Dünyadan Sonra Bölüm 5

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Bilimkurgu yazarları kaçınılmazı öngörür. Zaten kaçınılmaz olan felaketlerdir, çözümleri değil. İsaac Asimov

17 Mayıs 2026 - 13:32
17 Mayıs 2026 - 13:32 ⏱ 11 dk Okuma Süresi
 8  63
Dünyadan Sonra Bölüm 5

DÜNYADAN SONRA

BÖLÜM 2 KAÇINILMAZ

1. KISIM HER ŞEYE RAĞMEN: MAMUN

1 Haziran 2025

Aras, telefonun kamerasını o taze filizlere, çocukların bahçedeki neşeli koşturmacasına ve Aynur’un sabah güneşindeki silüetine doğrulttu. Deklanşöre bastığında, cihazın o bildik, pürüzsüz sesi yankılandı. Fotoğraflar mükemmeldi; netlik, ışık ve kompozisyon sanki kaos öncesi bir teknoloji dergisinden fırlamış gibiydi.

Eskiden olsa bu kareler saniyeler içinde binlerce beğeni alır, dünyanın öbür ucundaki bir yabancının ekranına düşerdi. Şimdi ise "paylaş" tuşuna bastığında, veri paketleri o dilsiz ve görünmez ağın içinde, alıcısı meçhul bir frekansta kaybolup gidiyordu. Aras, küçük komünlerinin huzurunu bütün dünyayla paylaşıyordu; ancak "bütün dünya" artık sadece o telefonun ekranı ve sistemin o meçhul merkezinden ibaretti.

Aynur, Aras’ın cihazıyla meşgul olduğunu görünce yanına yaklaştı. "Hala birilerine ulaşmaya mı çalışıyorsun?" Aras, ekranı karartıp cihazı cebine koydu. "Hayır," dedi acı bir tebessümle. "Sadece... Medeniyetin hala bir yerlerde kayıt tuttuğunu bilmelerini istiyorum. Boş bir odaya bağırmak gibi belki ama o odada birinin bizi dinlediğinden, bu görüntüleri bir yerlere istiflediğinden eminim." "Peki ya onlar?" diye sordu Aynur, eliyle köyün geri kalanındaki karanlık ve sessiz evleri işaret ederek. "Onlar için internet sadece pilleri bitmiş eski bir masal. Bizim bu ayrıcalığa sahip olmamız, onları daha çok yalnızlaştırmaz mı?" Aras sustu. İnternet, bir zamanlar dünyayı saran, herkesi birbirine düğümleyen bir ağdı; şimdiyse sadece seçilmiş bir azınlığın boynuna dolanan, altından bir kementten farksızdı. Herkesin kör olduğu bir dünyada, gören tek kişi olmanın ve bu "görüntüleri" sadece meçhul bir otoriteye sunmanın dayanılmaz ağırlığını omuzlarında hissetti.

"İkinci telefonu neden açmadın?"

Aras, elindeki cihaza bakıp; "Efrayim’e büyüyeceği zaman ona bir telefon alacağıma dair söz vermiştim. O cihaz ailelerimiz için. Herkesin adına Efrayim’e verelim, o açsın."
Aynur, bahçede koşturan çocukları izlerken iç geçirdi. "Çocuklar hiç olmadığı kadar özgürler artık. Efrayim henüz üç yaşında ama kimse onu eve sokamıyor. Her yaştan çocukla, akşama kadar sokaklarda oyun oynuyorlar. Biliyor musun? Bence tam çocuk olunacak zaman," dedi Aras.

Aynur başını onun omzuna yasladı. "Belki de kaybettiğimiz çocukluğumuzu geri kazanmak için en ideal zamandır, kim bilir?" "Belki," dedi Aras dalgınca. "Belki de değildir. Göreceğiz."
Aynur geri çekilip eşinin gözlerinin içine baktı. Sesi şimdi daha ciddi, daha sorgulayıcıydı:
"Kaos başladığında, her birimizden daha neşeli, daha vurdumduymaz davrandın Aras. Üstelik büyük bir sorumluluk alarak bize yeni bir hayat kurmak için elinden geleni yaptın. Ama dün akşamdan beri, özellikle de sabah o kargo geldikten sonra üzerine ağır bir melankoli çöktü. Lütfen sevgilim, benimle paylaş ne hissettiğini." Aras derin bir nefes alıp bakışlarını kaçırdı. "Gitmek istediğimden emin değilim Aynur." "Ama?" "Kalmak istediğimden de emin değilim."
"Bence sana ihtiyaçları var," dedi Aynur güven veren bir tonla. "Sen olağanüstü bir mühendissin." "Orada benden çok daha iyi makine ve fizik mühendisleri olduğuna eminim."
Aynur gülümseyerek onun ellerini tuttu. "Onların hiçbirini tanımıyorum ama seni çok iyi tanıyorum. Senin en büyük uzmanlığın, kimsenin bakmadığı o küçük noktalara bakmak. Aslında... Senin en büyük uzmanlık alanın beni mutlu etmek." Bu sözler Aras’ın yüzünde güller açmasına yetti. Melankolinin o gri bulutları bir anlığına dağılıverdi. "Buradan Amerika’ya gitmek, tekneyle on-on üç gün arası sürer. Belki de bizim balayımız bu yolculuktur, ne dersin?" Aynur heyecanla başını salladı. "İşte benim tanıdığım Aras bu! Öğle yemeğinde ailelerle konuşalım, kararımızı açıklayalım. Yarın sabah da tekneyle yola çıkarız."

Yemek sonrasındaki o ağır hava, Aras ve Aynur’un kararlarını açıklamasıyla iyice koyulaştı. Anneler için bu veda, iletişimin kısıtlı olduğu, dünyanın sesinin kısıldığı bu karanlık günlerde bir kopuş gibiydi; her ikisi de alınan bu karar karşısında sanki üzerlerine koca bir enkaz devrilmiş gibi yıkıldılar. Babalar ve kardeşler ise içlerindeki sızıyı metanetle gölgelemeye çalıştılar. Biliyorlardı ki, eğer dünya bu kaosa teslim olmasaydı bile en fazla bir yıl içinde Aras ve Aynur zaten kendi yollarını çizecek, bu tablo eninde sonunda yaşanacaktı. Onlarınki, kaçınılmaz olanın erkene alınmış hüzünlü bir kabullenişiydi.

Ortamdaki kasveti dağıtan tek kişi ise dünyadan bihaber olan Efrayim’di. Küçük ellerinde sımsıkı tuttuğu, ekranı parlayan ve dilediğince fotoğraf çekmesine izin veren o mucizevi telefonla dünyanın en mutlu insanıydı. Üstelik kapıda onu bekleyen uçsuz bucaksız bir bahçe ve özgürce koşabileceği toprak vardı. Efrayim, neşeyle Aynur ve Aras’ın kucağına tünedi. Küçük parmağıyla ekranın ortasına basıp, üçünün de yüzünde güller açan bir özçekim yaptı. Hemen ardından ekrandaki görüntüye bakıp minik parmağıyla Aras’ı işaret ederek neşeyle bağırdı:
"Mamun, mamun!" O ana kadar sofraya hakim olan hüzün, bir anda yerini önlenemez bir gülme seline bıraktı. Aras, Efrayim’i sevgiyle sarsarken kahkahalar arasında cevap verdi: "Sensin lan maymun!"
Aras, Efrayim’i çok seviyordu. Kardeşi Orkun canıydı, kanıydı; Efrayim ise kanının kanı... Bu küçücük kelimeyle dağılan kara bulutlar, gidiş öncesindeki o son sofraya ömür boyu unutulmayacak bir neşe mühürü vurdu.

Akşam damdaki o son sohbet, sanki on üç günün tüm sessizliğini içine çekmiş gibiydi. Eski tüplü televizyonun ekranındaki karıncalar, mutlak sessizliğin görsel bir kanıtı gibi dans etmeye devam ediyordu. Aras, Efrayim’le son oyunlarını oynarken, Aynur çoktan odasına çekilmiş, gitmekle kalmak arasındaki o fiziksel sınırı, yani valizleri hazırlamaya başlamıştı. "Yeter artık maymun, hadi uyumaya git bakalım. Ben de Aynur ablana bakayım," dedi Aras.

Uyku, oyuna doymayan çocuklar için sonsuz bir ceza gibiydi ancak Efrayim, yarın yeniden o mucizevi telefona kavuşmak ve bahçenin özgürlüğüne dönmek istiyorsa bu komuta boyun eğmek zorundaydı. Efrayim annesinin elini tutup odasına süzülürken, Aras da Aynur’un yanına gitti. Kapıdan girdiğinde, odanın ortasında ağzı açık iki dev gibi duran valizleri görünce;
"Tatlım, lütfen sadece temel ihtiyaçlarını al," dedi yumuşak bir sesle. Aynur, elindeki kıyafetlerle valizlerin başında kalakalmıştı. "Karar veremiyorum..." Aras, hınzır bir ifadeyle yaklaşıp kollarını Aynur’un beline doladı. Gözlerinin içine o her şeyi unutturan tutkuyla bakarken fısıldadı: "Ne yani, ben senin temel ihtiyacın değil miyim?" Aynur’un cevap vermeye vakti kalmadı; dudakları Aras’ın sıcaklığına teslim olmuştu. Dünyanın geri kalanı o an için sadece o odadan ibaretti.

Yaklaşık 150 kilometre yukarıda, boşluğun sessizliğinde görevini yapan Gümüş Elçi, izlemeye ve her bir veri kırıntısını kaydetmeye devam ediyordu. Karakter analizleri ve en ince duygusal tepkimeler, o mesafeden bile optik sensörlerine birer algoritma olarak düşüyordu.

Ancak şimdi, analizi daha farklı, daha ilkel bir türe odaklanmıştı. Hedefindeki iki insanın vücut ısısı her geçen dakika artıyordu. Gümüş Elçi, kaosun ilk gününde uyduların yaşadığı o meşhur "foton körlüğünü" şimdi kendi termal sensörlerinde yaşıyordu. Artan bu vücut ısıları, çekirdek algoritmasındaki yasaklı analizlere dair bir gösterge içeriyordu. Gözlemlemeyi bırakmadı; zira görevi kaydetmekti. Ancak o andan itibaren, yeryüzündeki hiçbir birimle bilgi paylaşımı yapmadı. Veri akışı aniden kesildi. Gümüş Elçi, medeniyetin o soğuk ve mekanik hafızasında, insana dair en mahrem sırrı saklayarak sessizce süzülmeye devam etti.

"Bavulları arabanın üzerine bağlayalım," dedi Aynur. Sesi titrek, gözleri ağlamaklıydı; vedanın ağırlığı nihayet omuzlarına binmişti. Orkun ve Aynur’un abisi Cem, söyleneni ikiletmeden bavulları emektar Toros’un portbagajına sıkıca sabitlediler. Toros her ne kadar geniş bir araç olsa da, bu kadar insanın o demir yığınına nasıl sığacağı tam bir mühendislik problemi haline gelmişti.

En nihayetinde çözüm, yine Aynur’un o pratik zihninden geldi: "Babam arabayı kullansın, diğer babam ön koltuğa otursun. Annelerim de arka koltuğa..." Aynur planını anlatmaya devam ederken, Aras daha fazla dayanamayıp elleriyle yüzünü kapatarak gülmeye başladı. Gidişin o kesif hüznü, bir anlığına yerini trajikomik bir yerleşim planına bırakmıştı. Aynur kaşlarını çatarak üsteledi: "Gülme gülme! İkisi de babam, ikisi de annem artık." "Mamun, mamun!" Efrayim, elindeki telefonla bu yerleşim tartışmasına son noktayı koymuştu bile.

Aras gülmesini bastırmaya çalışarak, "Tamam aşkım devam et, planın geri kalanını gerçekten merak ediyoruz," dedi. "Gülmeyin bak! Biz kadınlar annemlerin yanına arkaya sıkışacağız. Siz dört erkek de bagaja yerleşirsiniz." Cem, hayretle kardeşine baktı. "Abisinin gülü, tamam araba station kasa ama dört erkek oraya nasıl sığalım?" Aynur cevabı yapıştırmakta gecikmedi: "Biz beş kadın arka koltuğa nasıl sığıyorsak, siz de öyle sığacaksınız! Hadi yerleşin artık, Stefan’ı bekletmeyelim, geç kalıyoruz!"

Hurdalığı andıran tozlu yolları aşıp marinaya vardılar. Kaos öncesinde sahil şeridinden buraya gelmeleri bir saatten fazla sürerdi; otoparka yerleşmek ise başlı başına bir yarım saat demekti. Şimdi ise yollar sadece onlara aitti ve yirmi dakikada marinaya varmışlardı. Vip otoparka girmeleri ise sadece bir dakika sürdü.

Stefan onları doğrudan otoparkta karşıladı. Kısa, mesafeli bir selam haricinde tamamen sessizdi ve sadece işine odaklanmıştı. Aras, küçük valizler konusunda Aynur’u ikna etmeyi başardığı için işler hızlı yürüdü. Stefan valizleri alıp iskeleye doğru ilerlerken, onlar da peşine takıldılar.
Limanın durgun suyunda yaklaşık 14 metrelik yani 45 feetlik, lüks görünümlü Amerikan bandıralı bir tekne onları bekliyordu. Ana yelken direğinde asılı duran Türk bayrağı, bu yeni ve dilsiz dünyada bile denizcilik kültürünün o kadim saygı göstergesini yaşatıyordu.

Stefan tekneye binerken, güvertede onları bekleyen iki genç erkek daha belirdi.
Aynur ve Aras için artık o en zor an gelmişti. Gözyaşları içerisinde ailelerine sarıldılar. Emektar Toros’un yanında kalan sevdiklerinden kopmak, sanki dünyadan kopmak gibiydi. Efrayim ise hıçkırıklar içinde bağırıyordu: "Mamun! Mamun!"

Aynur ve Aras tekneye adım attıklarında, güvertedeki gençlerden biri öne çıkarak elini uzattı. "Merhaba, ben Mark. Tekneme hoş geldiniz. Bu arkadaşım da Nick; yolculuk boyunca size yardımcı olacağız." Aras, "Ben..." diye söze başlayacakken Mark nazikçe sözünü kesti: "Bay ve Bayan Güngör; sizi tanıyoruz ve hizmetinizdeyiz." Aras duraksadı. "Teşekkür ederim. Ancak merak ediyorum da; NASA'daki ofisim beni resmi bir mektupla çağırırken, Bay Elia Max neden telefon hediye ederek davette bulundu?"

Mark’ın yüzündeki o profesyonel ifade hiç bozulmadı. "Bay Max’ın sizi şahsen davet ettiğini sanmıyorum Bay Güngör. Şu anda birçok devlet ve ulusüstü şirket tam bir işbirliği içerisindeler. Kaçınılmaz olana karşı birlik olmak, artık bir tercih değil, zaruri bir durum."
Aynur, orta seviyedeki İngilizcesiyle konuşulanların ağırlığını hissetmişti. İçindeki o büyük merak ve korkuyla söze dahil oldu:

"Kaçınılmaz olan nedir?"

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Osman Uyur Bolca okuyorum, elimden geldiğince yazıyorum. 26 Temmuz 1984 Adana doğumluyum. 2006 Cumhuriyet üniversitesi dış ticaret ve 2011 Hitit üniversitesi iktisat mezunuyum. Finansal risk analistiyim ayrıca mümkün olduğunca yazıyorum. WOMAN OF THE NIGHT (DIE FRAU DER NACHT Almanca çevirisi) ve ADDICTION DIGITAL SHACKLE isimli kitaplarım var. Bilimkurguyu çok seviyorum, bu konuda yazmayı çok seviyorum.