, içmiyordu.

Köyde ise ortalık karıştı.

“Sen bizim oğlumuzu nasıl elimizden alırsın?” diye yükseldi sesler.

O mektubun cevabı dükkâna geldiğinde, elektrikçi uzun süre konuşmadı. Zarfı açtı, okudu, katladı. Masanın üstüne bıraktı.

O gün dükkânda çay içilmedi.

O gün hiçbir kablo toplanmadı.

O gün dükkân daha karanlıktı.

Arda, o sessizliğin içini dolduracak kelime bulamadı. Elektrikçinin gözlerine bakamadı. Çünkü adamın yüzünde ilk kez çaresizlik vardı.

Bir sabah, kimseye veda etmeden eşyalarını topladı.

Battaniyeyi katladı. Tezgâhın altına son kez baktı. Elini tahtaya sürdü. Sanki teşekkür eder gibi.

Kapıyı sessizce kapattı.

Yine yollara düştü…

Sokakta yürürken içinden geçenleri kimse duymuyordu.

Kendi kendine:

“Nereye gidersem gideyim, kimseye tam ait olamıyorum.

Hep bir misafirim sanki; evlerde, kalplerde, masalarda.

Beni sevenler bile, sonunda bir yol ayrımında bırakıyor.

Belki de ben kimseyle kalmamayı seçtim, bilmiyorum.

Ama her gidişin bir sebebi varsa, benimkiler hep sessizlikten oluyor.”

Ve Arda, bir kez daha arkasında bir yer bırakmadan yürümeye devam etti.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

AYŞE KÜÇÜKIŞIK Ayşe Küçükışık Yazar • Şair • Editör “Her yazarın kaleminin ardında bir yaşam hikâyesi vardır. Ayşe Küçükışık’ın yazarlık yolculuğu da çocukluk yıllarında başlayan bir hayalin, engellere rağmen vazgeçmeyen bir azmin ve yıllar boyunca süren üretme tutkusunun hikâyesidir.” Ayşe Küçükışık, 05 Mayıs 1972 tarihinde Berlin’de çalışmak üzere Almanya’ya giden bir Türk işçi ailesinin çocuğu olarak doğdu. Altı yaşına kadar Berlin’de yaşadı. Daha sonra ailesiyle birlikte Türkiye’ye dönerek ilk ve orta öğrenimini Mersin’de tamamladı. İşitme güçlüğü nedeniyle eğitim hayatında çeşitli zorluklar yaşadı ve lise ikinci sınıfta örgün eğitimini bırakmak zorunda kaldı. Ancak bu engeller, yazmaya olan ilgisini ve üretme azmini azaltmadı. Yazarlık yolculuğuna, ortaokul yıllarında katıldığı bir hikâye yarışmasıyla ilk adımını attı. Kaleme aldığı hikâye önce okul birincisi, ardından il birincisi seçildi. Öğretmenleri tarafından iller arası yarışmada temsil edilmesi için girişimlerde bulunulsa da ailesinin izin vermemesi nedeniyle bu önemli fırsata katılamadı. Yaşadığı hayal kırıklığı, onda vazgeçmek yerine yazmaya daha sıkı sarılma isteği uyandırdı. Bu süreçten sonra ailesinden gizli şiirler yazmaya başladı. Şiirleri 90’lı yıllarda “Eda Alaş” mahlasıyla Mersin’deki çeşitli radyolarda yayımlandı ve dinleyicilerden ilgi gördü. Bir radyo kanalından çalışma teklifi almasına rağmen ailesinin izin vermeyeceğini düşündüğü için bu teklifi değerlendiremedi. Buna rağmen yazmaktan hiç vazgeçmedi; yaşadığı her deneyimi kalemine taşıdı. Şiir, öykü, deneme ve roman türlerinde eserler veren Ayşe Küçükışık, insanın iç dünyasını, yaşamın izlerini ve toplumsal konuları içten bir anlatımla ele almaktadır. Yazdığı 100’e yakın şiirin bir kısmı Fikir İzleri Platformu’nda ve diğer dijital platformlarda yayımlanmıştır. Ayşe Küçükışık'ın kaleme aldığı "Almanya Treni" adlı roman, 2010'lu yılların başında TRT tarafından düzenlenen bir senaryo yarışmasına gönderildi. Eserin konusu ilgi görmesine rağmen, senaryo teknik formatına uygun hazırlanmadığı için değerlendirme sürecini tamamlayamadı. Daha sonra Wattpad'de yayımlanan roman, zamanla hesabına erişim sağlanamaması nedeniyle uzun süre okurlardan uzak kaldı. Ancak yazarın yıllar önce sakladığı çıktılar ve notları, bu hikâyenin yeniden hayat bulmasını sağladı. Aradan geçen yıllarda ilk Türk işçilerinin Almanya yolculuğuna ilişkin araştırmalarını derinleştiren Ayşe Küçükışık, tanıklıklardan, tarihî kaynaklardan ve aile anlatılarından yararlanarak romanını yeniden ele aldı. Bugün “Almanya Treni”, ilk hâlinden çok daha kapsamlı, belgesel yönü güçlendirilmiş yeni versiyonuyla Fikir İzleri Platformu’nda bölüm bölüm yayımlanmaktadır. Tamamladığı ARDA adlı romanı da gerçek hayattan esinlenerek yazılmış olup Fikir İzleri Platformu’nda okurlarla buluşmuştur. Hâlen Fikir İzleri Platformu’nda editör olarak görev yapmakta, eserleri kişisel blogunda ve çeşitli dijital platformlarda okurlarla buluşmaktadır. Yazıları; kişisel blogu, Wattpad, Pinterest ve sosyal medya hesapları aracılığıyla geniş bir okur kitlesine ulaşmaktadır. Roman, şiir ve öykü çalışmalarını sürdürmekte; yaşanmış hayatları edebiyatın gücüyle geleceğe taşımayı amaçlayan eserler üretmeye devam etmektedir.