MAZİDEKİ EYLÜL

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Her eylül, beraberinde sararmış yaprakları değil, toprağın altına alelacele gömülmüş sırları da getirir. Melis’in üniversite hayalleriyle adım attığı devasa İstanbul, bir Eylül sabahı karşısına çıkan zümrüt gözlü bir gençle, Rafael'le, destansı ve imkânsız bir sevdanın eşiğine gelecektir. Kültürlerin duvarları, hayatın mecburiyetleri ve ardında bırakılan sessiz vedalar arasında mazi, tozlu bir aynadan onlara bakmaya devam edecektir.

7 Ağustos 2026 - 15:50
7 Ağustos 2026 - 15:50 ⏱ 7 dk Okuma Süresi
 0  21
MAZİDEKİ EYLÜL

ÖNSÖZ: EYLÜL’ÜN İKİNCİ YÜZÜ

​Her eylül, beraberinde sadece sararmış yaprakları değil, toprağın altına alelacele gömülmüş sırları da getirir. Kimine göre hüzündür eylül; kimine göre ise bitmek bilmeyen bir bekleyişin, yarım kalmış bir cümlenin son noktasıdır.

Mazideki Eylül, Melis ve Rafael’in hayatın amansız gerçekleri karşısında nasıl çaresiz kaldıklarını fısıldar bize. Anlatılanlar sadece bir sevdanın değil; sorumlulukların, mecburiyetlerin ve ansızın gelen ayrılıkların hikâyesidir. Annesinin hastalığıyla sarsılan genç bir kızın, hayalleri ile vicdanı arasında sıkışıp kalışını ve üniversite yolunda arkasında bıraktığı zümrüt bakışlı gencin sessiz vedasını taşır sayfalara.

​Kültürlerin arasına örülen görünmez duvarlar yetmezmiş gibi, hayat da kendi engellerini çıkarır karşımıza. Hüseyin Enişte’nin sükûtunda ve Rovinda’nın gidişinde olduğu gibi Melis ve Rafael için de eylül, bir kavuşma değil, bir kopuş mevsimidir. Çünkü mazi, biz onu unuttuğumuzu sandığımızda bile tozlu bir aynadan bize bakmaya devam eder.

​Bu satırlarda büyük zaferleri değil, kadere rıza göstermenin o sessiz, vakur ağırlığını bulacaksınız. İki farklı dünyadan insanın tek bir eylül akşamında birbirine dokunup nasıl uzaklaşmak zorunda kaldığına şahit olacaksınız.

​BÖLÜM 1: İSTANBUL’LA İLK RANDEVU VE ZÜMRÜT MÜHÜR

​Yıllar önceydi. Üzerinden kaç eylül geçti, kaç sarı yaprak rüzgârın koynunda savrulup gitti bilmiyorum ama hatıraların kokusu hâlâ genzimde taptaze… İstanbul’a tek başıma, göğüs kafesimi zorlayan, kabına sığmaz bir heyecanla gitmiştim. Yaşadığım yerin dışında, devasa ve tekinsiz İstanbul ile ilk randevumdu. Şehre yaklaşırken kalbim, yabancı bir kapıyı çalacak, bilinmez bir labirente adım atacakmışım gibi ürkekçe atıyordu. Yan koltuğumda uyuyan yabancının ritmik horultusu, otobüsün yorgun tekerlek sesine karışırken ben sadece camdaki soluk aksime ve ardımda bıraktığım memleket toprağına bakıyordum.

​Dışarıda eylül ayının kendine has, kararsız ilk günleri hüküm sürüyordu. Hava, gitmekle kalmak arasında tereddüt eden tatlı bir yaz sıcaklığını taşıyor; ancak aralık camdan sızan rüzgârda hafif ama keskin bir sonbahar serinliği seziliyordu. Otobüs, kentin gökyüzünü hoyratça dilimleyen yüksek, ruhsuz binalarının arasından süzülmeye başladığında, hayatımda ilk defa gördüğüm bu beton ormanı karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim. Şehir, tüm azametiyle beni bir lokmada yutacak gibi gelmişti.

​Derken birdenbire gri betonların arasından denizin sonsuz, hoyrat maviliği belirdi. Camın ardındaki masmavi çarşaf, kentin tüm karmaşasını ve içimdeki gürültüyü dindirdi sanki. İşte o saniyede anladım; bu kalabalık devin kendine has, masalsı bir ruhu vardı ve beni daha ilk bakışta girdabına çekmişti. Kendi kendime fısıldadım: "Korkma Melis, bu dev şehir seni bekleyip duruyor."

​Esenler Otogarı'na girdiğimizde büyülü masal kısa bir süreliğine kesildi. Bahsedilen yer kocaman, gürültülü ve gri bir mahşer meydanı gibiydi; egzoz dumanı ile taze simit kokusu havada amansızca birbirine karışmıştı. Teyzem ve eniştemin beni karşılamaya geleceğini biliyordum ama insan selinin içinde tanıdık bir yüz bulamamak kalbimi bir mengene gibi sıktı. Henüz gün ağarmamıştı; etraf loş, puslu ve tekinsizdi. Muavin, "Karşılamaya gelen olacak mıydı?" diye sorduğunda sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak "Evet," dedim. Valizimin sapını sıkıca kavradım; sanki ellerimi bırakırsam ben de bu kalabalıkta kaybolup gidecektim.

​Yalnızlık hissiyle geçen kırk beş dakika, zamanın durduğu bir asır gibi geldi bana. Eniştem ve teyzem normalde saat gibidirler ama otobüs beklediğimizden erken varmıştı perona. Nihayet karaltılarını kalabalığın arasından seçtiğimde üzerimdeki ağır tedirginlik yerini büyük bir ferahlığa bıraktı. Taksiye binip eve doğru yol alırken İstanbul’un sabah mahmurluğunu, uykulu caddelerini izliyordum. Haliç'in tuzlu kokusu camdan içeri süzülürken başıma geleceklerden henüz tamamen habersizdim.

​Aynaya her baktığımda uzun kumral saçlarımı, hayatın tüm renklerini içimde taşıyan ela gözlerimi gören; neşesi yüzünden okunan, selvi boylu, hayat dolu bir kızdım o dönemler. Tüm gençlik enerjimin ortasında kaderin benim için hazırladığı büyük "durak" anı, varacağımız taş evin tam karşısındaki eski, gizemli antika halı dükkânının önünde gerçekleşti.

​Taksiden indiğim an dünya bir saniyeliğine tamamen sustu. Sokağın gürültüsü, teyzemin "Geldin mi yavrum!" feryatları, taksicinin bagaj kapağını sertçe kapatma sesi... Hepsi bir sis perdesinin arkasında silindi. Bir çift gözle kesiştim. Kumraldı, uzun boyluydu ve dükkânın önündeki halının tozlarını silkerken elindeki sopayla öylece duraksamıştı. Üzerinde hafif güneş yanığı bir gömlek vardı; sanki tozlu raflardan, eski kitaplardan fırlamış bir masal prensiydi.

​Ama asıl mühür, zümrüt yeşili gözlerindeydi. Bakışları, ruhumun hiç bilmediğim gizli bir kapısını aralamıştı. Tozlu halıların, eski eşyaların arasında parlayan nadide bir mücevher gibiydi. Hissettiğim anlık şokun büyüklüğünü kaldıramayarak sanki hiçbir şey olmamış gibi başımı çevirip hızla eve doğru adımladım. Kalbim o kadar hızlı çarpıyordu ki teyzemin bana sıkıca sarıldığını bile algılayamadım. Bakış, oracıkta zihnime keskin ve silinmez bir mühürle kazınmıştı bile.

​İçeride teyzemle konuşurken, çayımı yudumlarken bile ruhum dışarıdaki tek bir saniyeye asılı kalmıştı. Kalbim, bana buraya sadece gezmeye veya üniversite telaşına değil, destansı bir hikâyenin parçası olmaya geldiğimi hatırlatıp duruyordu. Pencereye sırtımı dönmüştüm ama sırtımın tam ortasında zümrüt bakışların sıcaklığını, beni izleyen o derinliği hissediyordum. Anladım ki benim masalım pencerelerin ardına gizlenmiş, sessiz ve belki de yaşanması yasak bir sevda olacaktı.

​Dünyanın tüm kalabalığı, tek bir çift gözün zümrüt yeşilinde sessizliğe gömülebilirmiş; o gün, o sokakta anladım. Gözlerim artık hep onu, sonradan adının Rafael olduğunu öğreneceğim zümrüt gözlü genci arayacaktı. Eylül, artık sadece bir takvim yaprağının adı değil, kalbime vurulan o bakışın adıydı benim için.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

İlkim MK Mısralarda huzur, hikâyelerde hakikat arayan; kalemini vicdanın ve özlemin emrine vermiş bir yazar. Geçmişin izlerini geleceğin satırlarına taşıma gayretinde bir edebiyatsever.