KAPAN

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Kapan Bölüm-1

10 Mayıs 2026 - 16:21
10 Mayıs 2026 - 16:21 ⏱ 7 dk Okuma Süresi
 26  71
KAPAN
Lanetli Mezarlık

KAPAN
*Giriş*

            Yolda uğradıkları saldırı, onları buraya kadar sürüklemişti. Görev bölgelerinde olan bu toprak parçası, haritada bile görünmüyordu. Öyle alelade bir boşluktu ve daha önce kendisi de buradan hiç geçmemişti. Etrafa bakındı. Yerleşim bölgelerinin arasında kalan bu izbe çöl kılıklı yer nasıl olmuştu da birkaç tarihi yorgun yapı kalıntıları dışında böyle bakir kalmıştı? Halep’in merkezinde onlara yol gösteren yerel rehberde açığa çıktığı için can korkusu ile onların yanında kalmıştı. Fakat eski mezarlığı saran duvarın yanına kurulan geçici çadırların önünde bir aşağı bir yukarı yürüyordu. Gerginliği her halinden belliydi, elinde bir mendil akşama dönen havanın serinliğine inat alnındaki teri silip duruyordu. Timin komutanı bu halini açığa çıkmış olmasına bağlıyordu ama rehber kamp alanının bu bölgede kurulmasına “lanetli topraklar” diyerek itiraz etmişti. Bu gerginliğinin sebebi yanı başında durdukları bu eski mezarlık olabilir miydi?

            Bu lanetli topraklar, kadim mezarlık hikayesi onun için ünü kendinden önde giden basit bir efsaneden başka bir şey değildi. Fakat yine de rehber olarak edindikleri Ebu Salih isimli adamın tavrı aklını bulandırıyordu. Burada gerçekten efsanevi bir şey olması mümkün müydü? Ekibindeki Murat’ın kontrolden çıkmaya müsait tavrı, peşlerinde ansızın kaybolan yabancı grup, görev gereği ülkelerine götürmek zorunda oldukları aile… Ne zamandır bu kadar yorulduğunu hissetmemişti Binbaşı Kemal. Koşturmak ve içinde olduğu can pazarı değildi onu yoran. İnsanların öngörülemez halleriydi.

            Birazdan, kadim mezarlığa ait duvarın uzunluğu boyunca oluşturduğu güvenli alanın diğer ucuna baktı. Diğer uçta bekleyen Yüzbaşı Serkan’ın yanına yürüdü. Sanki timinin kendisinden sonra gelen ikinci komutanı da tedirgin olmuştu da hissettirmiyor gibiydi. Mezar duvarının üzerinde durup, içeriye bakan adamın yanında durdu.

 

             KEMAL; “Ne diyorsun Serkan bu işe?”    
           
SERKAN; “Garip komutanım. Önümüzde duran koca mezarlık, haritada bile belirtilmemiş. Yerel rehberin tavrına bakacak olursan, lanetli bir yerdeyiz.”       
             
KEMAL; “İnanıyor musun oğlum bunlara?”        
           
SERKAN; “İnanmak meselesi değil komutanım. Fakat soruyorum, peşimizdeki grup neden birdenbire  takibi bıraktı? Ellerine ilk kez bizi alt edecek fırsat geçmişti. Öyle sebepsizce bıraktılar peşimizi.”       
           
KEMAL; “Yani inanıyorsun.”        
         
SERKAN; “İnanmak değil komutanım ama mezarlığın içerisine bakın. İçeride anlamsız şekilde küçük küçük odalar yapılmış. Üstün körü duvarlar örülmüş.”      

            Kemal, Serkan’ın söylemesi üzerine dibinde durduğu, belini biraz geçen duvardan başını içeri doğru uzattı. Gerçekten de parçalanmış mezar taşlarının haricinde arazinin her yerinde irili ufaklı üstünkörü yapılmış küçük odaları gördü. Serkan konuşmasına devam etti.

            SERKAN; “Anadolu’da bir köyde görev yaparken, kendine hoca diyen birinin peşine düştük. Suçüstü           yaptığımızda yanında genç bir kadın ve kocası vardı. Hocayı tutuklarken, adamdan fazla tedavisini         bekleyen hastaları karşı çıktı tutuklamamıza. Zaten savcılık kovuşturmadan sonra adamı da serbest bıraktı.     Ben o hocaya giden insanları takip ettirdim bir süre. Adam hastalarından karşılık almıyordu. Hastaları da         genelde metafiziksel varlıkların musallatından muzdarip olan kişilerdi.”          
           
KEMAL; “Nereye varacak bu hikâye?”    
          
SERKAN; “Komutanım bu tarz musallat vakalarının çoğunda adam hastalarını ıssız bir yere gönderiyor. Hasta gece tek başına kimsenin çok uğramadığı ıssızlığın ortasındaki bir yerde üstünkörü bir duvar örüp   küçük bir oda yapıyor ve ardından normale dönüyordu. Bu mezarlıktaki o anlamsız odalar gibi.”             

           KEMAL; “Ne diyorsun yani?”       
       
SERKAN; “Bu mezarlıkta buna benzer ritüeller sıkça yapılmış gibi görünüyor komutanım. Yerel halkın buradan korkması boşuna değil bence.”     

Kemal, Serkan’ın sözlerine güldü.

            KEMAL; “Gençliğinde ağaçlara çaput falan da bağladın mı sen?”

Serkan komutanın bu şakasına, onun gibi kendi de gülmüştü. Sonra komutanı Kemal çadırların olduğu bölgeye doğru baktı. Bir iç çekti.

            KEMAL; “Murat. Elindeki tabancayı göğsüne koyup, üzerinde hücum yeleği ile uyuyor.”    
           
SERKAN; “Aşamadı komutanım. Ailesini amacını bir anda kaybetti. Fakat bu şekilde devam ederse tüm      timi riske sokar.”       
           
KEMAL; “Farkındayım. Fakat elinde bir bu kaldı adamın. İlk evlendiği zamanı hatırlıyorum. Hayallerini     anlatmıştı bir dağ başında bir kez. Şimdi elinden hepsi gitti. İşini de elinden alırsak tükenir.”

 

***

Elleri ve ayakları bağlı, karanlık bir suyun derinliklerinde boğuşuyordu. Nefes alamıyor ve bu karanlıkta hiçbir şey göremiyordu. Su kirli miydi yoksa temiz mi? İçinde boğuştuğu şey su muydu? Bunu bile bilemiyordu. Sadece sırtında, ensesinden gelen sıcak bir sızıntıyı hissediyordu. Fakat bu hengâme içerisinde sadece nefes alamamak değil karanlıktan hiçbir şey görememek de onu mahvediyordu. Saatler geçmişti sanki bu karanlık suyun altında, ayaklarının altında sürekli bir boşluk. Yüzmeyi bildiğini sanıyor ama tüm uğraşlarına rağmen suyun üzerine bir türlü çıkamıyordu. Ayrıca dibe mi çöküyor yoksa yüzdükçe yukarı mı tırmanıyor o bile belirsizdi. Birazdan, tüm bu uğraş arasında bir şey fark etti. Ölmüyordu. Belki saatlerdir bu karanlık içerisinde nefes alamayan bir halde idi, gelgelelim ölüm onu yakalayamıyordu. Bunu anladığı an, içinde bulunduğu suyun üzerinde bir aydınlık oldu. İlk kez içinde bulunduğu suyun yüzeyini görüyor, ellerini kollarını bu aydınlık içerisinde görebiliyordu. Berrak suyun içinden yüzeye doğru yüzmeye başladı, ardından nefes nefese gözlerini açtı. Cenin pozisyonunda yattığı yatak sırılsıklamdı. Gördükleri bir rüyaydı ama yaşadıkları gerçekti.

Bir hastane odasında açmıştı gözlerini. Bunun farkına vardığında, ağırlığını kaldırmanın çok zor olduğu başını kaldırdı. Dizleri karnına çekili şekilde duran vücuduna baktı. Elleri, ayakları… Beden bütünlüğü yerli yerindeydi. Mesleğinin zorluğundan mütevellit, bir gün bir hastane koridorunda bir uzvunu kaybetmiş olarak uyanma ihtimalini hep düşünmüştü. Fakat başına bu gelenler yerine, bir uzvunun kopmuş olmasını hatta belki ölmüş olmayı bile tercih edebilirdi.  Bulanık olan zihni toparlanmaya başlamış yavaşça içerisinde bulunduğu gerçekliği yakalıyordu. Öyle bir gerçeklikti ki bu, kaçabileceği tek yer yabancı olan bu yataktı. Yavaş yavaş yatağın içerisine gömüldü. Hemen ardından gözlerinin kenarında kuruyan yaşların izlerini fark etti. O anda göğsünde tarifi zor bir ağırlığın farkına vardı.

Arzu, Murat, Alper; AMA…  

Bu tesadüf baş harf akrostişini, eşi Arzu bulmuştu. Arzu eşi, Murat kendisi, Alper ise minik oğullarıydı. Her göreve çıkmadan önce Alper’i göğsünde uyutur ve eşinin elini tutarak yataklarına uzanırdı. Giderken Alper’i uyandırmaz ve kapıda biricik eşinin ellerini tutup tavsiyelerini dinlemeden evden ayrılmazdı.

ARZU; “Murat, Bir çılgınlık yapmadan hemen önce AMA de. Senin bir AMA’n var artık bunu sakın unutma.”

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow