DENGESİZLER - 2. Bölüm – Hesap

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

​"Bazı vedalar toprağa verilmez yeğen; insanın içine, ruhuna ve gönlüne gömülür."

3 Ağustos 2026 - 15:34
3 Ağustos 2026 - 15:34 ⏱ 75 dk Okuma Süresi
 1  22
DENGESİZLER - 2. Bölüm – Hesap

DENGESİZLER

2. Bölüm – Hesap

Bazı vedalar toprağa verilmez yeğen; insanın içine, ruhuna ve gönlüne gömülür.

MUZAFFER'İN ANLATIMIYLA

​Mezarlıktan ayrıldığımızda hava daha da ağırlaşmıştı. Sabaha doğru güneş tepeden parlıyordu ama bir türlü ısıtmıyordu içimi. O aydınlığın içinde insanın içi daha da kararıyordu. Mezarlığın kapısından uzaklaştıkça, ardımda kalan toprağın ağırlığını omuzlarımda taşıyordum. Arabaya bindiğimizde kapı sesi bile fazla geldi kulağıma. İçeride derin bir sessizlik vardı; konuşulsa bozulacak, bozulsa bir daha toparlanmayacak bir sessizlik. Ramo direksiyona sıkıca tutunmuştu. Gözlerini yoldan ayırmıyor, aynaya bile bakmıyordu. Sanki baksa, arkasında kalanları tekrar görmek zorunda kalacakmış gibi... Gözlerindeki o sabit duruş, dikiz aynasından sızacak her türlü hatırayı reddediyordu.

​Ben ise camdan dışarı bakıyordum. Gözlerim bilinçli bir yere takılmıyordu; şehir kendini önüme atıyordu zaten. Geçen her bina, her yol, her köşe bir anı gibi yüzüme çarpıyordu. Bazıları çocukluğumdan kalmaydı, bazıları içerideyken büyümüştü. Ben yokken değişen her şey, bana ne kadar eksildiğimi hatırlatıyordu. Trafik akıyordu, insanlar bir yerlere yetişiyordu; kimse mezarlıktan çıkmış iki adamın arabasındaki sessizliği bilmiyordu. Ramo vites değiştirirken çıkan o kısa metal sesi, sanki arabanın içindeki tek canlı şeydi. Arada bir direksiyonu sertçe çeviriyor, sonra tekrar aynı suskunluğa dönüyordu. İstanbul her zamanki gürültüsüyle dışarıda akıp giderken, arabanın içindeki o nemli ve soğuk hava genzimi yakıyordu.

​Benim içimdeyse başka bir yolculuk vardı. Annemin izlerini silemiyordum içimden. Bazı izler silinmez; silinirse insanın içi daha çok acır. Ramo bir şey söyleyecek gibi oldu. Dudakları aralandı ama vazgeçti; söylemedi. En doğrusu buydu belki de. Araba ilerledikçe mezarlık geride kaldı ama içimdeki ağırlık benimle gelmeye devam etti. Bazı ayrılıklar kapıdan çıkınca bitmez. İnsan mezarlıktan ayrılır ama mezarlık insandan ayrılmaz.

​“Bir yere uğramamız gerek,” dedi Ramo sonunda.

​Gözlerimi camdan ayırmadan sordum: “Kim var?”

​Ramo’nun sesi ciddi ve ölçülüydü: “Yusuf.”

​Bu tek kelimeyle bakışlarım hızla cama değil, içeriye döndü. Yusuf, eski çocukluk arkadaşımdı. Mahallenin ortasında birlikte büyümüştük. İlk sigarayı birlikte içmiş, ilk dayaktan sonra birlikte ağlamıştık ama bir noktada yollar ayrılmıştı. O ayrımın nerede başladığı hâlâ bir muamma gibi içimde duruyordu. Yusuf’un ismini duymak, içimdeki zehrin acı bir tat bırakması demekti. Gırtlağıma oturan o kuruluk, Yusuf’un adıyla beraber iyice belirginleşti.

​“Ne zamandır buralarda?” diye sordum.

​“İki senedir. Arif Kıran’la bağlantı kurmuş,” dedi Ramo. “Küçük işler çeviriyor ama büyümek istiyor. Mahallede senin adını duyunca paniğe kapılmış.”

​Gözlerimi kapadım, derin bir nefes aldım. Burnuma Yusuf'un ihanet kokusu geliyordu; sanki odayı çürümüş bir koku sarmıştı. “Beni öldü sanan çoktur.”

​Ramo gözlerini yoldan ayırmadan başını hafifçe salladı. “Bazıları da ölmeni dileyenlerden...” Ramo’nun bu kısa gülüşü, aslında sokağın o acımasız gerçekliğinin tek onayıydı.

​Az sonra araba durdu. Burası eskiden terk edilmiş bir oto tamircisiydi. Şimdi demir kapısı siyaha boyanmış, camları filmle kaplanmıştı. Kapının önünde iki genç sigara içiyor, biri telefonla oynuyordu. Araba yaklaşınca biri hızla içeri girdi.

​Kapıyı açtım, torbamı almadan indim. Ramo da peşimden geldi. İçeride loş bir ışık vardı. Beton duvarlara gri perdeler asılmış, yere kalın halılar serilmişti. Bu bir ofis değildi; bu, mahallenin içinde kurulan küçük bir tahttı. Yusuf, kendine yasa dışı bir krallık kurmuştu. Etrafa yayılan o ağır parfüm kokusu, rutubetli betonun kokusunu bastırmaya yetmiyordu.

​Yusuf, arkası dönük halde camın önünde duruyordu. Duyduğu ayak seslerinden kimin geldiğini anlamış gibiydi ama hemen dönmedi. Elleri cebindeydi. Sigarasından bir nefes daha aldıktan sonra yavaşça döndü.

​Göz göze geldiğimizde zaman bir an için büküldü sanki. İki çocukluk dostu... Aynı sokakta büyüyen, aynı taşı omuzlayan iki farklı adam. Aramızdaki mesafe sadece birkaç adım değil; beş yıllık ihanet ve bir ömürlük vicdan mesafesiydi. Yusuf'un göz bebeklerindeki o anlık titreme, saklamaya çalıştığı tedirginliğin ilk işaretiydi.

​Yusuf konuştu: “Hoş geldin,” dedi. “Bizi unutmamışsın.”

​Ona doğru birkaç adım attım. Sert adımlardı.

​“Bazı yüzleri unutmak kolay olmuyor,” dedim. “Bazı yüzleri görmeden unutmak daha kolay olurdu.”

​Yusuf hafifçe gülümsedi. Dudakları yukarı kıvrılmıştı ama o gülümsemenin içinde ne dostluk vardı ne de samimiyet. Gözleri soğuktu; bakıyordu ama görmüyordu. Artık tanıdığım Yusuf değildi bu. Üzerindeki gömlek ütülüydü, yakası düzgün, sesi yumuşak ve ölçülüydü; ama bu incelik insanın içini rahatlatmıyordu. Aksine, o sakinliğin altında gizlenen karanlık daha da belirginleşiyordu. Bazı insanlar vardır, sert görünür ama içi yumuşaktır; Yusuf onlardan değildi. O, yumuşak görünürken insanın içini ürpertenlerdendi. Sesindeki o yapay nezaket, avuç içlerimin terlemesine sebep oluyordu.

​Konuşurken kelimelerini dikkatle seçiyor, sesini yükseltmiyor, acele etmiyordu. Her cümlesi sanki önceden düşünülmüş, tartılmış, yerine yerleştirilmişti. Bu da onu daha tehlikeli yapıyordu. Çünkü artık fevri değildi; hesap yapıyordu ve hesap yapan bir adam, her zaman bağıran bir adamdan daha korkutucudur. Cümle aralarındaki o kısa duraksamalar, yapacağı hamlenin ağırlığını tarttığını gösteriyordu.

​Ramo arkada durmuştu. Konuşmaya karışmıyor, bakışlarını Yusuf’un üzerinde gezdirmiyordu bile ama oradaydı. Varlığı hissediliyordu. En ufak bir kıvılcımda, tek bir yanlış kelimede ortalığı ateşe verecek kadar hazırdı. Ramo’nun sessizliği tesadüf değildi; beklemek onun işiydi.

​Duruşu bile patlamaya hazır bir bomba kadar tehlikeliydi. Ellerini cebine sokmuş, omuzlarını gevşek bırakmıştı ama bu rahatlık sahteydi. Bu, patlamadan önceki sakinlikti. Ramo’nun böyle durduğunu daha önce görmüştüm. Ne zaman suskunlaşsa, birilerinin canı yanmıştı. Yusuf’un bunu bilip bilmediğini merak ettim. Çünkü bu odada asıl konuşan kelimeler değil, suskunluktu ve o suskunluğun tarafı Ramo’ydu. Odanın köşesine sinmiş olan o gerginlik, Ramo’nun her nefes alışında biraz daha yoğunlaşıyordu.

​Konuşmaya devam ettim: “Ben yokken burada kimler sustu, kimler konuştu onları öğrenmeye geldim.”

​Yusuf bir adım geri çekildi: “Ben susanlardan değilim.” Ne demek istediğimi anlamıştı.

​Gözlerimi kısarak, “O zaman sen de duymuşsundur. Geri döndüm ve gömülmemiş ne varsa, onları ortaya çıkarmaya geldim.”

​Yusuf’un gülümsemesi silindi. “Bu mahalle artık eskisi gibi değil Muzo,” dedi. “Burada dengeler değişti. Kurallar değişti. Kimse geçmişteki saygıyı bedava vermiyor artık.” Yusuf'un bu çıkışı, odadaki ağır sessizliği bir bıçak gibi ikiye böldü.

​Eğilmedim, sesim sabitti: “Ben de kimseden saygı beklemeye gelmedim. Sadece kimin ne olduğunu görmek istiyorum. O kadar.”

​Bir sessizlik daha oldu. Yusuf başını çevirdi, arkasını dönüp cama baktı. “Geldiğin gibi gidecek misin, yoksa iz bırakmaya mı geldin?”

​Gözlerimi ondan ayırmadan cevap verdim: “Ben zaten izimi bırakmıştım. Silmeye çalışanlar düşünsün.”

​Ardından Ramo’ya döndüm: “Gidelim.”

​İkimiz birlikte çıktık. Kapı yeniden kapandı. İçeride kalan Yusuf, derin bir nefes aldı ve tavanı izledi. Artık sokağa dönmüştüm ve hiçbir şey aynı kalmayacaktı. Dışarıdaki rüzgâr yüzüme vurduğunda, içerideki o kirli havanın ciğerlerime dolan izini atmaya çalıştım.

​Mahalleden ayrıldığımızda hava henüz kararmamıştı ama gölgeler uzamıştı. Gündüzün sonu, geceyle pazarlık yapıyordu sanki. Şehir yavaş yavaş kendi yüzünü değiştiriyor, sokak lambaları henüz yanmadan karanlık sessizce mahallelere sızıyordu. Ramo arabayı sürerken ben gözlerimi yine cama dikmiştim ama bu defa bakışlarımda sadece geçmiş değil, önsezi de vardı. Çünkü İstanbul nefesinden tanır adamını. Sen konuşmasan da şehir fısıldar. Dönüşüm artık sadece mahallede değil, başka kulaklara da ulaşmıştı. Gökyüzündeki o gri bulutlar, az sonra çökecek olan karanlığın habercisiydi.

​Telefon çaldı. Ramo telefonu kulağına götürdü, tek kelime etmeden dinledi. Başını hafifçe salladı. Yüzüne anlamlı bir ifade oturdu. Konuşma bitince telefonu cebine koydu ama hemen konuşmadı. Direksiyona döndü, sessizce vitesi değiştirdi.

​Başımı çevirip sordum: “Kimdi?”

​Ramo’nun sesi düz ve sakindi: “Fuat. Barondan biri. Arif Kıran’ın sağ kolu.”

​Ramo’ya bakınca gözlerim kendiliğinden kısıldı. Onun bakışlarının yönü, duruşunun sertliği beni bir isme götürdü. Kaçmak istesem de hep aynı yerde duran, beynimin arka köşesine çakılı kalmış o isme: Arif Kıran. Babamın ölümünden bu yana silinmeyen, zaman geçtikçe solmayan bir gölge gibi hep oradaydı. Bu şehirde herkes Arif Kıran’ı bilirdi ama kimse adını rahatça söyleyemezdi. İsmi yüksek sesle telaffuz edilmezdi; konuşulacaksa önce etrafa bakılır, sonra ses düşürülürdü. Kelimeler ağızdan değil, fısıltıyla çıkardı. Sanki adı anıldığı anda bir şey çağrılacakmış gibi... Bir bela, bir hesap, yarım kalmış bir kan davası. Bu ismin ağırlığı, arabanın içindeki havayı aniden buz gibi bir sessizliğe hapsetti.

​Arif Kıran bir insan değildi artık; şehirde dolaşan bir korkuydu. Onun adı karakollardan çok sokaklarda hüküm sürerdi. Dosyalara değil, insanların hafızasına yazılmıştı. Kimse ondan açık açık söz etmezdi ama herkes nerede duracağını bilirdi. Çünkü bu şehirde bazı isimler sorulmazdı; öğrenilir, kabul edilir ve susulurdu. Ben de susmuştum yıllarca ama susmak unutmak değildi. Babamın sokak ortasında yere düştüğü o geceyle birlikte bu isim içime kazınmıştı. Arif Kıran, kanla yazılmış bir yasa gibiydi. Yazısızdı ama kesindi. İtiraz edilmezdi, sorgulanmazdı ve ben daha çocukken bu yasanın gölgesinde büyümüştüm. İçimdeki o eski öfke, bu isimle beraber yeniden nabzımda atmaya başladı.

​Bu isim sadece babamın sonu değildi; benim de kaderimi mühürlemişti. Ne kadar uzaklaşsam da, hangi kapıdan girip çıksam da bir gün karşıma dikileceğini biliyordum. Çünkü bazı hesaplar zamanla kapanmaz. Sadece bekler. Ben Ramo’nun duruşunda Arif Kıran’ın adını yeniden görmüştüm. Arif'in gölgesi, sokağın her köşesinden bize bakıyor gibiydi.

​“Ne diyor?” diye sordum. İçimden ağız dolusu küfretmek geliyordu.

​“Senin döndüğünü duymuş,” dedi Ramo. “Ama ses tonundan belliydi, sadece bilgi almak için aramadı. Seni görmek istiyor. Belki seni yoklamak, belki de kendi saflarına çekmek için ilk adım.”

​Yüzümü çevirdim, gözlerimi yola verdim. “Henüz hiçbir şey söylemedim,” dedim. “Henüz hiçbir tarafa yürümedim ama herkes tarafını belirlemeye başlamış gibi.” Ellerimi dizlerime vurduğumda kemiklerimin sızladığını hissettim.

​Ramo, İstanbul’un bu tarafında tarafsız kalmanın uzun sürmeyeceğini biliyordu. Bu şehirde ya biriyle yürüyecektin ya da birinin üstünden geçecektin. Ortada kalmak, en kısa yoldan gömülmenin tarifiydi. Benim için gri ton yoktu; ya siyah vardı ya da kırmızı.

​Araba Arnavutköy’ün içlerine doğru ilerlerken gökyüzü iyice koyulaşmıştı. Bulutlar alçalmış, gece sanki şehrin üstüne ağır ağır çökmüştü. Sokak lambaları seyrekleşiyor, ışıklar arabanın camından içeri güçlükle sızıyordu. Göz gözü görmeyecek hâle gelen sokaklarda artık sadece motorun tekdüze uğultusu ve arada bir yükselen köpek havlamaları duyuluyordu. O sesler bile burada yabancıydı; sanki herkes yerini biliyor, fazla gürültü yapmamaya çalışıyordu. Siyah binaların arasındaki o dar sokaklar, sanki üzerimize doğru daralıyordu.

​İstanbul geceye hazırlanırken başka bir şehir doğuyordu. Gündüz insanlara ait olan bu sokaklar, geceleri başka ellere teslim edilirdi. Perdeler çekilir, kapılar kilitlenir, pencerelerden bakan gözler hızla geri çekilirdi. Çünkü gece, kimin nerede duracağını iyi bilirdi. Burada saat ilerledikçe kurallar değişir, adalet sessizleşir, söz yerini bakışlara bırakırdı. Gündüz kural koyanların yerini, gece karar verenler alırdı. O kararlar kâğıda yazılmaz, imza atılmazdı; bir bakışla, bir duruşla, bazen de tek bir hareketle mühürlenirdi. Kimsenin yüksek sesle konuşmadığı, herkesin olup biteni bildiği ama bilmezden geldiği bir düzen vardı. Kapı eşiklerinde duran gölgeler, sokağın yeni sahiplerinin gelişini bekliyordu.

​Ben bunu yıllar önce öğrenmiştim. Henüz gençken, gecenin neyi sakladığını, neyi açığa çıkardığını görmüştüm. Bazı sokaklardan gündüz geçilir, bazı sokaklardan ise yalnızca gece hesap sorulurdu. Araba ilerledikçe o eski bilgiler bir bir geri dönüyordu. Çünkü bu şehirde gece, insanın geçmişini hatırlatmayı severdi ve ben, Arnavutköy’ün karanlığında gecenin bana yine bir şey anlatmak üzere olduğunu hissediyordum. Yolun kenarındaki paslı tabelalar, geçmişten kalan birer sessiz şahit gibi geçip gidiyordu.

​Telefon bir kez daha çaldı. Bu kez elimi cebime attım ve telefonu çıkardım. Numarayı tanıyamadım. Ekrana baktım, cevap vermedim. Ramo bana döndü: “Açmayacak mısın?”

​Başımı iki yana salladım. Soğuk bir kesinlikle, “Beni unutanlar şimdi arıyorsa, konuşacakları şey beni ilgilendirmez.” Ekranın ışığı, parmaklarımın arasındaki o soğuk metali aydınlatıp söndü.

​Telefon sustu ama susan sadece arayan kişi değildi. Bu suskunluk bir geçişin sessizliğiydi. Gözle görünmeyen bir savaş, isimler ve imalar üzerinden başlamıştı. Sessizliğim bile mahallede yankı yapıyordu. Bu benim ilk hamlemdi.

​Az sonra mahalle arasında kalmış eski bir kahvehanenin önünde durduk. Neon ışığı titriyordu; sanki mekân bile bizi gördüğüne emin olamıyordu. Burası, yıllar önce neredeyse her gece uğradığımız yerdi. Domino ve okey taşlarının masalara vurdukça çıkardığı sesler sabaha kadar susmaz, çayın her derde deva olduğuna inanılırdı. Dert anlatılır, hesap tutulur, gülünür, susulurdu. Hayat burada ağır ama tanıdık akardı. Şimdi daha kalabalıktı ama garip bir şekilde daha sessizdi. Kapıdan içeri girmeden önce, içerideki havanın değiştiğini hissettim. Sanki sesler bizim gelişimizi bekleyip geri çekilmişti. Kahvehanenin kapısındaki o eski ahşap kokusu, genzimi yakarak beni yıllar öncesine götürdü.

​İçeri adım attığımız anda bütün bakışlar aynı anda bize döndü. Bu öyle sıradan bir bakış değildi. Tanıma isteğiyle karışık bir tedirginlik vardı içinde. Bazıları başını çevirdi; görmemiş gibi yapmayı tercih etti. Bazıları göz temasından kaçındı, çay bardağına ya da masanın kenarına odaklandı. Birkaç kişi ise bakmaya devam etti. Ne gülümsediler ne de kaşlarını çattılar. Sadece baktılar. O bakışlarda soru yoktu. Cevap da yoktu. Sadece hatırlama vardı. Yıllar önce kapanmış dosyaların, konuşulmamış gecelerin, yarım kalmış hesapların hatırlanması... Sanki defteri kapatılmış bir hayalet girmişti içeri. Adı anılmayan ama varlığı inkâr edilemeyen bir şey. Bakışların üzerimdeki o ağır baskısı, omuzlarımı daha da dikleştirmeme sebep oldu.

​Ramo’nun arkamda durduğunu hissettim. O da konuşmuyordu. Zaten bu tür yerlerde kelimeler gereksizdi. Sessizlik, kim olduğumuzu fazlasıyla anlatıyordu. Kahvehane eskiydi ama hafızası tazeydi ve ben o an anladım; bazı mekânlar insanı unutmaz. Sadece doğru zamanı bekler. Masanın üzerindeki o eski örtüler bile sanki bizi tanıyormuş gibi kıpırdandı.

​Ramo öne geçti. Masaların arasından yürürken sesi sakindi ama duyulmayacak gibi de değildi: “Herkese selamün aleyküm.” Kahvehanenin içi bir anlığına daha da sessizleşti. Ardından dağınık ve isteksiz cevaplar geldi kulağıma. Kimi masadan kısık bir “Aleyküm selam”, kiminden başıyla verilen belirsiz bir karşılık... Ramo hepsini duymuş gibi davrandı ama hiçbirine bakmadı. Geçip köşedeki masaya oturdu. O köşe eskiden de onun köşesiydi.

​Ben de peşinden gittim. Sandalyeyi çekerken çıkan ses bile fazla geldi kulağıma. Kahvehanede ayakçılık yapan çocuk yanımıza doğru geldi. Gözlerini yerden kaldırmıyordu. Bize bakmamaya özen gösteriyor, adımlarını ölçerek atıyordu. “Hoş geldiniz” demedi. Demeye cesaret edemedi belki de. Çayı masaya bıraktı, bardağın altındaki tabağı bile düzeltmeden geri çekildi. Bardağın tabağa çarparken çıkardığı o ince çınlama, sessizliği daha da derinleştirdi.

​Ramo ağır bir hareketle sigarasını çıkardı, yaktı. İlk dumanı içine çektiğinde yüzü değişmedi ama ortam biraz daha daraldı sanki. Ben elimi çayın yanına koydum ama bardağa dokunmadım. Dokunsam kırılacak gibiydi. Çay bile bu gerilimi kaldıramazdı. Masanın üzerinde duran iki bardak sanki oraya ait değildi. Bir yanlışlık vardı. O masada çay değil, bekleyiş vardı. Bekleyişin de sesi olmazdı. Sanki masaya görünmez bir bomba bırakılmıştı; kimse patlayıp patlamayacağını bilmiyor, herkes ne zaman patlayacağını hesaplıyordu. Ben bu sessizliğin uzun sürmeyeceğini hissediyordum. Çaydan yükselen o hafif buhar, masanın üzerindeki dilsiz savaşı perdeliyordu.

​Az sonra biri geldi. Orta yaşlarında, sakalları kırlaşmış, sesi düşük ama kelimeleri ağır biri. Herkes ona "Kadı" derdi. Ne devletten emekliydi ne sokaktan ama her şeyi duyan, her şeyi bilen adamlardandı. Masamıza yaklaşmadan önce bir süre bizi izledi. Sonra geldi, ellerini arkasında bağlayarak konuştu: “Yusuf’un yanına gitmişsin.”

​Gözlerimi adama doğru kaldırdım: “Gitmişim.”

​Kadı başını eğdi: “O çocuk artık senin tanıdığın çocuk değil. Unutmuşsun gibi yapar ama unutmaz. Seni eski yerinde görmek kimilerini rahatsız eder.”

​Gözlerimi çaya çevirdim: “Ben yerime dönmedim. Geldim. Oturdum. Yarın giderim.” Gelişim sadece bir mesajdı; mahalle bunu anlamalıydı. Masadaki çatlakları parmağımla takip ederken Kadı’nın her kelimesini hafızama kazıyordum.

​Kadı kısa bir sessizlikten sonra cebinden tespihini çıkardı, parmaklarında çevirmeye başladı: “Senin gelişin mahallede sessizliği bozdu. Bazı baronlar huzursuz olur, bazıları ise umutlanır ama bilmen gereken şey şu: Huzur diye bir şey kalmadı. Herkesin beklediği bir kurşun var.”

​Kadı'ya bakarak gülümsedim. İlk kez o soğuk bakışlarımda bir kıpırtı oldu.

​“Benim de cebimde yıllardır bekleyen bir kurşun var,” dedim. “Ama ne zaman, kime gider kime patlar onu hâlâ bilmiyorum.” Sözlerim kahvehanenin o tozlu tavanına çarparak dağıldı.

​Kadı sessizce uzaklaştı. Kahvehanede yine konuşmalar başladı ama fısıltıyla. Masaya sadece bir çay bırakılmıştı ama ağırlığı mahallenin ortasına oturmuştu. Kahvehaneden ayrıldığımızda hava tamamen kararmıştı. Rüzgâr durmuştu ama havada sıkışmış bir basınç vardı. İstanbul geceleri böyleydi; fırtına çıkmaz ama insanın içini kemiren bir ağırlık çökerdi. Ramo sessizdi, ben de öyle. Konuşacak çok şey vardı ama bazı sessizlikler kelimelerden daha gürültülüydü. Dışarıdaki soğuk hava, içerideki gerilimi yüzüme çarparak dağıtmaya çalışıyordu.

​Arabaya binip hareket ettiğimizde telefon bir kez daha çaldı. Bu sefer ne gizli numaraydı ne de tanınmayan bir çağrı. Arayan açıktı. Ekranda bir isim yazmıyordu ama Ramo baktığında yüzü değişti. Elindeki telefona baktım, gözlerimle sordum: “Kim?”

​Ramo cevap vermeden telefonu bana uzattı: “Seninle konuşmak istiyor.”

​Ramo’nun uzattığı telefonu aldım. Hiç tereddüt etmedim. Başıma ne geleceğini bile bile, hiçbir ses tonunu kaçırmadan konuşmaya hazırdım. Cihazın metalik soğukluğu parmak uçlarımdan başlayıp tüm bedenime bir ürperti yaydı.

​“Alo?”

​Telefonun ucundaki ses soğuk ve netti. Ne yüksek ne de duygusaldı. Emir verir gibi de konuşmuyordu ama güç, kelimelerin arasına sinmişti. Bu bir adamın değil, bir sistemin sesi gibiydi. Hükmeden bir yankı... Sanki telefonun ahizesinden çelik sesi geliyordu. Sesin tınısı, yıllardır kapalı kalmış bir mahzenin kapısı açılmış gibi küf ve otorite kokuyordu.

​“Senin adın kulaklarımıza çoktan çalındı Muzaffer. Kimi seni geri döndü sanıyor, kimi ise asla gitmediğini.”

​Sessizce telefondaki adamı dinledim. Konuşmadım. Nefesimi bile belli etmemeye çalıştım. Gözlerim yoldaydı ama dikkatimi dağıtan tek bir şey bile yoktu; çünkü insan bazı sesleri ilk kez duyduğunda dünyayla bağını keser. Arabanın içi daraldı, motorun uğultusu geride kaldı. Sadece o ses vardı artık.

​Karşıdan gelen ses sakindi. Fazla kendinden emindi. Tanıtım yapar gibi değil, hatırlatır gibi konuşuyordu: “Ben Arif Kıran,” dedi. İsmini telaffuz ettiğinde sanki görünmez bir el boğazımı hafifçe sıktı.

​Bir anlık bir boşluk oldu. Sanki isminden önce, herkesin bildiği ama söylemediği o ağırlık gelmişti. Ardından devam etti: “Babanı hatırlarsın. Ölümünden önce bana bağlıydı. Benimle yol yürüyordu.”

​O cümle, içimde yıllardır kilitli duran kapıyı gıcırtıyla araladı. Damarlarımda biriken o eski öfke yerinden kıpırdadı. Gözlerim bir an karardı ama yine de konuşmadım. Çünkü bazı sözlere cevap vermek aceleye gelmezdi.

​O, suskunluğumu yanlış anladı. Karşıdan gelen ses devam etti. Daha rahat, daha geniş... Sanki babamın adını ağzında çevirme hakkını kendinde görüyordu. Sanki geçmiş ona aitmiş gibi. Sesindeki o sahiplenici ton, mideme sert bir yumruk gibi oturdu.

​Ben hâlâ susuyordum. İçimdeki öfkeyi bastırmak için değil, büyümesine izin vermek için. Çünkü bu sesle ilk hesap kelimelerle görülmezdi ve ben, Arif Kıran’ın adımı aradığı bu gecenin, geçmişle bugünü aynı çizgide buluşturduğunu çok iyi biliyordum. Bu sessizlik, büyük bir gürültüden hemen önceki o dilsiz boşluktu.

​“Seni görmek istiyorum. Bir çay içeriz. Eskileri konuşuruz. Bakalım sen hâlâ babanın oğlu musun, yoksa kendi yolunun adamı mı?”

​Telefon kapandı. Duyduklarım karşısında telefonu yavaşça koltuğa bıraktım. Arabanın içindeki sessizlik bu sefer daha derindi. Ramo göz ucuyla bana baktı: “Ne dedi?”

​Gözlerimi yoldan ayırmadan konuştum: “Beni çağırdı.”

​“Gidecek misin?” dedi Ramo merakla. Kısa bir sessizlik oldu.

​“Gideceğim,” dedim. “Ama çay içmeye değil.” Dişlerimi öyle bir sıkmıştım ki çene kemiklerimin sızladığını hissettim.

​Ramo başını salladı. Direksiyona biraz daha bastı, gaza yüklendi: “Babanı konuşacaklar.”

​Bu kez daha kısık ama daha kesin çıktı sesim: “Ben babamı dinledim. Şimdi sıra onlarda. Konuşacak ne varsa yüzüme söylesinler.” Bana hesaplarımı ödetme sırası gelmişti. İçimdeki intikam duygusu, karanlıkta yolu aydınlatan tek fenerdi artık.

​Yarım saatlik bir yolculuğun ardından şehir merkezinde ama gözlerden uzak bir semte geldik. Yolun sonunda demir bir kapı vardı. Girişte iki adam duruyordu; siyah takım elbiseli, kulaklarında telsiz. Araba yaklaşınca biri işaret etti, kapı ağır ağır açıldı. Menteşelerin feryadı, içine gireceğimiz dünyanın ne kadar tekinsiz olduğunu haykırıyordu.

​Ramo arabayı içeri sürdü. İçeride küçük bir bahçe, etrafı duvarla çevrili bir avlu ve ortada eski tarz bir köşk vardı. Camları loştu ama içeride hayat vardı. Ya da başka bir şeye benzeyen bir hayat... Burası bir baronun sığınağıydı, gücün somutlaşmış haliydi. Bahçedeki ağaçlar bile sanki bu köşkün gölgesinde korkuyla büzülmüştü.

​Kapı açıldığında üçüncü bir adam karşıladı bizi. Konuşmadan başıyla selam verdi, içeri yönlendirdi. Yürürken her adımımı sayıyordum. İçimde garip bir sessizlik vardı ama bu sessizlik korkudan değil, bekleyişten doğuyordu. Sanki her an patlayacak bir bombanın fitilini izliyordum.

​Sonunda geniş bir salona geldik. Tavandaki avize solgun bir ışık veriyordu. Koltukta biri oturuyordu, sırtı dönüktü. “Hoş geldin,” dedi ses. “Ben seni zaten bekliyordum. Baban gittiğinden beri senin bir gün geleceğini biliyordum.”

​Ellerimi cebime sokmadım. Duruşumu bozmadım. Sadece ilerledim ve cevap verdim: “Ben de bir gün birini gömeceğimi biliyordum ama hanginiz olduğunu hâlâ bilmiyorum.”

​Bu, benim Kalaşnikof’umdan çıkan ilk mermimdi; havayı delip geçen bir ikaz atışı. Kendi sesimin yankısı kulaklarımda uğuldarken gözlerimi o koltuğun ensesine diktim.

​Salonun duvarları koyu ahşapla kaplıydı. İçerisi loştu ama kasvetli değildi. Her detay hesaplanmış gibiydi; koltukların yerinden halının desenine, duvardaki tablolardan avizedeki ışık gücüne kadar her şey buranın bir ofis değil, bir sahne olduğunu gösteriyordu.

​Ve sahnenin ortasında, sırtı döner koltukta oturan adam yavaşça döndü. Arif Kıran tahmin ettiğimden daha yaşlı görünüyordu. Saçları kırlaşmıştı ama yüzünde tek bir zayıflık emaresi yoktu. Gözleri donuk, dudakları çizgi gibiydi. Odaya hâkim olan sessizliğin sahibi olduğu belliydi. Yüzündeki derin çizgiler sadece yılları değil, üzerinden geçtiği binlerce hesabı anlatıyordu.

​Bir adım daha attım. Ne selam verdim ne tokalaştım. Ramo kenarda durmuş, hiçbir şeye karışmadan bekliyordu. Bu yüzleşme sadece bana aitti. “Hoş geldin,” dedi Arif, tok ama yumuşak bir sesle. “Yıllar sonra bir oğlu daha görmek garip ama tanıdık.”

​Gözlerimi kaçırmadan karşısına dikildim. Gözleri yüz hatlarımı değil, ses tonumu tartıyordu. Her kelimenin içini dinliyordu. Bakışlarındaki o delici dikkat, ruhumu katman katman soymaya çalışıyordu.

​“Babamın buraya ne getirdiğini bilmiyorum,” dedim. “Ama onu buradan götüren şeyi çok uzun zamandır düşünüyorum.”

​Arif başını hafifçe eğdi. Elindeki kristal bardaktan bir yudum viski aldı. İçindeki içki koyu kehribar rengindeydi. Her yudumda onlarca anı, yüzlerce ölüm biriktirir gibi içiyordu. O sadece viski değil, kan içiyordu sanki; soğuk ve damıtılmış bir öfkeyi yudumluyordu. Bardağın içindeki buzların birbirine çarpma sesi, odadaki tek gerçek gürültüydü.

​“Baban onurlu bir adamdı. Sertti, bazen fazla dik dururdu ama benim için yirmi yıl sadakatle çalıştı. Sonunda da sadakatini kanla ödedi. Ölüm bu oyunun bedelidir. Sen de bunu artık biliyorsundur.”

​“Sadakat mi?” dedim. Sesimin yükselmemesi için kendimi zor tutuyordum. “Bir adam yıllarca hizmet eder, sonra yolun ortasında vurulur. Sadakat buysa, ihaneti merak ediyorum.” Sözlerim havada asılı kalırken ellerimdeki damarların şiştiğini fark ettim.

​Arif başını hafifçe geriye yasladı. Gülümsedi ama bu gülümsemede sıcaklık değil, üstünlük vardı. “Senin yaşında ben ilk ihanetimi gömdüm. Şimdi bana doğruluk dersi verecek yaşta mısın Muzo?”

​Bir adım daha yaklaştım. Sesim düşüktü ama içimdeki öfke artık susturulamayacak kadar yoğundu. O öfke boğazımı sıkan görünmez bir ipti. Gırtlağımdaki o yumru, her nefeste daha da sertleşip canımı yakıyordu.

​“Ben sana ders vermeye gelmedim. Babamı kimin öldürdüğünü öğrenmeye geldim. Bu şehirde herkes susuyor ama ben artık susmayacağım.”

​Arif bardağını masaya koydu. Derin bir nefes aldı. Konuşmadan önce birkaç saniye sustu; bu da odanın içindeki gerilimi daha da artırdı. “Babanı ben öldürmedim,” dedi. “Ama ölmesine engel de olmadım.”

​Tüm sinirimle gözlerim karardı bir an. Göz bebeklerim küçüldü, nefesim düzensizleşti. Bu cümle bir itiraf değil, bir kararın özeti gibiydi. Bu, sistemin soğuk yüzüydü; babam bir çark dişlisiydi. Başımın arkasından aşağı doğru soğuk bir ter boşaldı.

​“Neden?” diye sordum. “Neden bir adama sırtını döndün? Ne yaptı?”

​Arif sandalyesinden ağır ağır kalktı. Tahtanın zemine sürtünürken çıkardığı o kısa ses, odanın içindeki bütün gürültüyü bastırdı. Artık göz göze, aynı hizada duruyorduk. Ne masa vardı aramızda ne de mesafe. İki adam karşı karşıya gelmişti: Biri bu düzenin kurucusu, diğeri o düzenin enkazında büyümüş olan ben. Odanın her köşesine sinmiş olan o ahşap ve deri kokusu, Arif’in nefesiyle birleşip üzerime çöküyordu.

​Arif’in yüzünde öfke yoktu. Pişmanlık hiç yoktu. Sadece alışkanlık vardı. Bir işi anlatır gibi konuşuyordu; defalarca tekrarlanmış, sonucu değişmeyen bir işi. “Baban zayıfladı,” dedi sakin bir sesle.

​Kelimeyi özellikle seçmişti: Zayıflık.

​“Ailesine düşkünlüğü arttı. Seni, anneni korumaya çalıştı.” Gözlerimin içine bakarak konuşuyordu. Kaçmadı, kaçırmadı. Sanki babamın adını anmak onun hakkıymış gibi rahattı. “Benimle yürüyen adamlar,” diye devam etti, “ya kuralsız olur ya da yalnız.”

​Bir an durdu. Bu duraklama cümleden daha ağırdı. “İkisini bir arada tutmaya kalktı,” dedi sonra. “Hem benimle yürümek istedi hem de ailesini arkasında bırakmadı.”

​Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. Bu bir zafer gülümsemesi değildi; sonucu önceden bilinen bir oyunun sıkılmışlığıydı. “Bizim oyunumuzda bu affedilmez bir zaaftır,” dedi. “Ya her şeyini verirsin ya da hiçbir şeyini.”

​İçimde bir şeyin çatladığını hissettim ama yüzüme yansıtmadım. Arif bunu fark edecek kadar tecrübeli biriydi zaten. “Hakkâri’deki o köye kaçarak her şeyin biteceğini mi zannetti?” diye sürdürdü. “Geri dönüşü olmayan bir yola girdi. O noktadan sonra geri dönemezdi.”

​Sesini hâlâ yükseltmiyordu. Çünkü buna gerek yoktu. Söyledikleri zaten insanın içini paramparça etmeye yetiyordu. “Gözünün önünde değil,” dedi son cümleyi söylerken biraz daha eğilerek, “gözünün içinde öldürülmeseydi onu zaten bitireceklerdi.”

​Babamı öldüren sadece kurşun değildi. Onu öldüren, bu adamın dünyasında bir zaaf olarak görülmesiydi. Ve Arif Kıran bunu bana anlatırken tek bir an bile kendini savunma ihtiyacı duymuyordu. Çünkü onun dünyasında suç yoktu; sadece kural vardı. Avuçlarımdaki sızı, sıktığım yumruklarımın içindeki tırnaklarımın etime saplandığını hatırlatıyordu.

​Avucumun içini kanatırcasına yumruklarımı sıktım. Tırnaklarım etime geçti ama canım yanmadı. O an bedenin ne hissettiğinin hiçbir önemi yoktu. Sesimi yükseltmedim; çünkü bağırmak zayıflığın başka bir şekliydi. Her kelime içimi delip geçiyor, sanki yıllardır içimde biriken her şey tek tek yerinden sökülüyordu. Göğüs kafesimdeki o ağır baskı, her nefeste kaburgalarımı biraz daha zorluyordu.

​Başımı hafifçe kaldırdım, gözlerimi Arif’ten ayırmadan konuştum: “Yani bir adam sadece sevdiği ailesi için öldürüldü, öyle mi?” Bu bir soru değildi aslında; cevabını bildiğim bir hükmü ondan duymak istemenin ağırlığıydı. Kelime ağzımdan çıktığında odadaki o ağır hava sanki biraz daha yoğunlaştı.

​Arif başını eğdi. Bu pişmanlık değildi. Düşünmek de değildi. Sadece kelimelerini doğru sıraya dizen birinin alışkanlığıydı. Sonra gözlerini yeniden kaldırdı. “Sevgi,” dedi sakince, “bizim dünyamızda silahın emniyetidir.”

​Bir an durdu. O duraklama cümleden daha keskindi. “Açık bırakırsan,” diye devam etti, “biri mutlaka tetiğe dokunur Muzo.”

​İsmim ağzından çıktığında cümle tamamlanmıştı. Artık söylenecek başka bir şey yoktu. İçimde bir şey sessizce çöktü. Büyük bir gürültüyle değil; kimsenin fark etmeyeceği kadar sessiz bir yıkımla... O ismimi söyleyişi, beş yıllık mahkûmiyetimi yeniden başlatan bir hüküm gibiydi.

​Babamı öldüren şey sadece kurşun değildi. Onu öldüren, sevmenin bu dünyada suç sayılmasıydı. Annesini, babasını, eşini ve evladını korumaya çalışmanın zaaf olarak görülmesiydi. Babam nasıl işlere bulaşmıştı, anlayamıyordum; aklım almıyordu.

​Ve Arif Kıran bunu söylerken tek bir an bile tereddüt etmemişti. Sevgiye dair içimde kalan son inanç da o sözlerle birlikte toprağa gömüldü. Artık ne masumiyet vardı ne de geri dönüş. Karşımda duran adam bana bir gerçeği anlatmıyordu; beni de kendi gerçeğine çağırıyordu.

​Ve ben o an fark ettim: Bu masadan kalktığımda aynı insan olmayacaktım. Çünkü bazı cümleler vardır, duyulduğu anda insanın içindeki bütün eski kapıları sonsuza kadar kapatır. İçimdeki o çocuk Muzo, o an orada, o loş salonun ortasında sessizce can verdi.

​Sessizlik odaya yeniden yayıldı. Ramo hâlâ kenarda bekliyordu ama kasları gergindi. O da benim içimdeki patlamayı hissediyordu ama ben durgundum. Fırtına çıkarmayan ama fırtına gibi çekilen bir sessizlikle konuştum:

​“Ben o adamın oğluyum Arif. Babamın oğluyum ama babamın hatasını tekrarlamayacağım. Ne seveceğim ne eğileceğim... Ama bir fark var: Ben sadakatle değil, hesapla yaşarım ve bu hesabın borcu kapanmadı.” Borç benim kan borcumdu; borcu kapatana kadar ne dinlenirdim ne dururdum. Sesimdeki o buz gibi tını, salonun ahşap duvarlarında soğuk bir yankı bıraktı.

​Arif bir adım geri çekildi. Bu küçük hareket odadaki bütün dengeleri değiştirdi. Az önce yüzüne yapışmış olan o kendinden emin gülümseme silinmişti. Artık bana bakışı farklıydı; ölçen, tartan, ihtimalleri yeniden hesaplayan bir bakış... İlk kez beni karşısında sadece dinleyen biri olarak değil, hesaba katılması gereken biri olarak görüyordu. Kaşlarının arasındaki o hafif çatılma, kurguladığı düzenin ilk çatlağıydı.

​Sessizlik uzadı. Arif bu sessizliği sevmezdi ama bu kez bozmak zorunda kalan oydu. “Yani,” dedi kelimeleri yavaşça seçerek, “bir taraf seçmeyeceksin.” Bu bir soru değildi; bir tespitti. Belki de son bir yoklamaydı. Gözlerimi ondan ayırmadım.

​“Ben zaten taraf değilim,” dedim. Bir an durdum. Bu duraklama cümleden daha ağırdı. “Ben...” dedim, “kendimim.” Kelime ağzımdan çıktığında içimde bir yere oturdu. Sanki yıllardır aradığım tanım buydu.

​Arif’in yüzünde belirsiz bir kasılma oldu. Devam ettim: “Dengemi bozarsan sakince,” dedim, “dengesi bozulmuş her şeyi yıkarım.” Tehdit değildi bu; uyarıydı. Doğanın kuralı gibiydi; taşkın bir nehir gibi önüne ne gelirse alan bir şey... Bakışlarımı bir an bile kırpmadan, onun o heybetli gölgesinin içine kendi hükmümü bıraktım.

​Arif konuşmadı. Konuşmasına gerek yoktu. O an ikimiz de biliyorduk: Bu masada artık pazarlık yoktu. Taraf yoktu. Sadece iki farklı dünya vardı ve bu dünyalar bir daha yan yana duramayacaktı. İlk kez Arif Kıran benden korkmadı belki ama beni ciddiye aldı. Bu, onun gibiler için korkudan daha tehlikeli bir şeydi. Aramızdaki o görünmez hat artık kanla çizilmiş bir sınıra dönüşmüştü.

​Göz göze geldik. Hiçbir kelime edilmedi ama bir karar alınmıştı. Bu dünyada artık ben de vardım ve varlığım sadece bir tehdit değil, bir başlangıçtı. Gözlerimdeki o sönmek bilmeyen fer, birazdan çıkacağımız gecenin karanlığına karışmaya hazırdı.

​Köşkten çıktığımızda hava daha da ağırlaşmıştı. Rüzgâr durmuş, gökyüzü bulutlarla kapanmıştı. Sokak lambalarının ışığı puslu bir renge bürünmüş, şehir sanki nefesini tutmuş gibiydi. Ramo kapıyı açtı; torbamı almadan koltuğa oturdum. Hiç konuşmadım. Motor sesi dışında araçta bir tını bile duyulmuyordu. Lastiklerin çakıllar üzerindeki ezici sesi, içerideki dilsiz fırtınanın dışarıdaki tek yankısıydı.

​Ramo direksiyona yaslanmıştı. Gözleri yolda gibiydi ama bakışı bana kayıyordu; göz ucuyla, belli etmeden beni tartıyordu. Sustukça daha da dolduğumu, içime kapandıkça keskinleştiğimi biliyordu. Konuşmadığım anlar fırtınanın toplandığı anlardı. Ramo bunu ilk günden beri bilirdi.

​Yüzleştiğim şey bir adamdan ibaret değildi. Karşımda duran, etten kemikten bir beden değil; yıllar içinde kurulmuş, kanla beslenmiş bir sistemdi. Babamın ölümünde kurşun kadar ağır olan şey, o kurşunu ateşleten düzenin soğukkanlı işleyişiydi. İnsanları zayıflıklarına göre ayıran, sevgiyi suç sayan, merhameti affetmeyen bir çark... Şehrin ışıkları camdan içeri sızarken her bir parlama ruhumdaki o yeni ve karanlık Muzaffer’i aydınlatıyordu.

​Ve şimdi o düzenle aramızda sadece ince bir çizgi kalmıştı. Ne tam içindeydim ne de bütünüyle dışında... Ama çizgiler böyledir; ya aşılır ya da silinir. Ortasında durulmaz.

​Ramo sessizliği fazla uzatmadı. Sesini alçalttı, kelimeleri dikkatle seçti: “Ne düşünüyorsun brem?”

​Gözlerimi kapadım. Başımı koltuğun arkasına yasladım. Karanlıkta düşünmek daha kolaydı; insanın yüzüne çarpan dünya sustuğunda içindeki ses netleşirdi. “Düşünecek bir şey kalmadı,” dedim. Sesim sakindi. İçimde fırtına yoktu artık; fırtına geçmişti. Geriye sadece yön kalmıştı.

​“Hesap net,” diye devam ettim. “Kurşun kimin parmak izini taşıyorsa ona dönecek.” Odamdaki o küf kokusu bile bu yeni kararımın yanında daha taze kalıyordu.

​Ramo cevap vermedi; vermesine gerek de yoktu. Direksiyonu biraz daha sıkı tuttu. Bu da onun cevabıydı. Bazı kararlar alkış istemez, sadece yola çıkmayı bekler.

​Ramo’nun yüzünde belirsiz bir gülümseme belirdi. Ne sevince benziyordu ne de rahatlığa; daha çok yaklaşan bir fırtınayı önceden görmüş birinin ifadesiydi bu. Direksiyonu düzeltmeden, gözlerini yoldan ayırmadan konuştu: “Ama o parmak izleri birden fazla elde.”

​Gözlerimi açtım. İçimde bir tereddüt yoktu. Artık soru sormuyordum; cevaplar çoktan yerini bulmuştu. “O zaman kurşun da fazladır,” dedim. “Herkes ederi kadar mermi alacak.”

​Bu söz ağzımdan çıktığında içimde bir kapı daha kapandı. Merhametin değil, beklemenin kapısıydı bu. Çünkü bazı hesaplar tek bir adrese yazılmaz. Bazı suçlar bir kişinin parmağıyla değil, bir düzenin bütün elleriyle işlenir.

​Adalet, kitaplardan öğrenilen bir şey olmaktan çıkmıştı artık benim için. Ne mahkeme salonlarına sığıyordu ne de kâğıt üzerindeki hükümlere. Adalet benim elimle tecelli edecekti ve elimdeki mermi sayısı düşman sayımı belirleyecekti.

​Ramo’nun gülümsemesi silinmedi ama derinleşti. Bu, “Anladım” demenin onun dilindeki karşılığıydı. Araba karanlığın içine doğru ilerlerken artık yol değil, niyet vardı önümüzde ve ben biliyordum: Bu yolda geri dönüş tabelası yoktu. Arabanın sarsıntısı, her metrede beni bu yeni ve kanlı kadere biraz daha sıkı bağlıyordu.

​Yol gecenin içine doğru ilerliyordu. Beton binalar, loş ışıklı sokaklar ve dip dibe gelmiş hayatlar geçiyordu camın arkasından. İstanbul büyüktü ama yeraltı dünyasında herkes birbirine yakın yaşardı. Birinin attığı adım, başka birinin boğazına kadar yansırdı. Arif Kıran’la yapılan o kısa ama yoğun görüşme, benim adımı artık fısıltılardan çıkarıp açıkça telaffuz edilir hâle getirmişti. Bu sadece bir karşılaşma değil, bir meydan okumaydı. Sokağın o tekinsiz sessizliği, ismimin her köşede bir yankı bulduğunu fısıldıyordu.

​“Ne zaman düştüğünü hatırlıyor musun?” dedim aniden. “O ilk kez toprağı öptüğün anı?”

​Ramo hafifçe güldü: “On üç yaşındaydım. Sokakta kavga çıktı, bir abiye bulaştım. O da bana tekme attı. Çenem çarptı yere. Dişimin biri hâlâ eksik o namussuz yüzünden.”

​Bakışlarımı yoldan ayırmadım: “Ben on bir yaşındaydım. Babamın kanı dizlerime bulaştığında yere çöktüm. O günden sonra diz çökmedim.” Sözlerimin ağırlığı, arabanın içindeki nemli havayı iyice yoğunlaştırdı.

​Bu söz arabada taş gibi bir sessizlik yarattı. Ramo bu cümleye karşılık veremedi. Zaten gerek de yoktu. Bazı cümleler kendi yankısını yaratırdı ve benim bu cümlem gecenin en derin sessizliğinde yankılanmaya başladı. O an dizlerimdeki o eski lekeyi, yıllar geçmiş olsa da yeniden hissetmiş gibi sızladım.

​Arabayı Arnavutköy sınırlarında bir apartmanın önüne çektik. Burası Ramo’nun birkaç ay önce kiraladığı ama kimseye söylemediği bir yerdi. Güvenli sayılmazdı ama kısa süreli kalmak için yeterliydi. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir bina gibiydi ama içinde özel yapılmış çelik kapaklı bir oda, duvarda gizli bir silah rafı ve cam kenarında bir dürbün duruyordu. Burası benim sığınağım ve savaş odamdı. Duvarlardaki o gri boya, bu odayı dünyanın geri kalanından tamamen soyutluyordu.

​“Burası artık senin için hazır,” dedi Ramo. “İçeride elini yıkarsın. Sonra ne yapacağımıza karar veririz.”

​İçeri girerken başımı çevirdim: “Karar verilecek bir şey yok. Ben geldim. Onlar da bunu biliyor artık. Şimdi hesap sırası. Kim ne sakladıysa ortaya çıkacak.” Sesim kararlıydı; sanki bir hüküm veriyordum. Eşiği geçtiğim anda içerideki o bayat hava ve metal kokusu ciğerlerimi selamladı.

​Dairenin içine girer girmez ayakkabılarımı çıkardım. Kapının kapanma sesi arkamda kalan dünyayı susturur gibiydi. Beton zemine bastığımda ayaklarımın altından yükselen soğuk tanıdıktı; bir anlığına cezaevi hücresinin o nemli, kemiklere işleyen soğuğu geldi aklıma. Aynı sertlik, aynı hissizlik... Ama bu kez içeride yalnız değildim. Tabanlarımdan yukarı doğru tırmanan o sızı, zihnimdeki bütün o dağınık sesleri tek bir noktada topladı.

​Oda sessizdi. Sessizlik bile yerini biliyordu burada. Duvarlara yaslanmış gölgeler, köşelerde bekleyen karanlık ve silahlar... Masanın üzerinde duranlar, duvara dayananlar... En sevdiğim silah köşede duruyordu: Kalaşnikof. Soğuk metalinde bir tanıdıklık vardı; insanın güvenmemesi gereken ama yine de eline yakışan türden. Bir dost gibi konuşmayan, soru sormayan, sadece bekleyen bir dost. Elimi o kaba gövdeye sürdüğümde parmak uçlarımda biriken o eski karıncalanmayı yeniden duydum.

​Ama bu geceyi farklı kılan silahlar değildi. Asıl fark, artık bir hedefin olmasıydı. Belirsizlik bitmişti. İnsan neyle savaşacağını bildiğinde içindeki karmaşa da susar. Benim içimde de o an bir düzen oluştu. Sert, karanlık ama net bir düzen... Sırtımı soğuk duvara yaslayıp beklemeye başladığımda, damarlarımda akan kanın artık daha düzenli çarptığını hissettim.

​Camın önüne geçtim. Şehre baktım. İstanbul aşağıda uzanıyordu; ışıklarıyla, sesleriyle, bitmek bilmeyen hareketiyle... Uzakta bir siren sesi yankılandı, sonra daha da ötede bir kadının bağırtısı duyuldu. Kimse durmadı. Kimse dönüp bakmadı. İstanbul her zamanki gibi geceye alışıyordu. Şehrin parıltılı silüeti, birazdan dökülecek olan o yeni kanın kokusunu şimdiden içine çekiyordu sanki.

​Ama ben o gece alışık olduğu adam değildim. Bu şehre sadece dönmemiştim. Kaçıp gelen biri gibi değil, yerini hatırlayan biri gibi duruyordum. İstanbul’un içine adım atmamıştım sadece, içine yerleşmiştim ve şehir bunun farkında olmasa da artık benim de onun kadar karanlık bir parçam vardı. Dışarıdaki o bitmek bilmeyen uğultu, içimdeki o derin sessizliğin yanında cılız bir fısıltı gibi kaldı.

​Ramo mutfağa yönelmişti. “Bir şey yer misin?” diye sordu.

​Cevap vermedim. Hâlâ cama bakıyordum. Sonra kısık bir sesle konuştum: “Birini daha göreceğim. O kız... Annemin ölümünden sonra gelip mezarın başında ağlayan. Adını bile sormamıştım. Şimdi onu bulmam gerek.” O siluet içimde kapanmayan bir kapı gibiydi. Zihnimdeki o buğulu görüntü gecenin karanlığıyla birleşip iyice belirginleşti.

​Ramo durdu. Aramızdaki mesafe birden daha da açıldı. “Kim olduğunu biliyor musun?”

​Başımı iki yana salladım: “Bilmiyorum ama gözlerini hatırlıyorum. Orada ağlayan biri varsa, içinde hâlâ insan kalmıştır. Belki de hâlâ bir şeyleri kurtarabilirim.” Bu içimdeki son zayıf ışıktı. Sesimdeki o hafif titreme, kaskatı kesilmiş ruhumdaki son yumuşak yerin kanıtıydı.

​Ramo kaşlarını çattı: “Bu şehirde kimseyi kurtaramazsın Muzo. Hele kendini hiç.”

​Gülümsedim; ilk kez bir insan gibi gülümsedim. “O zaman dengesizlik burada başlıyor.” Kurtarmaya çalışmak benim yeni zaafım olacaktı. Gülüşüm, odanın loş köşelerinde kısa bir an parlayıp sonra karanlığa gömüldü.

​Sabah olduğunda şehir hâlâ uyumuyordu. İstanbul hiçbir zaman tam olarak uyumazdı; sadece gürültüsünü düşürür, gölgelerine çekilirdi. Pencerenin önünde, sabahın ilk ışıklarıyla sokağı izliyordum. Gökyüzü hâlâ griydi. Gri, bu şehir için nötr değildi. Gri burada savaş öncesi sessizliğin, pusuda bekleyen şiddetin rengiydi. Ufuktaki o soluk aydınlık, gecenin kirini örtmekten çok yeni bir kederin kapısını aralıyordu.

​Ramo salondaki koltukta uzanmış gözlerini dinlendiriyordu ama tam anlamıyla uyumuyordu. İkimiz de geceden kalma, ikimiz de içinden çıkamadığımız düşüncelerin içinde kıvrılıp durmuştuk. Ramo'nun uykusu bile teyakkuzdaydı. Duvarda asılı olan eski ama temiz gömleğimi üzerime geçirdim. Ceplerimi yokladım, saati bileğime taktım. Çalışmıyordu ama bileğim boş kalmasın diye oradaydı. Saatin durmuş olması, takvimlerin benim için hâlâ o uğursuz günde asılı kaldığını hatırlatıyordu.

​Mutfağa girdiğimde masanın üzerinde bir kâğıt buldum. Ramo yazmıştı: “Bugün biraz dağıl. Hareketsiz kalırsan hedef olursun. Mahallede bir göz beni çağırdı. Öğleden sonra dönerim. Sakın tek başına bir şeye bulaşma; kardeş mardeş demem seni mahvederim brem.” Notu buruşturmadım. Katlayıp ceketimin cebine koydum. Ramo’nun sözleri mantıklıydı ama benim için mantık artık sadece geciktirilmiş içgüdüydü. Mutfaktaki o ağır çay kokusu, Ramo'nun yokluğunu daha da belirginleştiriyordu.

​Aklıma saplanan o kadın, mezar başında ağlayan o siluet hâlâ zihnimin kıyısında bir yankı gibi dönüyordu. Sokağa çıkarken adımlarımı yavaş attım ama karar çoktan verilmişti. Metroya binmedim, otobüs de kullanmadım. Adımlarımı takip ederek yürümeyi tercih ettim. Yürüyerek şehrin nabzını doğrudan kendi ayaklarımla hissetmek istiyordum. Ayaklarımın altındaki pürüzlü asfalt, sanki bana şehrin sakladığı en derin sırları fısıldıyordu.

​Annemin mezarına çıkan yolu yeniden geçtim. Sokağın köşesinde, çöp konteynerlerinin yanında yaşlı bir adam oturuyordu. Gözleri kapalıydı ama yüzü tanıdıktı. Yıllar önce annemin hastaneye götürülmesinde yardımcı olan mahalleden birisiydi. Ramo ismini söylemişti ama unutmuştum. Yanına oturdum. Adam başını yavaşça bana doğru çevirdi. Yaşlı adamın yüzündeki her bir çizgi, bu mahallenin tozunu yutmuş yılların birer imzasıydı.

​“Sen Zehra’nın oğlu musun?” diye sordu kısık bir sesle.

​Başımı salladım: “Evet. Ben Muzo.”

​Adam yavaşça doğruldu, gözlerini ovuşturdu. Uzun süredir doğru dürüst kimseyle konuşmadığı belliydi. “Senin annen çok güçlü bir kadındı,” dedi. “Ama çok da sessizdi. O sessizlikle yaşadı, o sessizlikle öldü.” Sanki annemin hikâyesi o yaşlı adamın hafızasına yüklenmişti. Adamın sesindeki o titrek tını, annemin yokluğunu bir kez daha omuzlarıma yükledi.

​Bekledim. Cevap almak için değil, sesin bana getireceği bir ipucu için bekledim. Adam devam etti: “O son zamanlarında hep bir kızla gelirdi buraya. İnce uzun saçlı, esmer... Gözleri çok başka bakardı. O bakışlarda hem acı hem de derin bir söz vardı. Zehra’ya bir şey olursa ona sahip çıkacağına söz verdiğini duydum ama annen ölünce bir gün geldi, ağladı ve gitti. Sonra bir daha görmedim.” Kalbimin ritminin değiştiğini, avuçlarımın ısındığını hissettim.

​Nefesim göğsüme saplandı bir an. “Adını biliyor musun?” diye sordum.

​Adam başını iki yana salladı: “Ama hep annene ‘Sibel Abla’ derdi. O kadar. Daha fazlasını hiç duymadım.”

​Ayağa kalktım. Cebimden bir miktar para çıkardım, adamın cebine sıkıştırdım. Benden aldığı parayla değil, verdiği isimle değerliydi. Parmaklarımdaki parayı adama verirken aslında bir umudun ilk bedelini ödediğimi biliyordum.

​“Teşekkür ederim,” dedim.

​Yaşlı adam hafifçe gülümsedi: “Eğer o kızı bulursan ona söyle; annen seni asla bırakmadı. Senin için dua ederken öldü.” Bu son söz göğsümdeki o kilitli kapıyı bir kez daha zorladı.

​Birkaç adım uzaklaştıktan sonra durdum. Gözlerimi yere diktim. Sibel... İsmi tam buydu belki. Belki de sadece yarısı... Ama artık bir ipucu vardı ve bu şehirde birini bulmak önce adını bilmekle başlardı. İsmi içimden tekrar ettikçe, sanki sokağın rüzgârı bile bu adın etrafında dönmeye başladı.

​Geri dönerken yolu bilerek uzattım. Her sokağın köşesine, her duvar yazısına, her bakışa dikkat ettim. Çünkü şehir sessiz ama dikkatli insanlara bazı sırlarını gösterirdi. Ramo’nun verdiği o kısa uyarı notu cebimdeydi hâlâ ama bana göre artık saklanma zamanı değildi. İz sürme vaktiydi. Her sokağın başına geldiğimde gölgelerin içinden o esmer silüetin çıkmasını bekledim.

​Telefonu cebimden çıkardım. Rehberde kayıtlı olmayan ama hatırladığım bir numarayı çevirdim. İki yıl önce mahalleyi terk etmiş bir tanıdığımdı. O zamanlar kaçak içki işinde çalışır, yarı legal mekânlara tedarik sağlardı. Şimdi muhtemelen gölgelerin ticaretini yapıyordu. Telefonun o tekdüze çalma sesi, beynimin içinde sabırsız bir tempoyla yankılanıyordu.

​Telefon açıldığında ses hâlâ aynıydı: “Buyur?” dedi daha kim olduğumu bilmeden. Ben de hiç kim olduğumu söylemeden konuya girdim; çünkü sesimden beni tanıdığını biliyordum.

​“Sibel adında, yirmili yaşlarda, esmer biri. Mezarlık civarında oturuyormuş zamanında. Bulmam lazım.”

​Karşıdaki ses hemen cevap vermedi. Hafif bir kahkaha duyuldu. Sanki ona imkânsız bir görev vermiştim. “Sen içerideyken dünya çok değişti Muzo ama bazı kadınlar hâlâ bazı erkeklerin kaderinde duruyor. Ben sana onun kaldığı yeri söyleyebilirim ama orası sadece adrese gitmenle çözülmez. O kızın artık kendini koruyanları var.” Hattın ucundaki o alaycı ses, aradaki engellerin ne kadar dik olduğunu hatırlatıyordu.

​Kararlı bir sesle devam ettim: “Korunan herkesin bir sebebi vardır ama ben o sebebi tanımaya geldim. Gerekirse gölge gibi yaklaşırım, yeter ki iz bulayım.” Benim gölgem bu şehrin karanlığından daha yoğundu. Gözlerimi karşıdaki binanın tepesine dikip beklediğim o kısa sessizlik, verdiğim kararın mührüydü.

​Telefon kapandı. Adres geldiğinde bir kez daha sessizliği sırtıma aldım. Çünkü o sessizlik artık bir yoldu. İsimsiz bir kadına, geçmişten gelen bir bağa doğru yürüyordum ve belki geçmişin en temiz yerinde ilk kez kirlenmeden bir şeye dokunabilecektim. Adres Göztepe’nin ara sokaklarından birindeydi. Şehir o bölgede biraz daha sessiz, biraz daha “temiz” görünürdü ama ben hangi kaldırımın altında hangi geçmişin gömülü olduğunu bilecek kadar çok şey yaşamıştım. Bazı sokaklar sandığın kadar masum değildi, bazı evler içindeki sessizlikle konuşurdu. Masumiyet bu şehirde sadece iyi gizlenmiş yürüyen bir yaraydı. Göztepe’nin o düzenli ağaçları bile altında sakladığı o sinsi karanlığı gizlemeye yetmiyordu.

​Binanın önüne geldiğimde apartman dördüncü kattaydı. Kapı zili yoktu, sadece metal tokmaklı eski bir daireydi. Kapının üzerinde isim yazmıyordu. Bu iyiye işaretti. Bu tür evlerde ya kaçanlar yaşardı ya da korunması gerekenler. İkisi de artık alışık olduğum şeylerdi. Merdivenleri çıkarken her basamağın gıcırtısı, içerideki dilsiz hayata doğru yaklaştığımı hatırlatıyordu.

​Daireye yaklaşmadan önce adımlarımı yavaşlattım, durup çevreme baktım. Sokağın köşesinde bir manav vardı; kasalar taşmış, portakallar kaldırıma kadar yayılmıştı. Meyveler parlak, düzenli, her şey olması gerektiği gibiydi. Hemen yanında bir tantunici tezgâhının önünde dikilmiş, müşteri çekmek için bağırıyordu; ama öyle bir bağırıştı ki insanın ister istemez gülümseyesi geliyordu. Tantuniciden yükselen o ağır yağ kokusu ve duman, sokağın o yapay sakinliğini biraz olsun dağıtıyordu.

​“Buyurun efendim, Mersin usulü tantuni burada, tadına doyum olmaz!” diye başladı. Ardından lafı iyice şakaya vurdu: “Tezgâhtaki ustamız Yavşak Kazım, şefimiz Şerefsiz Metin, paketçimiz Piç Serhat! Çok yakında jet skiyle Bursa’ya paket servisimiz başlayacaktır!”

​Kendi söylediğine kendi güldü ama belli ki dilbaz bir adamdı. Sokak da bu gürültüye alışmış gibiydi; kimse dönüp bakmadı. Şaka, duman ve et kokusu havaya karıştı. Birkaç adım ötede kaldırıma yaslanmış yaşlı bir kadın cep telefonuyla konuşuyordu. Sesi kısık ama aceleciydi; belli ki bir yerlere yetişmesi gereken dertler anlatıyordu. Balkonlardan sarkan çamaşırlar rüzgârda hafifçe dalgalanıyor, iplerde asılı gömlekler ve çarşaflar sokağın üstüne bir tür gündelik hayat perdesi çekiyordu. Rüzgârda salınan o beyaz çarşaflar, sokağın kirli gerçeklerini perdelemeye çalışan birer hayalet gibi duruyordu.

​O tantunici hariç her şey sıradandı. Fazlasıyla sıradan... Ama ben bu şehri biliyordum. İstanbul’da sıradanlık çoğu zaman masum olmazdı. Gürültü, şaka, telaş... Hepsi insanın dikkatini dağıtmak için vardı. Normal görünen görüntülerin ardında konuşulmayan, adı konmayan gerçekler gizlenirdi. Bu sokak, gündüzün alışkanlığıyla geceyi kandıran bir yüz takmıştı. Kaldırımdaki o renkli portakal kasalarının gölgesinde sokağın o değişmeyen sertliği saklıydı.

​O an fark ettim; bu sakinlik güven vermek için değil, hazırlıksız yakalamak içindi. Gülüşlerin, bağırışların, çamaşır iplerinin arkasında başka bir düzen çalışıyordu ve ben bu düzeni sezebilecek kadar uzun süre bu şehrin içinde kalmıştım. Her şey normaldi. İşte bu yüzden tehlikeliydi. Ensemde hissettiğim o hafif serinlik, sokağın beni sessizce izlediğinin ilk uyarısıydı.

​Tokmağı iki kez vurdum. Bir süre ses çıkmadı. Sonra kapının ardından hafifçe bastırılmış bir ses geldi: “Kim o?” Cevap vermedim. Sesi tanıyıp tanımadığımı anlamak istiyordum. Yine aynı ses geldi: “Kim o dedim?” Kapının arkasındaki o hafif hışırtı, içerideki tekinsiz bekleyişin kanıtıydı.

​Kapıya biraz daha yaklaştım: “Sibel burada mı?”

​Sessizlik... Bu kez daha uzun sürdü. Sonra kapının ardındaki ses bir adım geri çekildi. Ayak seslerini duydum. Kilit çevrildi ama kapı açılmadı. “Sen kimsin?” diye sordu kadın. Ses netti. Hafif kısıktı ama kararlılık taşıyordu. Kadının sesindeki o temkinli ton, bir savunma duvarı gibi araya girmişti.

​Ürkütmeden cevap verdim: “Ben Muzo’yum. Zehra’nın oğlu.”

​Kapının ardındaki sessizlik bu kez duvara çarpan bir dalga gibiydi. Sonra kilit sesi tekrar duyuldu. Kapı yavaşça açıldı. Açılan her santimde, geçmişten kalan o tanıdık acının yüzüme vurmasını bekledim.

​Kadın kapının arkasında duruyordu. Esmerdi. Saçları omuz hizasında, bakışlarında tuhaf bir sertlik vardı. Gözleri, yıllar öncesinden tanıdığı ama o zaman sadece kısa süreliğine gördüğü bakışlardı. Gözlerimle onu taradım ama tek kelime etmedim. Bakışları beni kilitledi; sanki orada, mezarın başındaki o an, zaman tünelinden fırlamıştı. Sibel de konuşmadı. Birkaç saniye boyunca sadece birbirimize baktık. Sibel'in gözlerindeki o hüzünlü fer, annemin son günlerinin tek şahidi olarak karşımda duruyordu.

​Sonra Sibel konuştu: “Sen anneni gömdüğünde içerideydin.”

​Mutsuz bir şekilde başımı salladım: “Görmedim ama seni hatırlıyorum.” Boğazıma oturan o acı tat, Yusuf’un adıyla beraber iyice belirginleşti.

​Sibel derin bir nefes aldı, başını hafifçe öne eğdi: “Ben oradaydım çünkü ona söz vermiştim.”

​“Ne sözü?” dedim.

​“Eğer sen dönemezsen seni korumam için...” Bu itiraf omuzlarımdaki o görünmez yükü bir kat daha ağırlaştırdı.

​Kaşlarım birden çatıldı. Bu kadarını doğrudan beklemiyordum. Annemin koruma kalkanı karanlık sokaklara uzanmıştı. Annemin son nefesinde bile beni düşündüğü gerçeği, içimdeki o katılaşmış öfkeyi bir anlığına sızlattı.

​Sibel içeri adım attı, kapıyı biraz daha açtı: “İçeri gir,” dedi. İçerideki o hafif lavanta ve toz kokusu, dışarıdaki o karmaşadan sonra tuhaf bir dinginlik sunuyordu.

​Daire sade ama temizdi. Perdeler kapalıydı, içerisi loş ışıklıydı. Sessizdi. Sanki içeride bir yaşam değil, bir saklanış vardı. Ayakkabılarımı çıkarıp içeri girdim. Bu ev onun da hapishanesi gibiydi. Sibel mutfağa yöneldi, çay demlemeye koyuldu. Salondaki eski kanepenin ucuna oturdum. Gözlerim etrafı taradı. Duvarda Zehra’nın, yani annemin bir fotoğrafı vardı. Bir de küçük bir masa üzerinde eski bir Kur'an... Duvardaki o soluk fotoğraf, odanın içindeki dilsiz hayatın tek canlı parçası gibi duruyordu.

​Sibel çayı getirirken konuştu: “Annenin ölmeden bir gün önce söylediği bir cümleyi hiç unutmadım,” dedi. “'Benim oğlum tek kalırsa da eksik kalmasın' dedi.” Annemin o vasiyeti, odanın loş köşelerinde buz gibi bir yankı bıraktı.

​Bardağı aldım ama içmedim: “Sen neden bu kadar uzun süre uzak durdun?”

​Sibel gözlerini kaçırmadı: “Çünkü seni tanımıyordum ve seninle tanışmaya cesaretim yoktu. Zehra’ya verdiğim sözün ağırlığı büyüktü ama ben onu yerine getirecek kadar güçlü biri değildim.” Sibel’in sesindeki o itiraf, aramızdaki görünmez buzları bir nebze olsun eritti.

​Çayı yudumladım. Sessizce, tartmadan... “Şimdi neden karşıma çıktın?”

​Sibel bir an düşündü. Sonra başını kaldırdı: “Çünkü bu şehirde bazı karanlıklar seni bulmadan önce, senin içindeki karanlığı tanımak istedim. Ne kadar uzağa kaçarsan kaç, bazı insanlar seni bırakmaz ve sen artık sadece annenin oğlu değilsin. Sen bir gölge oldun. O gölge ya seni boğar ya da seni görünmez yapar.” Sibel’in sözleri bir kehanet gibi kulaklarımda çınladı. Bakışlarındaki o derin ciddiyet, yaklaşan o kanlı fırtınanın en net uyarısıydı.

​Gözlerimi kadının gözlerine diktim: “Ben görünmek istemiyorum. Sadece eksik parçaları tamamlamak istiyorum.” Sesimdeki o soğuk kesinlik, odadaki o yumuşak havayı aniden dağıttı.

​Sibel ayağa kalktı, pencereye yöneldi: “Peki eksik parça ben miyim, yoksa içinden çıkamadığın suç mu?” Bu soru, zihnimin kuytu köşelerinde sakladığım o en karanlık cevapları bir bir ortaya döküyordu.

​Bu cümle odada soğuk bir iz bıraktı. Cevap vermedim. Çünkü bazen cevaplar sadece sessizce oturup gözlerine bakmaktan geçerdi. Pencereden sızan o cılız ışık, Sibel'in yüzündeki o kederli ifadeyi bir anlığına aydınlatıp geçti.

​…

​Sibel’in evinden çıktığımda hava iyice koyulaşmıştı. Akşamın rengi griyle siyah arasında gidip geliyordu. Şehir sessizliğin en gürültülü anına girerken kaldırımda ağır adımlarla yürüyordum. Yalnız değildim ama içim boştu. Sibel’in sözleri hâlâ zihnimde yankılanıyordu: “Sen artık sadece annenin oğlu değilsin.” Kaldırımdaki o eski taşlar, her adımımda geçmişimin o ağır yükünü bir kez daha hatırlatıyordu.

​Ramo’dan bir mesaj gelmişti: “Gece mahallede bir hareketlilik var. Yusuf’un adamlarından biri vurulmuş. Çatışma değil, infaz. Bilgin olsun.” Mesajın her bir kelimesi, sokağın o değişmeyen sert kuralının altını bir kez daha çiziyordu.

​Mesajı okuduğum anda elim durdu. Başımı kaldırdım. Gökyüzü karanlıktı ama bu sıradan bir gece karanlığı değildi. Sessizlik henüz tam çökmemişti; o çökmeden önceki tanıdık gerilim havada asılı duruyordu. İnsan bir şeyler olacağını böyle anlarda hissederdi. Sokak susmazdı henüz ama sesler yerini bulamazdı. Kulağıma gelen o cılız rüzgâr, sokağın ortasında bekleyen o kanlı haberin ilk fısıltısıydı.

​Yusuf ile birkaç gün önce yüzleşmiştik. Sert bir çatışma yaşanmamıştı; bağırış, silah, tehdit yoktu ortada... Ama bazen en tehlikeli karşılaşmalar sessiz geçerdi. Aramızda görünmez bir çizgi çekilmişti o gün. İnce, sinsi, kolay fark edilmeyen bir sınır... İki tarafın da bilip adını koymadığı bir eşik. Şimdi o sınır birinin kanıyla bulanmıştı. İçimde uyanan o eski öfke, bu kan haberiyle beraber yeniden nabzımda atmaya başladı.

​Bu bir mesaj değildi aslında. Bir bilgilendirme hiç değildi. Bu, gecenin kendi diliyle atılmış bir adımdı. “Oyun başladı” demenin başka bir yoluydu. Çatışma değildi; infazdı. Yani hedef belliydi, mesaj netti. Sokağın karanlık köşelerinden yükselen o dilsiz uğultu, yeni bir kurbanın yasını tutuyor gibiydi.

​Gökyüzüne baktım bir an daha. Karanlık sabit duruyordu ama şehir yerinde durmuyordu. Birileri hareket etmişti. Birileri karar vermişti ve ben artık bu hikâyenin kenarında duran biri değildim. O ince çizgi silinmişti. Yerine kanla çizilmiş yeni bir yol bırakılmıştı ve bu yolda geri dönmek diye bir şey yoktu. Ayağımdaki o eski sızı, sokağın yeni sahiplerinin gelişini haber veriyordu.

​Telefonu cebime koydum. Ramo’yu aramadım. Çünkü bu tür haberlerde söz değil, ayak gerekir. Mahalleye yürüyerek gitmeye başladım. Her adımda zihnim Sibel’in yüzü ile Yusuf’un gülümsemesi arasında gidip geldi. Bir taraf tamamlanmak isterken diğer taraf çözülüyordu. Adımlarımın kaldırıma vuran ritmi, içimdeki o ikilemin en gürültülü yankısıydı.

​Sokağa vardığımda gece yarısına yaklaşmıştı. Polisler çoktan çekilmiş, sirenlerin yerini o tanıdık boşluk almıştı. Mahalle her zamanki gibi kendi düzenine dönmüştü; sanki biraz önce burada bir hayat kopmamış gibi... Çünkü bu sokaklar olanı çabuk unutur, unutmak zorundadır. Kepenkleri kapalı binalar, az önce burada dökülen kanı bir sır gibi saklıyordu.

​Kaldırım taşlarının üzerinde hâlâ taze bir kan lekesi duruyordu. Üzerinden aceleyle silinmişti belki ama izi kalmıştı; koyu, inatçı bir iz. İnsan gözünü kaçırsa bile ayakları oraya basmamaya çalışıyordu. Kan, sokağın ortasında sessizce duruyor; hiçbir şey söylemeden her şeyi anlatıyordu. Karanlıkta parlayan o kırmızılık, mahallenin hafızasına kazınmış yeni bir günah gibiydi.

​Bakkalın kepengi yarım kapalıydı. Ne tamamen inmişti ne de açık bırakılmıştı; kararsız bir hâl, temkinli bir suskunluk... İçeride ışık yanmıyordu ama içeridekilerin uyuduğuna da kimse inanmazdı. Kahvehanenin önündeki masalar boştu. Az önce dolu olan sandalyeler, şimdi sanki hiç oturulmamış gibi diziliydi. Çay bardakları toplanmış, sesler geri çekilmişti. Boş masaların üzerindeki o soğuk bekleyiş, sokağın o değişmeyen sert kuralının sessiz şahidiydi.

​Mahalle sustuğunda bir şeylerin çoktan bittiğini anlardın. Çünkü burada gürültü olaydan sonra gelmezdi. Gürültü öncesinde olurdu. Sonrası hep böyle olurdu: sessiz, temkinli ve biraz korkak... Her pencerenin arkasında bir çift gözün bu sessizliği dinlediğini biliyordum.

​Kaldırımda duran o kan lekesi artık sokağın yeni imzasıydı. Kim attı bilmiyordun belki ama kime ait olduğu belliydi ve o imza mahalleye tek bir şey söylüyordu: Bu sokakta dengeler değişti. Sokağın kokusu artık barut ve eski kederin yanına taze bir kan kokusunu da eklemişti.

​Ramo köşe başında beni bekliyordu. Gözleri çevreyi tarıyor, omzundaki ağırlığı gizliyordu. Yanına yaklaştığımda başını eğdi. “Bıçaklanmış,” dedi. “Boynunun altından. Sürpriz yok. Temiz iş.” Ramo’nun o taşlaşmış yüzü, bu yeni cinayetin sokağın sıradan bir olayı olduğunu hatırlatıyordu.

​“Kim?” diye sordum.

​Ramo ceketinin cebinden sigarasını çıkardı: “Yusuf’un sağ kolu. İsmail. Çocukluğundan beri yanındaymış. İçeriden değil, dışarıdan biri yapmış gibi. Ne kamerası var ne tanığı. Mahalle sus pus.” Sanki katil havaya karışmıştı. Dumanın her bir kıvrımı, sokağın sakladığı o gizemli failin bir parçası gibi havada dağılıyordu.

​Başımı kaldırdım: “Yusuf’un canı yanar şimdi.”

​“Zaten yanıyor ama ilginç olan şu,” dedi Ramo. “Baronlardan biri, Selim Tarçın, bugün Yusuf’la görüştü. İki saatlik bir görüşme. Çıkışta bu çocuk bıçaklanıyor. Sence tesadüf mü?” Bu bilgi beynimin içinde yeni bir hesaplaşmanın ilk taşını yerine oturttu.

​Başımı iki yana salladım: “Tesadüf bu şehirde en az görülen şeydir.” Sesimdeki o soğuk ton, sokağın o bitmek bilmeyen kışının ilk ayazı gibiydi.

​İkimizin gözleri kanlı kaldırıma çevrildi. Yere eğildim. Birkaç damla hâlâ koyu renkte duruyordu. Elimi uzattım, dokunmadım ama içimden bir ses yükseldi. Bunun bir mesaj olduğunu anlamıştım. Sadece Yusuf’a değil, bana da... Kanın rengi bana meydan okuyordu. O kırmızılık, birazdan başlayacak olan büyük kavganın ilk davetiyesiydi.

​“Bu kadar sessiz iş yapılırsa,” dedim, “ya biri çok emin çalışıyordur ya da bu bir uyarıdır.” Gözlerimi karşıdaki binanın o karanlık penceresine diktiğimde bir gölgenin hızla çekildiğini fark ettim.

​Ramo gözlerini kısmış etrafa bakıyordu: “Baronlar kendi içlerinde çatırdamaya başlamış olabilir. Senin babanın bunlarla ne işi olabilirdi, aklım almıyor bir türlü brem. Arif Kıran bir hamle yaptı, diğerleri rahatsız oldu. Şimdi Yusuf’un adını silip kendi taşlarını oynamak istiyor olabilirler.” Bu ihtimal omuzlarımdaki görünmez yükü bir kat daha ağırlaştırdı.

​Olduğum yerden ayağa kalktım: “Peki ya biz? Biz ne oluyoruz bu oyunun içinde?” Sesim, sokağın o dilsiz sessizliğinde sert bir yankı bıraktı.

​Ramo sigarasını yere attı, ayağıyla ezdi: “Sen bu oyunun dışındaydın ama şimdi senin adın da masada.” Ayağının altındaki o ezilmiş izmarit, biten bir huzurun simgesiydi.

​Birkaç adım yürüdüm, arkamı döndüm: “Benim adım hiçbir zaman masa başında konuşulmadı Ramo. Benim adım hep sokakta anıldı. Ama madem artık herkesin dilindeyim, o zaman herkes neyle oynadığını bilsin.” Bakışlarımı sokağın sonundaki o belirsiz karanlığa diktim.

​Ramo bana baktı. Gözlerinde bir şey vardı; gurur değil, endişe de değil... Belki ikisinin ortasında bir şey. “Yusuf’un adamları bizden şüphelenebilir,” dedi. “Bu mahallede her kurşun, döndüğü yere değil, başladığı adı arar. Hazır ol.” Ramo’nun elindeki o hafif titreme, yaklaşan o kanlı fırtınanın ilk uyarısıydı.

​Başımı salladım: “Zaten hiçbir zaman rahat olmamıştık. Şimdi sadece daha açık oynayacağız.” Sokağın o soğuk havası, verdiğim kararın mührü gibi yüzüme çarptı.

​Mahalle yine sessizleşti ama bu sessizlik toprağın altına inen bir şeyin habercisiydi. Birileri dengeleri bozmuştu ve artık o dengenin sadece bir parçası değil, merkezi hâline geliyordum. O karanlık merkezin tam kalbinde duruyordum. Gecenin içinde parlayan o tek sokak lambası, yalnızlığımın ve kavgamın tek şahidi olarak başımın üstünde duruyordu.

​Ertesi sabah, hava daha aydınlanmadan Ramo’nun kapısı çalındı. Zil sesi yoktu, isim yoktu, acele de yoktu. Sadece üç kısa vuruş... Ne eksik ne fazla. Sokakta adam olmanın dili hâlâ eski yöntemlerle yazılıyordu; kelimeler değil, vuruş sayısı konuşurdu. Kapının o tok sesi, beklediğim o karanlık randevunun ilk uyarısıydı.

​Zaten uyanıktım; daha doğrusu hiç uyumamıştım. Koltuğun kenarında oturuyordum; sırtım dik, gözlerim boşluğa takılı... Geceden kalan düşünceler uykudan ağır gelmişti. Kapanmayan hesaplar, yarım kalan cümleler içimde bir yerlere çöreklenmişti. Kapının çalınması beni irkiltmedi. Beklenmeyeni bekliyordum zaten. Sessizce ayağa kalktım. Evdeki sessizlik adımlarımı bile büyütüyordu. Kapıya yürüdüm, dürbünden baktım. Karşımda duran kişi tanıdıktı ama aynı zamanda yabancıydı. Gözleri eskiydi; çocukluğumdan, gençliğimden kalma o bakışlar hâlâ yerindeydi ama duruşu değişmişti. Omuzları daha dik, yüzü daha ifadesizdi. Artık bakmıyor, ölçüyordu. İsmi Kenan’dı. Kenan'ın o buz gibi bakışları, çocukluğumuzun o tertemiz anılarını bir saniyede silip atmıştı.

​Çocukken sokak aralarında top koşturduğumuz, dizlerimizi yara bere içinde eve döndüğümüz günlerden kalma bir yüzdü. Sonra aynı sokaklarda jilet taşıdığımız, köşe başlarını kolladığımız yıllarda yan yana durmuştuk. O zamanlar kim daha hızlı koşar, kim daha sert vurur diye yarışırdık. Şimdi ise takım elbise giymişti. Üzerine oturan pahalı bir kumaş, omuzlarına atılmış ağır bir kaban... Ceplerinde ne taşıdığını bilmiyordum ama sadece sadakat olmadığından emindim. Emir taşır gibi duruyordu. Bir yere ait olmanın, birine bağlanmanın ağırlığı vardı üzerinde. Kabanının omuzlarındaki kar birikintisi, dışarıdaki o bitmek bilmeyen kışın sinsi soğuğunu odaya taşımıştı.

​O an fark ettim; eski dostluk artık eski değildi. Hatıra olmaktan çıkmış, pahalı kumaşlara sarılmış bir tehdide dönüşmüştü. Kenan hâlâ Kenan’dı belki ama artık çocukluk arkadaşı değildi. O kapının önünde duran adam bir mesajdı ve mesajlar bu hayatta genelde tek bir sebeple gelirdi. Ben kapıyı açmadan önce geçmişle bugün arasındaki o ince çizginin bir kez daha gerildiğini hissettim. Çünkü bazı insanlar değişmez; sadece kime ait olduklarını değiştirirler ve o değişim çoğu zaman eskiler için hayırlı olmazdı. Kapı kolundaki elim, geçmişten gelen o sızlayan hatıralarla bir anlığına kasıldı.

​Kapıyı açtım. Gözler kısa süre üzerimde kilitlendi. “Uzun zaman oldu,” dedi Kenan. Kenan'ın sesindeki o yapay samimiyet, aramızdaki o devasa uçurumun ilk yankısıydı.

​Başımı eğip baştan aşağıya onu süzdüm: “Ama zaman sizi değiştirmiş.” Sesimdeki o soğuk ton, odadaki o ılık havayı bir anda buz kesti.

​Kenan gülümsedi: “Seni değiştirmedi mi sanıyorsun?” Kenan'ın bu sorusu, zihnimin kuytu köşelerinde sakladığım o en karanlık cevapları bir bir ortaya döküyordu.

​“Beni zaman değil, insanlar değiştirdi,” dedim. Gözlerimi Kenan'ın gözlerine diktiğimde, o eski çocukluk neşesinin yerinde artık sadece donuk bir hesaplaşma vardı.

​İçeri geçtiğimizde Ramo hâlâ uyanmamıştı ya da sadece uyanmamış gibi yapıyordu. Kenan’a mutfağı işaret ettim: “Söyle bakalım. Kim gönderdi seni?” Mutfak masasındaki o boş çay bardakları, aramızdaki dilsiz bekleyişin tek şahidiydi.

​Kenan gözlerini kaçırmadan cevap verdi: “Ben kendi başıma gelmedim ama kendi adıma konuşacağım.” Kenan'ın parmakları arasındaki o pahalı tespihin tıkırtısı, odadaki ağır sessizliği bir bıçak gibi ikiye böldü.

​“Dinliyorum,” dedim. “Konuş bakalım kendi adına.” Sesimdeki o sabırsızlık, yaklaşan kanlı fırtınanın en net uyarısıydı.

​“Yusuf seni suçluyor. İsmail’in ölümü seni rahatsız etmemiş gibi davranman, ona göre sessiz bir meydan okuma... Ve baronlar seni gözlüyor. Selim Tarçın’ın adamları iki gece önce senin Sibel’in adresine gittiğini öğrenmiş. Herkesin cebinde sen varsın artık.” Bu bilgi omuzlarımdaki görünmez yükü bir kat daha ağırlaştırdı.

​Derin bir nefes aldım. Ceketimin cebinden sigaramı çıkardım ama yakmadım. Elimde tuttuğum sigara gibi bekliyordum. Gözlerimi Kenan’a diktim. Gözlerindeki o sönmek bilmeyen fer, birazdan çıkacağımız gecenin karanlığına karışmaya hazırdı.

​“Beni izlemeleri normal. Çünkü ben artık sadece yürümüyorum. Gölge gibi değilim. Ben karanlıkta parlayan kurşun gibiyim. Hedefim şaşmaz.” Bu sözler artık geri dönüş olmadığını gösteriyordu. Sesim mutfak duvarlarında buz gibi bir yankı bıraktı.

​Kenan bu sözün ne anlama geldiğini anlayacak kadar eskiydi ama yine de konuştu: “Bak Muzo, geçmiş dostluklar başka, bugünkü gerçekler başka. Bu şehir artık daha karmaşık. Sibel senin geçmişin olabilir ama onun bugünü bambaşka adamlara ait olabilir. Onun etrafında dönenleri bilmiyorsun.” Bu sözler beynimin içinde yeni bir hesaplaşmanın ilk taşını yerine oturttu.

​Bu sözler karşısında kaşlarım çatıldı: “Sen ne diyorsun Kenan? Açık konuş, kıvırma, lafı geveleyip durma.” Sesimdeki o bastırılmış öfke, odadaki yapay sükûneti bir anda dağıtıverdi.

​Kenan başını eğdi: “Sibel, Selim Tarçın’ın kardeşiyle bir dönem birlikteydi. Hâlâ ondan kopamamış olabilir. Eğer bu işin içine girersen sadece mahallenin değil, baronların kişisel meselelerine de karışırsın.” Bu itiraf omuzlarımdaki o görünmez yükü bir kat daha ağırlaştırdı.

​O an içerideki hava birden değişti. Sibel’in adı artık sadece bir kadın değil, bir tehdide dönüşmüştü. Ayağa kalktım: “Kimin kiminle ne yaşadığı beni ilgilendirmez. Ben iz sürdüm, geçmişin sesini dinledim. Ama şimdi eğer biri beni gözetliyorsa, bu oyunda sadece piyon olmadığımı hatırlatırım.” Gözlerimdeki o öfkeli parıltı, mutfağın loş ışığında bir anlığına parlayıp söndü.

​Kenan da ayağa kalktı. Ceketini düzeltti: “Sana bir teklifim yok. Sadece uyarım var: Dikkat et. Bazen geçmişin içinden yürürken bugünün mayınlarına basarsın.” Kenan'ın bu son uyarısı, yaklaşan o kanlı fırtınanın en net habercisiydi.

​Kapıya doğru yürüdü. Tam çıkarken durdu: “Bu arada,” dedi, “Selim Tarçın seni görmek istiyor. Açık davet. Reddetmek, savaşı kabul etmek sayılır.” Kapı kolundaki eli, bu ağır mesajın son mührü gibi orada kaldı.

​Cevap vermedim. Kapıyı açtım, Kenan dışarı çıktı. Ramo hâlâ yatıyor gibi görünse de gözlerini açmıştı. Sessizce her kelimeyi dinlemişti. Kapıyı kapattığımda duvara yaslandım. Gözlerimi tavana diktim. Kendi kendime sordum: “Bir kadını ararken kaç adamın hedefi oldum ben?” Sibel sadece bir ipucu değil, bir tetikleyici olmuştu. İçimdeki o ağır boşluk, odadaki dilsiz sessizlikle birleşip üzerime çöktü.

​Gece çökmüştü ama bu gece diğerlerinden farklıydı. İstanbul ışıklarının ardına saklanmıştı sanki. Şehir her zaman karanlıktı ama bu defa daha suskundu. Çünkü sokaklar artık sadece geçmişin yankısını taşımıyordu; yeni bir adımın, yeni bir tehdidin titreşimiyle doluydu. Ufuktaki o soluk aydınlık, gecenin kirini örtmekten çok yeni bir kederin kapısını aralıyordu.

​Çatıya çıktım. Ramo’nun dairesinin üst katı boştu, kimse yaşamıyordu. Tepenin kenarına kadar yürüdüm. Ayakkabılarımın altı betona sert vuruyordu ama çıkardığı ses şehir uğultusunun içinde kayboluyordu. Elimi cebime attım, annemin saatini çıkardım. Hâlâ çalışmıyordu ama saatin camına baktığımda gecenin kendini nasıl taşıdığını görebiliyordum. Zaman ilerlemiyordu; sadece derinleşiyordu. Gecenin içindeki o yıldızsız gökyüzü, yalnızlığımın tek şahidi olarak başımın üstünde duruyordu.

​Arkamdan ayak sesleri geldi. Ramo’ydu. Sessizce yaklaştı. Elinde iki sigara vardı. Birini bana uzattı. Konuşmadan, göz teması kurmadan çakmağı yaktı. Duman geceyle birlikte yukarı süzüldü. Dumanın her bir kıvrımı, sokağın sakladığı o gizemli failin bir parçası gibi havada dağılıyordu.

​“Bu şehir seni kolayına bırakmayacak,” dedi Ramo. “Ne aşkı ne intikamı ne de huzuru...” Ramo’nun o taşlaşmış yüzü gecenin karanlığında daha da sert görünüyordu.

​Başımı sallamadım. Gözlerimi karşımdaki ışıkla dolu manzaradan ayırmadım: “Ben de kolayına bırakacak biri değilim artık.” Sesimdeki o soğuk kesinlik, çatıdaki o ayazı daha da artırdı.

​Ramo sigarasından bir nefes çekti: “Yarın ne yapacaksın?” Ramo'nun bu sorusu, zihnimin kuytu köşelerinde sakladığım o kanlı planın ilk kıvılcımıydı.

​Hafifçe gülümsedim ama yüzüme dokunmayan bir gülümsemeydi bu: “Yarın Selim Tarçın’la görüşeceğim,” dedim. Gülüşüm gecenin o mutlak sessizliğinde tekinsiz bir yankı bıraktı.

​“Bu iyi mi kötü mü?” dedi Ramo. Gözlerindeki o endişeli fer, yaklaşan fırtınanın en net uyarısıydı.

​“Bilmiyorum,” dedim. “Ama şu an hiçbir şeyin iyi ya da kötü olduğuna inanmıyorum. Sadece gerekli.” Gözlerimi karşıdaki binanın o karanlık penceresine diktiğimde bir gölgenin hızla çekildiğini fark ettim.

​Sessizlik çöktü. Ramo başını hafifçe eğdi: “Sibel’i unutabilecek misin?” Bu soru ruhumun en derin kuyularına atılmış ağır bir taş gibi orada kaldı.

​Uzun süre cevap vermedim. Gecenin içinde sadece sigara dumanı ve uzaktan gelen bir ambulans sesi vardı. Sonra usulca konuştum: “Bazı insanlar hayatına dokunmaz ama içine kök salar. O kadın bir soruydu. Cevabı bende olmayan bir soru... Belki bir gün tamamlanır ama bugün tamamlanmak değil, ayakta kalmak gerekiyor.” Rüzgârda savrulan o küller, biten bir hayatın son izleri gibi havada dağıldı.

​Sigaram bitti. İzmariti çatıdan aşağı attım. Gözlerim hâlâ şehirdeydi ama artık şehri sadece izlemiyordum, tanıyordum. İstanbul’un karanlığını ezberlemiştim ve şimdi o karanlık beni izliyordu. Şehrin parıltılı ışıkları, altına sakladığı sinsi karanlığı gizlemeye yetmiyordu.

​“Bu şehirde herkes bir şekilde ölür Ramo,” dedim yavaşça. “Ama bazıları önce kim olduğunu öğrenir. Ben henüz kim olduğumu bilmiyorum ama ne olmadığımı çok iyi biliyorum.” Gözlerimi Ramo'nun gözlerine diktiğimde o eski çocukluk neşesinin yerinde artık sadece donuk bir hesaplaşma vardı.

​“Peki nedir o?” Ramo'nun sesindeki o meraklı tını, odadaki ağır sessizliği bir bıçak gibi ikiye böldü.

​Gözlerimi Ramo’ya çevirdim. Gecenin içinde gözleri parlıyordu. “Ben susturulmuş biri değilim. Ben susmuş ama geri dönenim.” Sesimdeki o buz gibi kesinlik çatıdaki ayazı daha da artırdı.

​Ramo başını salladı: “Dönüşün ağır oldu bremın.” Ramo'nun bu onayı, verdiğim kararın en büyük şahidiydi.

​Bir adım geriye çekildim. Gecenin ortasında dik durdum: “Ben ağır değilim ama her adımım yere iz bırakır,” dedim ve devam ettim: “Benim adımlarım beton zeminde bile yankılanan bir davettir.” Toprak sarsılır, adımlar bir olur, yürekler aynı ritimle çarpardı.

​Durduğumuz yerin altında şehir parlıyordu. Işıklar yanıp sönüyor, yollar akıyor, hayat kendi bildiği gibi devam ediyordu. Üstümüzde ise sadece sessizlik vardı; insanın kulaklarını çınlatan türden... Ve tam ortasında, geçmişle geleceğin arasında sıkışmış bir adam duruyordu: Muzaffer. Hakkâri’nin taşlarından kopup gelmiş, İstanbul’un çürük betonlarına gömülmeye hazır bir hayalet gibi... Benim yapım dağların kayalarına aitti; bu şehrin içten içe ufalanan betonuna değil. Gecenin o mutlak karanlığı, yalnızlığımın ve kavgamın tek şahidi olarak başımın üstünde duruyordu.

​Sinirlendiklerinde bu üç arkadaşın içinde dengesiz bir şey uyanıyordu. Kontrolsüz değil; bastırılmış, yıllarca beklemiş bir şey... Üç arkadaş diyorum çünkü bir kardeşimiz daha vardı. Henüz adını anmıyorduk. Henüz ortada yoktu ama varlığı hissediliyordu. Gecenin içinde dolaşan bir ihtimal gibi... İçimde uyanan o yeni sancı, yasımı bir silaha dönüştürmek için beni kamçılıyordu.

​Onun gelişiyle karanlık çember tamamlanacaktı. Bu bir plan değildi; bir zorunluluktu. Çünkü bazı hikâyeler iki kişiyle yarım kalır. Bazı dengeler üçüncü bir ağırlık ister. Gölgesi bile iz bırakmayan, sessiz bir hayalet gibiydi artık.

​İlk adım çoktan atılmıştı. Kurallar yerinden oynamaya başlamıştı ve bu değişim bir örgütle, bir kalabalıkla değil; tek bir adamla başlamıştı. Yaralıydı. Yalnızdı ama dimdik yürüyordu. İnsan bazen en tehlikeli hâline, kaybedecek hiçbir şeyi kalmadığında ulaşır. Gözlerindeki o sönmek bilmeyen fer, birazdan çıkacağımız gecenin karanlığına karışmaya hazırdı.

​Şehir bunun farkında değildi henüz ama olacaktı. Çünkü şimdi asıl soru şu değildi: Ne olacak? Değil.

​Asıl soru şuydu: Bu karanlık çemberi tamamlayacak olan üçüncü isim ortaya çıktığında kim ayakta kalacaktı? Gecenin o dilsiz fırtınası, bu sorunun cevabını mahallenin her bir sokağına fısıldamaya başlamıştı bile.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

ramazandemir Ben Ramazan Demir. Diyarbakır doğumluyum ve Mersin'de yaşamaktayım. 31 yaşındayım ve kamu personeli olarak görev yapıyorum. Yoğun çalışma hayatımın yanında, uzun yıllardır yazarlık tutkusunu sürdürüyor; duygu ve düşüncelerimi kalemim aracılığıyla okuyucularla buluşturuyorum. Yazmaya şiirle başladım. Uzun yıllardır sosyal medya platformlarında kendi eserlerimi paylaşarak geniş bir okur kitlesine ulaştım. Şiir ve roman alanında üretim yapıyor, her eserimde insanın duygularına, yaşamın gerçeklerine ve hayal gücünün sınırlarına dokunmayı amaçlıyorum. İlk yayımlanan eserim Söylemediklerim adlı şiir kitabıdır. Bunun yanı sıra, tamamı birbirini tamamlayan ve seri hâlinde kurgulanmış, basıma hazır toplam on dört kitabım bulunmaktadır. Her eserimde özgün bir anlatım dili oluşturmayı, okuyucunun yalnızca bir hikâye değil, aynı zamanda unutulmayacak bir duygu yolculuğu yaşamasını hedefliyorum. Yazarlığı benim için bir hobi değil, yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak görüyorum. Üretmeye, kendimi geliştirmeye ve edebiyat dünyasına kalıcı eserler kazandırmaya aynı heyecan ve kararlılıkla devam ediyorum.