YUVAYA DÖNÜŞ - HOŞ GELDİN HİÇLİK

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...
26 Nisan 2026 - 16:00
26 Nisan 2026 - 16:00 ⏱ 13 dk Okuma Süresi
 4  68
YUVAYA DÖNÜŞ  -  HOŞ GELDİN HİÇLİK

                         YUVAYA DÖNÜŞ  -  HOŞ GELDİN HİÇLİK

Sıcak bir yaz günüydü. Bahçeli müstakil bir evin bugün ağır misafirleri olacaktı. Yazın esen o ılık rüzgarı bilir misiniz? Hava sıcaktır, bahçede hamakta sallanırsınız; ufak ufak sallanırken birden o yumuşak rüzgar, adeta şefkatli bir el gibi değer teninize de okşar geçer ya hani… İşte öyle huzurlu bir gündü. Ev sahibi için çok önemli bir gündü. Bugüne kadar onca misafir ağırlamıştı ama bu başkaydı. Bugün her şey kusursuz olmalıydı. En güzel elbisesini giydi, en güzel takılarını taktı, en güzel parfümünü sıktı. Saçlarını maşayla hafiften kıvırdı ve açık bıraktı; ne de olsa o ılık rüzgar saçlarına değdiğinde bunu hissetmeyi çok seviyordu. Saati kontrol edip duruyordu.

Son bir kez aynaya baktı. Gözlerinin içine, ondan öteye seslendi: “Hazırsın, bu buluşma olmak zorunda,” dedi. Kendine baktı, bir an gözleri dolacak gibi oldu; sonra içindeki ses, “Her şey olması gerektiği gibi, olması gereken zamanda oldu ve olacak,” dedi. “Evet, hazırım.”

Tam o anda zil çaldı. Misafirler sırayla içeri girdi. İlk giren 10 yaşında tatlı bir kız çocuğuydu. Hemen arkasındaki 15 yaşında, hırçın, tam bir ergen kızdı. Ardından 20 yaşında genç, heyecanlı, naif bir kız girdi. Peşinden 25 yaşlarında güzel ve yorgun bir kadın girdi. En son 30 yaşında olgun, sakin bir kadın girdi. Evet, bütün misafirler gelmişti. Hepsi oturma odasında rastgele bir yerlere oturdu.

Ev sahibi tek tek misafirlerine “Hoş geldiniz,” dedi. “Ben de sizi bekliyordum. Sizleri görmek benim için bir onurdur. İyi ki buradasınız,” dedi.

15 yaşındaki ergen lafını böldü ev sahibinin: “Neden şimdi? Bugüne kadar çağırmadın, şimdi neden çağırıyorsun? Sana ihtiyacım yok artık,” dedi. Ev sahibi duydukları karşısında şaşırmadı; aslında bekliyordu bunu ondan.

10 yaşındaki çocuk da cesaret almış olacak ki lafa atladı hemen, gözleri dolu dolu: “Beni seviyor musunuz gerçekten? Beni burada istiyor musunuz?” dedi. Ev sahibi çocuğa baktı; tam da ondan beklediği gibiydi.

20 yaşındaki kız da konuşmaya dahil oldu: “Çocuklar, sakin olun. Kendi yuvamızı kendimiz kurabiliriz. Bizi de seven, bizim de sevdiğimiz kişiler var. Kendi kurduğumuz sevgi dolu bir çevre var burada,” dedi.

25 yaşındaki kadın yorgun bir ses tonuyla: “Evet, sanırım biraz gerildiniz ama inanın hiç halim yok tartışmaya. Madem buluştuk, zamanı iyi değerlendirelim. Hepimizin sorumlulukları ve dönmesi gereken bir ev var,” dedi panikle.

30 yaşındaki kadın şöyle bir göz gezdirdi. O huzur veren, sakin tavrıyla: “Her şey olması gereken zamanda, olması gerektiği gibi oldu ve olacak,” dedi.

Ev sahibi olan biteni izliyor, hiç karışmıyordu.

Sohbet sohbeti açtı; hiç olmayacak şeylerden sesler yükseliyor, nabız artıyordu.

10 yaşındaki çocuk bir süre sonra evin en sessiz köşesine, yere oturdu; dizlerini kendine çekti ve sessizce ağlamaya başladı. Onu ne duyabilecek, ne sevebilecek, ne de görecek kimse olmadığını düşünüyordu.

15 yaşındaki ergen kız ise öfkeden deliye dönmüş; buradaki misafirlerden ve tüm dünyadan nefret ediyordu. Kimse onu anlamıyordu ve hak ettiği yaşamda değildi. Ölmesi gerektiğine neredeyse emindi. Eline ne geçiyorsa fırlatıyordu balkon kapısından bahçeye doğru. Bilerek dışarı atıyordu; evdeki misafirlere zarar vermek istemezdi. Kendinden başkasına zararı yoktu zaten. Öfkesini bu şekilde çıkarmaya çalışıyordu.

20 yaşındaki kız, tüm bunların bir saçmalık olduğunu, herkesin kendine gelmesi gerektiğini söylüyordu. Elleriyle inşa ettiği, adım adım sevgiyle, emekle ördüğü şeyler vardı ve bu huzuru kimsenin kaçırmasına izin veremezdi. “Gerekirse hiçbirinizle bir daha görüşmem, yine de huzurumu bozmam,” diyordu.

25 yaşındaki o yorgun kadını da çileden çıkarmışlardı sonunda. “Ya benim çoluğum çocuğum evde beni bekliyor; ben kimlerle, nelerle uğraşıyorum? Nereden geldim buraya?” diyordu pişmanlıkla. “Şimdi burada bunları dinleyene kadar evde çocuklarımla vakit geçirirdim. Kim bilir bensiz ne yapıyorlar, nasıl yalnız bıraktım?” diye vicdan azabı çekiyordu. Bu kadın en sonunda: “Ben bir anneyim! Düşünmem gereken önce çocuklarım var! Sizi çekemem, kusura bakmayın. Hem bana şimdi burada bir şey olursa çocuklarım ne olacak, he?” diye bağırmaya başladı.

30 yaşındaki kadın misafirlerden çok ev sahibini izliyordu. “Ne tepki verecek bu olanlara?” diye sabırla bekliyordu. Ne diğerleriyle laf dalaşına girdi, ne kendini açıklama gereği duydu, ne de kimseyi suçladı. Sadece onları izleyen bir seyirci gibi, nötr bir şekilde izliyordu. Ve dudaklarında mırıldandığı şu cümle hâlâ devam ediyordu: “Her şey olması gerektiği gibi ve olması gereken zamanda oldu.”

Sonunda ev sahibi olaylara müdahale etme zamanının geldiğini anladı ve oturduğu yerden kalktı.

Önce 10 yaşındaki küçük kızın sindiği o köşeye gitti, kızın ellerinden tuttu, gözyaşlarını sildi: “Seni görüyorum,” dedi ve ayağa kaldırdı. 15 yaşındaki kızı da tam elinde bardak bahçeye fırlatacakken yakaladı ve bardağı usulca masaya koydu; kızın gözlerinin içine baktı: “Seni duyuyorum,” dedi ve diğer eliyle de onu tuttu. Bir elinde 10 yaşındaki kız, diğer elinde 15 yaşındaki ergen, bahçeye doğru yöneldi. Diğer kadınlara da kafa hareketiyle işaret etti: “Herkes bahçeye gelsin,” dedi. Öfleyip püfleyerek bahçeye doğru yürümeye başladılar misafirler. “Herkes çıplak ayak toprağa basacak ve el ele tutuşacağız,” dedi ve bir çember oluşturdu.

Şimdi bütün misafirler bir çember etrafında, ayakta, el ele, birbirine bakıyordu. Çıplak ayakla toprağa basmak bir nebze sakinlik vermişti sanki. Ev sahibi çemberden ortaya çıktı. Hepsiyle tek tek göz göze gelmeyi ihmal etmedi.

Önce 10 yaşındaki kıza döndü: “Seni seviyorum. Sen sevilmeye layıksın ve çok değerlisin,” dedi, saçlarını okşadı, sımsıkı sarıldı. “Ama artık buradaki süren doldu. Yuvaya dönmelisin,” dedi. “Bize kattığın her şey için teşekkür ederim.” Küçük kız gülümsedi ve bahçe kapısından çıkarken sevgi dolu bir enerjiyle ev sahibine baktı.

Sonra 15 yaşındaki kıza döndü ev sahibi: “Gel buraya, anlaşılmadığı, duyulmadığı, değersiz hissettiği için hırçınlaşan kız,” dedi. “Sen her şeyin en güzelini hak ediyorsun. Bu zamana kadar da iyi başa çıktın her şeyle. Sen çok güçlüsün. Seni çok seviyorum. Kendini çok güzel korudun ve ben seni anlıyorum,” dedi. Sımsıkı sarıldılar. Hırçın kız, gardını indirmek zorunda kaldı bu sevgi karşısında. “Ama artık senin de yuvaya dönme vaktin. Beni anlıyorsun değil mi?” Evet dercesine başını salladı usulca kız. Omuzları dik, gözleri daha sevinç dolu; o da bahçe kapısına yöneldi ve oradan ayrıldı.

Sıra 20 yaşındaki kıza geldi. Ev sahibi ellerini tuttu kızın: “İyi ki seni tanıdım.” Kız gözlerini kaçırdı. “Kimse yokken… sıfırdan başladığım o günü ben unutmadım,” dedi kısık sesle.Ev sahibi gülümsedi: “Ben de unutmadım.” Sen gördüğüm en iyi inşaat ustalarından birisin,” dedi ve aralarında sessizce gülüştüler. “Biliyorum, çok emek verdin. Kendi inşaatının ustası, işçisi, bazen de hamalı oldun. Ama sen hayatını bir düzene sokmak için çok çaba gösterdin ve bu her şeyden kıymetli. Seninle gurur duyuyorum,” dedi. Sarıldılar. “Yuvaya dönme vakti, ayrılmak zorundayız,” dedi ev sahibi. Kız son bir kez ev sahibine baktı ve gülümseyerek bahçe kapısından çıktı.

Şimdi sıra 25 yaşındaki kadına geldi. “Gel buraya, sevgili yılın en annesi,” dedi. Yorgun kadın gayriihtiyari gülümsedi. Ev sahibi ellerini uzattı… Kadın bir an duraksadı.
“Evden çıkarken ‘çabuk gel’ diyen sesi hâlâ kulağımda,” dedi. Ev sahibi yumuşakça gülümsedi:
“Evet… kendini o kadar çok anne olmaya adadın ki, seni unuttun.” “Bunun için kimseyi suçlayamazsın; kendini bile. Çok yoruldun biliyorum, Sen iyi bir annesin. Her hâlinle yeterlisin. Güvendesin ve bu dünyada bir yerin var. Korkularından arın. Çocukların yine senin çocukların; seninler ama sana ait değiller, sana emanetler. Onları severken, onları büyütürken kendini de sevmeyi, ihtiyaçlarını görmeyi unutma olur mu? Sen kendine alan tanı ki kendini bulabil. Yakında ‘Ben kimim?’ diye sorgulamaya başlayacaksın. Korkma. Bu yolculuk yine senin hayrına olacak. Şimdi gitme vakti… yuvaya.” Gözleri dolu dolu sarıldılar. Kadın hızlı hızlı bahçe kapısına yöneldi. Çocukları onu bekliyordu.

En son sıra 30 yaşındaki misafirine geldi. O, diğer misafirin gidişini izlerken 30 yaşındaki misafir iki kahve yapmış, gelmiş, ona bakıyordu. Ev sahibi gülümsedi: “Kaldık ikimiz sonunda. Gel, oturalım şöyle. Kahvemizi içerken devam edelim sohbetimize,” dedi. “Seninle sohbetim belli ki diğerlerinden daha uzun olacak.” Misafir bunları tahmin eder gibi hemen oturdu sandalyesine ve kahvesinden bir yudum aldı. Ev sahibine döndü ve şu soruyu sordu: “Neden sırayla hepsiyle konuşup sonra da gönderdin?” Ev sahibi gülümsedi: “Çünkü direksiyonda artık ben varım,” dedi. “Sürekli dikiz aynasına bakarak yoluma devam edemem; bir yerde kaza yapacağım. Yolumun güzelliğini fark ettim ve artık dikiz aynasına değil, önümdeki yola ve manzaraya odaklanmak istiyorum.”

30 yaşındaki kadın bu cevaba keyiflendi, kahvesinden bir yudum daha aldı: “Peki yolculuk nereye?” diye sordu. Ev sahibi gözlerini kıstı ve 30 yaşındaki kadına bakarak: “Sen benden kopya mı çekiyorsun bakalım?” dedi. 30 yaşındaki kadın kahkaha attı: “Senin bu hallerini çok seviyorum,” dedi. “Ser verir, sır vermezsin. Ama bu enerjin yok mu, bana umut veriyor yaşama dair. Ha, bir de sana anlatmam gereken bir şey var,” dedi ve huşu hâlinde konuşmaya başladı:

“Biliyor musun, ben bir yola çıktım. Bavulsuz, hazırlıksız; bir iğne bile almadım yanıma. Üstelik yola çıkacağımdan haberim bile yoktu. Bir rüyadan uyandım sanki. Anlam yüklediğim ne varsa kayboldu. Aslında kaybolmadı; sadece yüklediğim anlam kadar var olduklarını gördüm. Kendi gerçeğimi kendim yarattım. Kötü de bendim, iyi de. Melek de bendim, şeytan da. Korkak da bendim, cesur da. Ateş de bendim, su da. Havada bendim, toprakta. Sevdiklerim de bendim, sevmediklerim de. Suçlayan da bendim, aklayan da. Doğru da bendim, yanlış da. Ak da benim, kara da. Yakan da bendim, yanan da. Koşan da bendim, duran da. Kurban da bendim, kurtarıcı da. Ağlayan da bendim, gülen de.

Kaç tane ‘ben’ vardı, sayamadım bu yolda. Ben kimim? Ben kimim diye soran ben kim? Benden öte bir ben var. Beni her koşulda seven, destekleyen bir ben var; bir de acımasızca suçlayan, beni kısıtlayan bir ben var. Bazen bu benlerin arasında sıkışıyorum. Bütün benliklerimi soyunup çıkarıp atmak istiyorum. Biliyorum, bir yer var, bir şey var içimde; adını koyamadığım bir şey. Orada işte hiçbir benliğim yok. Özgür ruhum sevgiyle sarmalanmış. Ruhum hafif, bedenim yok orada. Süzülüyorum sadece; bir tüy kadar hafif, bir ilkbahar rüzgârı gibi esiyorum inceden. Öyle huzurluyum ki…”

“Bir dakika, bir dakika,” dedi ev sahibi, onu durdurdu. “Sen bu yolculuğun nereye vardığını biliyor musun?”

Misafir: “Henüz değil ama yolculuğun tadını çıkarmaya çalışıyorum,” dedi. “Sen neden bu kadar heyecanlandın, yoksa biliyor musun nereye gittiğimi?” dedi gülümseyerek.

Ev sahibi kahvesinden son bir yudum aldı, arkasına yaslandı ve gökyüzüne baktı.

Misafir daha da meraklandı: “Hadi ama, söylemeyecek misin?” dedi.

Ev sahibi gülümsedi. O gülümseme ki sevgiyle, aralarında görünmez bir titreşimle her yanı sardı.

“Hâlâ anlamadın mı?” dedi. “Kendinden kendine bir yolculuktasın. Varacağın yer kendinsin. Yolculuk da senin kendi manzaralarınla dolu. Yolda hangi manzaraları görüyorsan, onlara iyi bak; çünkü onları sen yaratıyorsun. Kendini bulma yolculuğuna çıktın. Yola çıkan senle şimdiki sen bile aynı değil. O yüzden kendine iyi bak olur mu?”

Misafir gözleri dolu dolu bakarak: “Kendime mi? Bir dakika… Peki diğerleri kimdi? Ve sen gerçekten kimsin?” dedi.

“Ben, sen, onlar… hepimiz biriz.”

“Hepinizi çok seviyorum, tüm benliklerim. Her şeye rağmen, evet, sizi seviyorum. Beni şimdiki hâle getirdiniz. Ama şimdi hepinizi bırakmalıyım. Seninle de vedalaşma vakti, 30 yaşım.” Bir bene daha veda etti ev sahibi.

“İşte,” dedi, ellerini gökyüzüne kaldırdı. Çıplak ayakları toprağa sağlam basıyordu. Yağmur yağmaya başlamıştı ve yüzüne damlalar düşüyordu.

“Katre,” dedi yağmur damlası dudağına düştüğünde iştahla. İşte o anda, çıplak ayaklarıyla toprağa değdiği yerde bedenini bir ritim aldı. İleri, geri… sonra kendi etrafında usulca dönmeye başladı; sanki görünmeyen bir müziğe eşlik ediyordu. Yağmur damlaları bedenine değdikçe çözülüyor, sınırları siliniyordu. Bir damla dudağına düştüğünde onu dilinde hissetti… o an, sanki varlıkla yokluk arasında bir yerde eridi. “İşte şimdi bütün benliklerimle vedalaştım.

Ben bir hiçim. Hoş geldin, hiçlik!” diye haykırdı ev sahibi gökyüzüne bakarak, yağmurla bir oldu.

Hoş geldin, Hiçlik….

 

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Burçak Sorhun Kaldırımda Açan Çiçek ve Sevgiyle Değişen Dünya adlı kitapların Yazarı...