DENGESİZLER - 1. Bölüm – Demir Kapılar

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

İşte bu, onların hikâyesidir. Bu, Dengesizler’in hikâyesidir.

24 Temmuz 2026 - 19:25
24 Temmuz 2026 - 19:25 ⏱ 56 dk Okuma Süresi
 1  40
DENGESİZLER -  1. Bölüm – Demir Kapılar

GİRİŞ

MUZAFFER'İN ANLATIMIYLA

Dünya, bir bahçedir çocukların gönlünde. Umutların asla tükenmeyeceği bir hayat var mıdır, ben de hep bunu merak ettim. Varsa da onlara bunu gösteren birileri olmadı; o büyükler hep gizlediler, hep sakladılar onlardan. Bu da beni ve benim gibi diğer çocukları hayata bir sıfır yenik durumda başlattı. Daha nefes almadan yenilgiyi sırtlanmıştık küçücük bedenimiz ve ruhumuzla. Kaderin ilk tokadını henüz kundaktayken yemiş, mağlubiyeti bir miras gibi devralmıştık.

Bazı insanlar suçun içine doğmaz ama yaşadıkları yer, susmakla hayatta kalınan bir yer olursa zamanla suçun dili olur insanın dili. Ben, Muzaffer, işte o dilin içinde doğdum ve büyüdüm. Kendi adımı bile dağların yankısıyla öğrenmiş, sessizliğimi hayatta kalma yöntemi sanmıştım. Sanki kelimeler tehlikeli mühimmatlardı.

Hakkâri'nin Çığlı köyünde, karla örtülü dağların gölgesinde, taş duvarlı bir evin loşluğunda açmıştım ilk kez gözlerimi. O dağlar ki gündüzleri gökyüzünü deler gibi yükselir, geceleri yıldızları boğardı. Sanki zaman orada durmaz, sadece ağırlaşırdı ve o ağırlığı fark etmezdi insanoğlu. Gökyüzü bile üzerimize çökecekmiş gibi durur, nefesimizi daraltırdı.

Kış ayı geldiğinde beyaz bir örtü çekilirdi köyümüzün üstüne. Kış, köyün asıl yüzünü gösterirdi. Daha ilk kar düştüğünde her şey yavaşlardı; yollar, sesler, insanlar… Kar burada süs değildi, örtüydü. Bir gecede yollar kapanır, patikalar kaybolur, köy şehirle olan bağını keserdi. Sabah kapıyı açamazdın; önce karı kazman gerekirdi. Bazen günlerce, bazen haftalarca kimse gidemez, kimse gelemezdi. O an anlardın ki artık herkes kendi başınaydı, kendi gücü kadar hayattaydı.

Evlerin içinde dumanı tüten sobalar yanardı. Odun yetmediğinde tezek atılır, duman ağırlaşırdı. İs, duvarlara siner, sobanın başı hem hayatın merkezi olur hem de sabrın sınandığı yer hâline gelirdi. Sobanın sönmemesi için geceleri sırayla kalkılır, ateş kontrol edilirdi. Soğuk affetmezdi; soba sönerse ev değil, umut donar gibi olurdu. Çocuklar sobaya yakın yer yataklarında yatırılır, büyükler sessizce uyanık kalırdı.

Hayvanlar kışın en ağır yükü taşırdı. Ağıllar karın altında kalır, yem hızla tükenirdi. Dışarı çıkamayan hayvanlar zayıflar, hastalık kapardı. Bir ineğin ya da koyunun ölmesi sadece bir canın gitmesi değildi; bir evin geçiminin eksilmesiydi. İnsan kendi açlığını ikinci plana atar, önce hayvanını düşünürdü. Çünkü burada yaşam bir zincir gibiydi; bir halka koparsa hepsi dağılırdı.

Kış geceleri uzundu. Sessizlik ağırdı. Kar yağdığında köy tamamen susardı; ne ayak sesi ne de rüzgâr uğultusu... O sessizlik insanın içine çökerdi. Bazılarını sakinleştirir, bazılarını ise içindeki karanlıkla baş başa bırakırdı. Kış, konuşulmayanları yüzeye çıkarır, bastırılan her şeyi daha görünür kılardı.

Bahar ve yaz aylarında ise köyün tadına doyum olmazdı. Her yan yeşilliklere bürünür, doğa kendi ritmiyle köyün güzelliğini ortaya sererdi. Bitki örtüsü, toprağın ruhuyla birleşir; ağaçlar, çiçekler ve tarlalar sessizce ama gururla varlıklarını hissettirirdi. Bu doğal uyum, köyü yalnızca güzel değil, huzur veren bir yer hâline getirirdi. Çam kokuları havaya yayılır, kuşlar cıvıldar, arılar çiçekten çiçeğe konardı. Ortaya harika bir tabiat çıkardı. Toprak canlandıkça, içimizdeki o bitmek bilmeyen kışın ayazı da bir nebze olsun kırılırdı.

Köydeki düğünler de çok meşhurdu. Herkes yöresel elbiseleriyle dikkat çekerdi. Kadınlar Kiras fistan, erkekler ise Şal û Şepik giyerdi. Herkes, üzerindeki yöresel elbiselerle yalnızca dikkat çekmiyor, aynı zamanda bu toprakların suskun geçmişini de üzerinde taşıyordu. Kadınların bedeninden ağır ağır süzülen Kiras fistanlar, ipek gibi ince dokusuyla ışığı içine çekiyor, her adımda renk değiştirerek kalabalığın arasında dalga dalga yayılıyordu. Kumaşın o kendine özgü parlaklığı, gecenin karanlığında bir anlığına parlayıp sönüyor; üzerinde işlenen desenler, kuşaktan kuşağa aktarılmış hikâyeleri sessizce fısıldıyordu. Fistanların etekleri yürüdükçe yere değiyor, her hareketle geçmişle bugün arasında görünmez bir bağ kuruyordu. Zarif birer tablo gibi salınan kadınlar, köyün yorgun yüzüne renk katardı.

Erkeklerin üzerindeki Şal û Şepikler ise bu zarafetin karşısında sert ama dengeli bir duruş sergiliyordu. Kalın kumaşları, omuzlara çöken ağırlığı ve sade çizgileriyle bu coğrafyanın sabrını, direncini ve suskun gururunu taşıyordu. Her düğüm, her kıvrım yalnızca bir giysi parçası değil; alışkanlıkların, kuralların ve yazısız yasaların bir yansımasıydı. Kalabalık büyüdükçe renkler ve dokular birbirine karışıyor, ortaya çıkan manzara sıradan bir toplanmadan çok daha fazlasına dönüşüyordu. O an giysiler bedenleri örtmüyor, kimlikleri açığa çıkarıyor; herkes, farkında olmadan ait olduğu yere dair sessiz bir yemin ediyor gibiydi.

Şimdiki yeni nesillerde olduğu gibi orkestra da takım elbise de olmazdı köyümüzde. Varsa yoksa davul ve zurna; bizim de orkestramız buydu işte. Bahar düğünleri her şeye bedeldi bizim için. Ortada koşuşturan çocuklar, düğünün tadı tuzu gibiydi. Bir ekmek nasıl tuzsuz olmazsa düğünde de koşuşturan çocuklar öyleydi. Onların neşesi havayı mayalardı. Yaşlısı genci demeden herkes halaya dururdu. Meydan bir anda canlanmış, ayak sesleri toprağa karışmıştı. Davulun gür sesi göğsü titretiyor, zurnanın ince ezgisi kalabalığın içinden dalga dalga yayılıyordu. Toprak sarsılır, adımlar bir olur, yürekler aynı ritimle çarpardı.

Kürtlerin Grani, Delilo, Şemmame, Gizo ve Şevko dedikleri, kendilerine özgü birçok halay vardı. Halay başından çekilen ritimle adımlar hızlanıyor, omuz omuza verilen ellerle sevinç çoğalıyordu. Kimi ağır başlayıp coşkuyla yükseliyor, kimi baştan sona ateşli bir tempo tutturuyordu ama hepsi düğünün neşesini aynı anda ayağa kaldırıyordu. Kahkahalar, zılgıtlar ve alkışlar birbirine karışıyor; o an meydanda kim varsa kalbini ritme teslim ediyordu. Düğün yalnızca iki insanın değil, koca bir halkın sevinciyle büyüyordu. Hepsi birer folklor ustasıydı mübarek; o derecede iyi oynuyorlardı. O anlarda zamanın yavaşlamasını isterdim. Sanki bu neşe hiç bitmeyecekmiş gibi, tozun dumanın arasında kaybolup gitmek isterdim.

Zaman geçiyordu o çocuklar için ya da belki zaman en büyük düşmandı bizim için; bunu o yaşlarda idrak edemiyordum. Ağlasak da sızlansak da zaman görevini yapıp geçmeye devam ediyordu ve edecekti. Bense yalnızca bir gölgeydim o geçip giden akışta.

“Coğrafya kaderdir,” derler. Çocukluğum yoksullukla değil, eksiklikle yoğrulmuştu. Babamın elleri nasırlıydı; gün boyu tarlada taşın, toprağın yükünü taşırdı ama her gece aynı duayla başımı sıvazlardı. O ellerin sertliğine rağmen bana merhameti öğretirdi. O nasırların her biri, bizim için verilmiş bir kavganın mührüydü. Evimizde bazen ekmek eksik olurdu, bazen umut; fakat o dua hiç eksik olmazdı. Belki de bu yüzden hayatın bana bıraktığı boşlukları açlıkla değil, suskunlukla tanıdım. Çünkü bazı coğrafyalarda kader, insanın cebine değil, kalbine yazılır.

O ellerin kokusu aklıma geldikçe burnumun direği sızlardı; babam hâlâ burnumda tüterdi.

“Erkek olacaksın,” derdi, “ama önce insan olmayı öğren.”

İnsan olmak, benim için anlamını erken yitirdi. Çünkü bir gece köy meydanında, kimliği bilinmeyen adamlar babamı herkesin gözü önünde, sokak ortasında kurşunladı. O an sadece babam ölmedi; gecenin içinden yükselen o silah sesleriyle birlikte içimdeki sessizlik de büyümeye başladı.

Babamın kanı toprağa sızarken benim de çocukluğum o karanlığa gömüldü.

Önce derin bir boşluğa dönüştü, sonra günbegün beslendi ve sonunda içimde yaşayan bir canavara dönüştü. Konuşmuyor, bağırmıyor, ağlamıyordu; sadece bekliyordu.

Annem ayakta kalmaya çalıştı. Çaresizliğini kimseye göstermemek ister gibi başını daha sık örterdi. Sabahları tandırın başına geçer, ekmeği yoğururken dudakları kıpırdar, hangi duayı okuduğunu bilmediğim cümlelerle hayata tutunmaya çalışırdı. Gözlerindeki o sönmek bilmeyen kederi unun beyazıyla örtmeye çalışırdı.

Bazen sessizce babamın mezarına gider, toprağı avuçlarıyla düzeltir, sanki onu üşütmemek istermiş gibi mezarın başında uzun uzun durur, dua ederdi.

Akşamları ise yanına sokulmamı ister, dizine başımı koyar, bana ninni söylemeye çalışırdı ama o ninniler artık bir çocuğu uyutmazdı; benim için ölüm kokardı. Her kelimesi, kaybedilmiş bir hayatın yankısıydı.

O evde zaman durdu. Duvarlar daha dar, odalar daha karanlık oldu. Gülüşler yerini suskunluğa bıraktı, umut kelimesi sessizce çekip gitti. Çünkü o evde her şeyin yerini eksiklik almıştı. Babamın sesi yoktu, gölgesi yoktu ama yokluğu her yerdeydi. Sofrada, kapının eşiğinde, gecenin en sessiz anında... Boş sandalyesi bile bir bıçak gibi batardı yüreğimize. Sanki ruhumuzun yarısı toprağa karışmış, geri kalan yarısı da nefes almakta zorlanıyordu.

Babamın ölümünden sonra İstanbul'a göç etmiştik. Ardımızda sadece bir köy değil, yarım kalmış bir hayat bırakmıştık. İstanbul kalabalıktı, gürültülüydü ama benim içimdeki boşluğu dolduracak kadar büyük değildi. Beton binaların arasında büyürken içimde hâlâ o köy meydanının soğuk taşları vardı ve ben, her gece uykuya dalmadan önce bir çocuğun değil; eksiklikle büyümüş bir insanın ağırlığını taşıyordum.

Yıllar önce babamı toprağa verdiğimde on bir yaşındaydım. Ben hâlâ küçük Muzo'ydum; hâlâ aynı çamurda oynayan, yüzü gözü toprak olan çocuktum. İstanbul'a göç ettiğimizde çocukluğum çoktan bitmişti. Şehir bana ne bir masal sundu ne de bir mucize. Sadece yüreğime daha büyük bir yalnızlık bıraktı.

İstanbul yutuyordu beni. Taş sokaklar, loş apartmanlar, gri duvarlar arasında bir çocuk daha sessizleşti ve karanlıkta, acıyla büyürken katılaştım. Yüreğim bir taş kadar soğuk, bir demir kadar sert hâle geldi.

Okul benim için birkaç ay sürdü. Sonra sokaklar aldı küçük bedenimi eline. O sokaklar ki benim için sadece birer derslikti. Sigara sattım, çanta taşıdım, kimi zaman hırsızlık yaptım.

On dört yaşındaydım; ilk kez polis copuyla tanıştım. O soğuk darbe ilk uyarım oldu.

On altı yaşında bir kavganın ortasında kan bulaştı ellerime. Kendi kanım mıydı, başkasının mıydı seçemediğim o kırmızılık, ruhumun rengi oldu. Cezaevi kapısı benim için açıldığında içeri bir çocuk girdi; ama dışarıya bir adam çıktı. Sert, suskun, kural tanımayan biri. Orası hayatımın en uzun kışıydı.

Herkes beni sokakta "Muzo" diye bilirdi artık. İsmimi tam anlamıyla kimse anamazdı; çünkü tam olarak kim olduğumu bilen de yoktu. Herkes beni bir parça bildiğini sanırdı ama ben kendimi bile bazen aynaya baktığımda tanıyamazdım. Gözlerimdeki o yabancı, her şeyi anlatıyordu.

Dışarıda özgür olduğumu sandığım günlerde bile içimde hâlâ demir parmaklıkların soğukluğu vardı. Geceleri rüyamda hâlâ cezaevi kapılarının gıcırtısını duyar, sabahları yoklamaya kalkar gibi uyanırdım. Gökyüzünü görsem de ruhum o dar koğuşun içine hapsolmuş gibiydi.

Özgürlük kelimesi bana fazla büyük, fazla yaldızlı gelirdi. Ben, kafese hapsolmuş, kanadı kırık, yarım yamalak uçan bir kuştum. Hayat bana hiçbir zaman taraf seçme şansı tanımadı. Suçun tam ortasında, vicdanla hesaplaşmanın kenarında yaşadım hep.

Dostlarımı mezarda, düşmanlarımı ise gölgelerde tanıdım. Sevgiyi hiç bilmedim belki ama sadakatin ne demek olduğunu fazlasıyla öğrendim. Sadakat, kanla yazılan bir yasaydı ve şimdi sokaklara, ait olduğum yere geri dönüyorum. Herkesin kendi yolunu çizdiği, dostlukların kurşunla test edildiği, aşkın bile şüpheyle ölçüldüğü bir hayata adım atıyorum.

Uçurumun tam kıyısında, düşmekle kalmak arasındaki o ince çizgide yürüyorum. Çünkü benim dengem hep uçurumun kenarındaydı.

Çünkü bu hikâye sadece benim, Muzaffer'in, hikâyesi değil. Bu; hiçbir yere tam ait olamayanların, hayatta kalmak için dengesini yitirenlerin hikâyesi. Bu, benim hikâyem. Benim ve benim gibi olanların.

DENGESİZLER

1. Bölüm – Demir Kapılar

Bazı kapılar kilit tutmaz, kardeş; deli kanlı adamın sinesine yumruk gibi çöker hayat dediğimiz şey. Açmak için anahtar değil, bedel ister ömrümüzden ve ruhumuzdan.

MUZAFFER'İN ANLATIMIYLA

Demir kapılar her zaman yavaş açılır. Sanki çıkmak isteyenin adımlarını sorgulamak istermiş gibi her menteşe ağırdan alır; içeri girmesi kolay olan yerden çıkmak sancılıdır. O devasa metal kütle gıcırdayarak gerilerken çıkan her ses, ruhumdaki bir yarayı deşiyor gibiydi.

Beş yıl sonra ilk kez güneşi doğrudan yüzümde hissettiğimde gözlerimi kıstım. Öğleden sonraydı; saat 14.00'ü çoktan geçmişti. Göz kapaklarımda ağırlık vardı. Sanki içerideki karanlık retinama yapışmıştı. Işık fazla parlak değildi aslında ama içeride geçen bin sekiz yüz küsur günün ardından gökyüzü bile yabancılaşıyordu bana. Dünya, bıraktığımdan daha çiğ, daha gürültülü duruyordu karşımda.

Gökyüzü bana ait olmayan, ürkütücü derecede geniş bir boşluktu; sanki cehennemin tavanı kalkmıştı. Ayakkabılarımın tabanı yere sert vurdu. Bastığım zemini tanımıyordum artık. Kendi ayak izimi bile takip edemeyecek kadar uzaktım kendi geçmişimden.

Sırtımda cezaevinden verilen siyah naylon bir torba taşıyordum. O torba, beş yılımın utancını ve yalnızlığını saklayan simsiyah bir kefen gibi omzuma binmişti. O torba, beş yıllık hayatımın ağırlığını sembolize eden boş bir tabuttu. İçinde eski bir gri tişört, birkaç sayfası yırtılmış bir ajanda ve kolumda durmayan, kadranı çatlak bir kol saati vardı. O saat annemin bana son hediyesiydi. Öldüğünde kolunda bu vardı. Soğuk metali tenime değdikçe annemin son nefesindeki o bitkin sıcaklığı hatırlar gibi oluyordum. Artık zamanı göstermese de o saati bileğimden hiç çıkarmadım. Tıpkı içimde donup kalan geçmiş gibi o da kırık bir yemin gibiydi. Bazı şeyler geçmişi hatırlatmazdı; geçmişin ta kendisiydi.

Kapı gıcırtıyla ardına kadar açıldığında dışarısı sessizdi. Ne bir görevli seslendi ne de bir meraklı göz oradaydı. Sanki dünya beni çoktan unutmuştu ve özgürlük, boş bir sahneden ibaretti. Koca bir kentin kalabalığında yapayalnız kalmanın o buz gibi gerçeğiyle yüzleşmiştim. Birkaç adım attım. Önümde beton bir yürüme yolu uzanıyordu; yolun iki yanına çürük metal çitler çekilmişti. Beton griydi, gökyüzü de öyle. Renk yoktu dışarıda; içerideki gibi ama en azından gökyüzü demir parmaklıklarla bölünmemişti. Durdum. Derin bir nefes aldım ama içime çektiğim hava ciğerlerime yabancı geldi. Nefes almak, içeride unuttuğum garip bir beceriydi. Sanki ciğerlerim bu kadar çok hürriyeti taşımaya hazır değildi. Şehir kokusu yoktu burada. Ne egzoz, ne simit arabası ne de sokak arası çöp tenekesinin tanıdık çürüğü... Sadece rüzgâr ve pas kokuyordu. Belki biraz da nemli toprağın. Özgürlüğün ilk kokusu hayal ettiğim gibi taze değildi; metalik ve acıydı.

Arkamı dönüp son bir kez cezaevinin kapısına baktım. Koca duvarların ardında bıraktığım insanlar vardı. Dostlarım değil. Sadece unutulmuşlar. Her biri birer gölgeye dönüşmüş, betonun soğukluğuna hapsolmuş ruhlardı. O dört duvarın içinde unutulmak bazen korunmaktı. Dışarısı ise hatırlatıyordu; kim olduğumu, nereden geldiğimi ve kimsenin beni beklemediğini.

Tam yürümeye başlayacakken sağdan gelen sesi duydum. Net, tok, bildik bir ses. O ses, karanlıkta yakılan ilk kibrit çöpü gibiydi. İçimdeki o sönük umudu aniden harlayan, damarlarımdaki kanı yeniden harekete geçiren bir sesti bu.

“Dik yürü lan. Eğilme.”

Sese doğru başımı çevirdim. Sesin sahibini görmeme gerek yoktu. O sesi her tonuyla tanırdım. Cezaevine girmeden önce de içindeyken de hep bir yerde yankılanmıştı. Sesi, yıllardır süren bir bağlılığın mührü gibiydi; ruhumdaki boşluğu doldurmaya yeminliydi. Ramo'nun sesiydi bu. Sesindeki o sarsılmaz güven, beni ayakta tutan asıl güçtü.

Gerçek adı Ramazan'dı ama kimse ona Ramazan demezdi. O, Ramo'ydu. Diyarbakırlıydı; gençliğinde bıçak sırtında yaşamayı öğrenmiş, hayatta kalmayı değil, hayatta bırakmamayı benimsemişti. Sokaklar onu büyütmemiş, şekillendirmişti. Hangi köşede kan dökülür, hangi sessizlikten bela doğar, hangi bakış ölüm getirir; hepsini bilirdi. Ramo için şehir bir harita değil, ezberlenmiş bir tuzaktı. Attığı her adımda yer sarsılır, bakışıyla düşmanının ciğerini okurdu.

Güvenini kazanmak zordu; kaybetmek ise imkânsızdı. Yüzünde nadiren bir ifade olurdu; ne korku ne de pişmanlık. Gözleri karanlıktı çünkü çok şey görmüştü. İnsanların ne söyleyeceğini değil, ne yapacağını okurdu. Gereksiz konuşmaz, gereksiz merhamet göstermezdi. Bir karar verdiyse sonucu ne olursa olsun arkasında dururdu. Onu tehlikeli yapan bağırması ya da kaba gücü değildi; soğukkanlılığıydı. Ramo'dan sinirlendiğinde değil, sakinleştiğinde korkulurdu bu hayatta. Kalan tek dostumdu. O, fırtınadan önceki o tekinsiz sessizliğin beden bulmuş hâliydi.

Elbette başka arkadaşlarım da vardı. Onlardan birinin adı Sadık'tı; benim gölgem gibiydi. Ne ışığın düştüğü tarafta dururdu ne de aydınlığa yüzünü dönerdi. O, karanlığın uzadığı yerde durmayı seçerdi. Yanımda yürürken omzuma dokunmazdı ama bir adım geri çekilsem arkamda olduğunu bilirdim. En karanlık sokakta bile varlığı, yaklaşan felaketi bir anlığına durdururdu.

Sadık'ı anlatmak kolay değil. Çünkü onu bir cümleye sığdırırsan haksızlık edersin. Ben Sadık'ı önce "yazılımcı" diye tanımadım; onu haksız yere içeri atılmış bir adam olarak tanıdım. Parmaklıkların ardında, suçu olmayan ama susmayı öğrenmiş biri olarak. Gözlerindeki o derin hüzün, adaletin ne kadar kör olduğunun kanıtı gibiydi.

Cezaevine girdiğinde herkes gibi değildi. Bağırıp çağıranlardan, kendini ispat etmeye çalışanlardan değildi. Sessizdi. Fazla sessizlik bazen insanı ele verir ya, Sadık'ta öyle değildi. O sessizlik, bilen bir sessizlikti. Ne zaman konuşacağını, ne zaman susacağını hesaplayan bir akıl vardı onda. İlk günlerden fark etmiştim. Koğuşta herkes geçmişini anlatırken o, duvara bakıyordu. Sanki geçmişi zaten ezberlenmiş bir kod gibiydi; tekrar etmesine gerek yoktu. Zihni, bizim göremediğimiz binlerce ihtimali aynı anda tartıp biçiyordu.

Sonra bir gün küçük bir şey oldu. Koğuşun elektrik saatleriyle ilgili bir meseleyi kimse anlayamadı, o çözdü. Sadece baktı, birkaç soru sordu, sonra, "Burada bir şey yanlış." dedi. Haklıydı. O gün anladım; Sadık'ın kafası başka çalışıyordu. O, kapalı kapıların ardını görüyordu. Sadece demiri değil, sistemi de okuyordu. Kameralar, kayıtlar, zaman çizelgeleri... Onun için bunlar birer duvar değil, aşılacak satırlardı. Görünmez kapıları açan sessiz bir anahtardı sanki.

Sadık içeri bir yalan yüzünden girmişti. Basit ama kirli bir yalan. Başkasının suçunu onun omzuna yüklemişlerdi. Delil vardı, kayıt vardı ama gerçek yoktu. O gün adaletin bazen sadece ekrana bakıp karar verdiğini öğrenmişti. O yüzden teknolojiyi sevdi ama sisteme güvenmedi. Güvenlik kameralarına sızabilmesi, kayıtları okuması, zamanla oynaması; bunlar bir güç gösterisi değildi. Bu, "Bir daha bana yalanla hükmetmesinler." diye geliştirdiği bir savunmaydı. Ruhunu bir kale gibi örmüş, dijital duvarların ardına gizlenmişti.

Biz Sadık'la orada tanıştık. Aynı koğuşta, aynı havayı soluyarak. Zamanla anladım ki o, benim gibi sokakları tanımıyordu ama karanlığı benden iyi biliyordu. Ben insanların yüzünden tehlikeyi okurdum, o ise sistemlerin boşluklarından. İkimiz de farklı yerlerden gelmiştik ama aynı noktada buluşmuştuk: güvensizlikte. İki yaralı ruhun, o soğuk taşlar üzerinde kurduğu dilsiz bir ortaklıktı bizimkisi.

Sadık dışarı çıktığında herkes kaldığı yerden devam etmek isterdi. O istemedi. O, içeride öğrendiği her şeyi yanında çıkardı. Kameralara sızabilmesi, sistemleri sessizce aşması, iz bırakmadan girip çıkması... Bunlar onun için suç değildi; hayatta kalma biçimiydi. Bana da bunu öğretti: En tehlikeli adam bağıran değil; sessizce bakan, her şeyi gören adamdır. Gölgesi bile iz bırakmayan sessiz bir hayalet gibiydi artık.

Sadık benim arkadaşım oldu. Çünkü bana hiç yalan söylemedi. Zaten yalanın nelere mal olduğunu benden önce öğrenmişti. Biz kardeşlik yemini etmemiştik. Kendimizi kesip bileklerimizi üst üste koyarak "kan kardeşiyiz" de dememiş, büyük sözlerin arkasına saklanmamıştık. Ama herkesten farklı olan bir arkadaşım vardı; kardeşim diyebileceğim Ramo.

Ramo'yla aramızdaki bağ sözle değil, tehditle kurulmuş gibiydi; hayata karşı yapılmış sessiz bir anlaşmaydı. Benimle işi olduğunu düşünen herkes, önce Ramo'yu hesaba katmak zorundaydı. Çünkü Ramo bir dosttan fazlasıydı; dokunulduğunda karşılığı olan bir uyarıydı. Dünya üzerime yıkılsa bile Ramo yerinden oynamazdı. O, sırtımı yasladığım en sağlam, en geçit vermez duvardı. Kan bağına ihtiyacımız yoktu. Çünkü bazı bağlar yeminle değil, hayatta kalmakla kurulurdu.

Yolun karşısında siyah bir sedan vardı. Kapısı açıktı. Direksiyonun arkasında Ramo oturuyordu. Gözünde güneş gözlüğü, elinde sigara vardı. Başını çevirmemişti ama sesi doğrudan kulaklarıma saplanmıştı. Aramızda on metre vardı. Fakat o on metre, beş yılın tüm hasretini içinde barındıran uçsuz bucaksız bir köprüydü.

Ama sesi, kalbimin ortasına düşecek kadar yakındı. O an beş yıllık tutsaklık eriyip gitmişti. Ağır ağır adımlarla yürümeye başladım. Omuzlarım dikti. Çamura basmamaya çalışıyordum yürürken. Ayak seslerim yankılanıyordu; sanki hâlâ duvarlar vardı çevremde. Bedenim hâlâ hücrenin sınırlarına alışkındı, yürüyüşümde metalin ritmi vardı. Her adımda üzerimdeki o zindan tozunu silkeliyor, yeniden canlandığımı hissediyordum.

Ramo camdan dışarı baktı, gözlüğünü indirmeden konuştu.

"Beş yıl oldu lan," dedi. "Bir insanın yürüyüşü bile değişmez mi lan? Ama yüzün biraz çökmüş. Fakat hâlâ o sert bakış yerinde duruyor, bremin."

Arka kapıya yöneldim. Kapıyı açtım, torbayı içeri bıraktım, sonra şoför koltuğuna yaslanmış dostuma döndüm.

"Beş yıl geçti. Sen değişmemişsin."

Ramo'nun o kayalıklar gibi sert yüzü, fırtınalara rağmen dimdik duruyordu.

Ramo dudaklarının kenarına belli belirsiz bir gülümseme kondurdu.

"Sen içerideydin Muzo, brem. Ben burada kaldım. O yüzden zaman bana daha yavaş geçti."

Bu sözler, dışarıdaki savaşın da içerideki kadar ağır olduğunu anlamamı sağlıyordu. Dışarının gürültüsü bazen içerinin sessizliğinden daha fazla yıpratırdı insanı. Başımı öne eğdim, gözlerimi kısa bir süreliğine kapattım.

"Zaman sana geçmiş. Bende sadece durmuş."

İçimdeki takvim, beş yıl öncesinde asılı kalmıştı; bir saniye bile ilerlememişti. Ramo kontağı çevirdi. Motorun sesi yeni bir yolculuğun habercisiydi. Arabanın sarsıntısı, ruhumdaki o donmuş dişlileri yeniden harekete geçirdi.

Camdan dışarı baktığımda ufukta şehir vardı. Gri, gürültüsüz, hazır bekleyen bir karmaşa... Ve artık yalnız değildim. Ramo'yla birlikteydim. Kardeş kavramını en üst seviyede iliklerime kadar yaşadığım, ailem diyebileceğim adam yanımdaydı. Araba şehir sınırına yaklaşırken sessizlik, aramızda kurulan yeni bir dil gibiydi. Kelimelere gerek yoktu; birbirimizin nefesinden ne hissettiğimizi anlayabiliyorduk.

Ne Ramo konuşuyordu ne de ben soru soruyordum. Sokaklar, kelimelerden daha fazlasını anlatıyordu bize. Arabanın içini motorun uğultusu ve zamanla senkronize çalışan iki nefes dolduruyordu. Camdan dışarı bakıyordum ama gözlerim yolda değildi. Gördüğüm şey geçtiğim asfalt değil, hafızamda kalan kırık anılardı. Her sokak lambası, geçmişimden bir parçayı aydınlatıp yeniden karanlığa gömüyordu.

Beton duvarlardan sonra gökyüzü bile ürkütücüydü. O kadar genişti ki insan içine düşecek gibi hissediyordu. Hürriyet garip bir kelimeydi. İçeridekiler için her şeydi; dışarıdakiler içinse fark edilmeden harcanan bir ayrıcalıktı. Bunu ilk nefeste anlamıştım. Cezaevinden çıkınca özgür olmazsın; sadece kendi hapishaneni sırtında taşımaya başlarsın. Benim prangalarım artık ayaklarımda değil, ruhumun en derin kuyularındaydı. Ben o görünmez demirleri de yanımda getirmiştim. Ramo dikiz aynasından göz ucuyla bana baktı.

"Ne hissediyorsun, brem?" diye sordu.

Başımı ona doğru çevirmedim.

"Boşluk," dedim. "Ne eksik ne fazla. Sadece yerim yok gibi, Ramocan."

Sanki bu dünyaya sığamıyor, her yere fazla geliyordum.

Ramo sigarasını camdan dışarı uzattı, küllerini rüzgâra bıraktı. Bu adam resmen sigarayı aşkla içiyordu. Öyle bir sigara içişi vardı ki dışarıdan görenler, sigarayla aşk yaşadığını zannederdi. Bana öyle geliyordu ki o dumanı ciğerlerine değil, ruhuna çekiyordu. Her nefeste dertlerini de gökyüzüne savuruyordu. Dumanın her kıvrımında söyleyemediği binlerce derdin izi vardı. Sigarasını içerken benimle konuşuyordu.

"İstanbul'da hiç kimsenin yeri yoktur. Burada kim ayakta kalıyorsa ya yerini kendi çizer ya da bir başkasının yerine çöker."

Hafifçe başımı salladım. Ramo'nun sözleri sokak kadar keskin ve gerçekti. Bu şehir sana bir kimlik sunmazdı. Ya savaşır, alırdın ya da isimsizler mezarlığına gömülürdün. İstanbul, zayıfları yutan, güçlüleri ise canavara dönüştüren devasa bir öğütücüydü. Ve ben, savaşmayı seçmiştim.

"Annemin mezarına gidelim," dedim bir süre sonra. "Orada gömülmemiş bir şey kaldı içimde."

O eksiklik beni çağırıyordu. Toprağın altında tamamlanmayı bekleyen bir yarım kalmışlık vardı.

Ramo gözlüğünü çıkardı. Gözleri yorgundu. O yorgunlukta, benim yokluğumda sırtlandığı yüklerin ağırlığı okunuyordu.

"Ben de oradaydım, biliyor musun?" dedi. "Toprağa verirken elin buz gibiydi ama gözlerin ondan da soğuktu."

Usulca başımı eğdim. Hatırlıyordum ama hatırlamak yetmiyordu bana. Bazen affetmek için unutmak gerekirdi. Oysa ben hiçbir şeyi unutmuyor, affetmiyordum. Yüreğimdeki o buz kütlesi her geçen yıl daha da sertleşiyordu. Ben çocukken büyümüştüm. Çocuk yaşta hayatın tüm sıkıntılarıyla yüz yüze gelmiştim. Ne babamı ne de annemi tam anlamıyla yaşayabilmiştim. Onlar, sadece kısa ve acı birer hatıraydı; hayaletleri omzumdaydı.

Ramo vites değiştirdi. Araba hızlandı. Yol uzuyordu ama hedef belliydi. Geçmişe doğru hızla akarken her sarsıntı beni daha da bilenmiş bir öfkeye sürüklüyordu.

“Önce annene gidelim,” dedi Ramo. “Sonra eski mahalleye uğrarız. Eskilerden kim kaldı bir görelim. Dost mu, düşman mı, kimseyi bilemezsin bu siktiğimin memleketinde artık.”

Camdan dışarı bakmaya devam ettim. Beton binalar, üst üste yığılmış gri hayatlar gibi geçiyordu gözlerimin önünden. O binaların her katında binlerce hayal kırıklığı gizliydi. Şehir aynı şehir değildi. Ya da belki şehir hep böyleydi; değişen bendim. Her hücremde yeni bir yabancı taşıyordum. İçerideki sertlik, beni dışarıdaki hayata yabancılaştırmıştı.

“Kimse kalmadı,” dedim sessizce. “Sadece hesaplar kaldı, Ramocan. Sadece hesaplar.”

Ramo başını salladı. Arabanın içinde başka bir sessizlik doğdu. Bu, biraz daha karanlıktı. Aramızdaki o sessizlik, yaklaşan kanlı bir fırtınanın en net işaretiydi. Ödenmesi gereken bedellerin gölgesi bizi sarıyordu. İstanbul artık bizi beklemiyordu. Sadece izliyordu. Tıpkı bir cellât gibi. Sabırlı ve sessiz.

Mahalleye girdiğimizde zaman sanki geri çekildi. Binalar eskimişti, duvarlar daha kirliydi, sokaklar hâlâ yamalı asfalttı ama her şey tanıdıktı. Sanki beş yıl hiç geçmemiş, her şey aynı kederli durağanlıkta asılı kalmıştı. Hafızanın tırnak ucuyla kazındığı yerler gibiydi burası.

Göz ucuyla eski bir bakkalı gördüm. Camı çatlamış, tabelası yarı yarıya silinmişti. Bakkalın yanında, bir zamanlar ayaküstü sohbet ettiğimiz kahvehane hâlâ oradaydı ama içeride kimse yoktu. Herkes ya göç etmişti ya da sessizleşmişti; mahalle bile yorgundu. Sokakların bile feri sönmüş, üzerlerine ölü toprağı serpilmişti.

Ramo arabayı sokağın köşesine çekti. Kontağı kapattıktan sonra bir süre yerinden kıpırdamadı. Parmakları direksiyonun üzerinde kaldı. Sonra gözlerini bana çevirdi.

“Hazır mısın, brem?” diye sordu.

Kapıyı açmadan önce büyük bir iç çektim.

“Hazır olmak mı? Burada insan ancak gömmeye hazır olur, Ramocan. Ya birini ya kendini.”

Bu mahallede umut beslemek, kumdan şato yapmaya benzerdi. Bu sokaklar mezarlık kadar gerçekti.

Kapıyı açtım, arabanın içinden dışarı adım attım. Sokağın tozlu yüzü beni karşıladı. Duvarlara sprey boyayla yazılmış "Elbet Bir Gün" sözü, yarısı silinmiş tehdit cümleleri, "Ya Benimsin Ya da Toprağın" yazısı, köşe başına bırakılmış paslı bir bisiklet... Mahalle hâlâ soluyordu ama nefesi kesik kesikti. Can çekişen bir canavarın son hırıltıları gibiydi sokağın sesi.

Ramo da indi, yanıma geldi. Sokak sessizdi ama sessizlik hiçbir zaman güvenilir değildi. Hele ki bu sokakta. Mahallenin çocukları artık ya içerideydi ya da toprağın altındaydı. Geri kalanlar sessizliği öğrenmişti. Bu sessizlik, yaklaşan fırtınanın habercisiydi. Gölgeler bile bizden saklanıyor gibiydi.

“Burada gömülmüş bir şeyin var mı hâlâ, brem?” diye sordu Ramo.

Etrafıma baktım. Bir apartmanın girişindeki kırık camlı kapıya, zamanında üstüne bastığımız mazgallara, sokağın en karanlık köşesindeki duvara baktım. Her köşe bir iz taşıyordu. Her sessizlik, içinde bir çığlık barındırıyordu. Toprağın her zerresi, dökülen bir kanın veya edilen bir yeminin kokusunu taşıyordu.

“Ramo, burada gömülü olan benmişim aslında,” dedim.

Kendi hayaletimi arıyordum. Ramo başını salladı.

“Ama şimdi çıktın,” dedi. “Yani ya yarım kalanı tamamlayacaksın ya da toprağı kazıp geçmişi geri çıkaracaksın.”

O sırada karşı apartmanın camından biri perdeyi araladı. Korkuyla karışık bir merakın, o ince tülün ardından bizi süzdüğünü hissettim. Göz ucuyla bakıp hemen geri çekildi. Fark ettim ama tepki vermedim. Bu mahallede kimse göz göze gelmezdi artık.

İleride, çocukken oynadığımız boş arsa duruyordu hâlâ. Artık toprak değil, moloz doluydu. Zaman sadece insanı değil, mekânı da değiştiriyordu. Arsa, yitirilmiş masumiyetimizin anıtı gibiydi. Çocukluğumuzun o tertemiz oyunları, şimdi bu molozların altında can çekişiyordu.

Yavaş adımlarla yürüdüm. Her adımda ayakkabımın altından toz kalkıyor, her toz zerresi geçmişten bir anıyı havaya savuruyordu. Bir köpek havladı uzaktan. Hemen ardından içeriden bir kapı gıcırdadı. Sokak bizi fark etmişti ve fısıltılar yeniden başlamıştı. Bana öyle geldi ki gölgeler kıpırdanıyordu. Sokaklar bizi tanıyor, adeta dişlerini göstererek selamlıyordu.

“Muzo dönmüş.”

“Daha yeni çıktı.”

“Yanında Ramo var.”

“Bir şey olacak…”

“Muzo abi gelmiş.”

“Bu ikisi yine beraberler.”

Duyduğum sesler bu kez bir tahmin değil, neredeyse bir hüküm gibiydi. Çünkü mahalle bilirdi; Muzo ile Ramo yan yana yürüyorsa sükûnet uzun sürmezdi. Sessizlik, yaklaşan bir fırtınanın habercisiydi. O fısıltılar, birazdan kopacak olan kıyametin ilk rüzgârlarıydı.

Bu sesler kulağıma geldikçe omuzlarımdaki yükü yeniden hatırladım. Cezaevinin duvarları değildi insanı ezen; asıl ağırlık dışarıdaydı. Parmaklıkların ardında insan yalnızdı ama bir bakıma özgürdü; çünkü beklenti yoktu. Oysa şimdi, sokağa adımımı attığım anda görünmez bir yük çökmüştü omuzlarıma. Sanki tüm mahallenin suskunluğu, yarım kalmış hesapları ve gizli umutları bana bakıyordu. Her fısıltı bir görev gibiydi; söylenmeyen her cümle benden bir şey talep ediyordu. Sanki herkes benden kendi adaletini sağlamamı bekliyor, tüm günahlarını sırtıma yüklüyordu.

Daha birkaç adım atmıştım ki mahallenin çocukları etrafımı sardı. O ufak tefek, üstü başı toz içinde, dizleri yara bere içindeki tayfa, beni görür görmez başıma üşüştü. Birisi koluma asıldı, gözlerini kocaman açarak,

“Muzo abi, gerçekten sen misin?” diye sordu.

Sesinde şaşkınlıkla karışık bir gurur vardı.

Bir diğeri yerinde duramıyor, nefes nefese,

“Abi, içerisi nasıl? Soğuk mu?” diye soruyordu; sanki cezaevi bir masal mekânıymış gibi.

Ötekisi ise daha yakına sokulup, neredeyse fısıldar gibi,

“Abi, mahalle sensiz çok sıkıcıydı.” dedi.

O küçük gözlerdeki parıltı, içimdeki o karanlık kuyuyu bir anlığına aydınlatmıştı.

Hepsinin gözlerinde aynı şey vardı: merak ve hayranlık. Beni bir insan gibi değil, bir hikâye gibi izliyorlardı. Duvarları, kavgaları, suskun geceleri merak ediyorlardı ama bedelini bilmiyorlardı. Ben artık sadece kendim değildim. Bu çocukların gözünde, doğruyla yanlışı karıştıran bir efsaneye dönüşmüştüm ve bu mahallede efsaneler ya korunur ya da harcanırdı. Ortası yoktu. Benim boynuma asılan o hayali madalyon, aynı zamanda celladımın elindeki ipti. Hafifçe tebessüm ettim.

“Ulan, siz de büyümüşsünüz he,” dedim. “Ben yokken kavga ettiniz mi bari?”

 Çocukların en afacanı hemen atıldı.

“Ettik abi! Ama Ramo abi izin vermedi, hep ayırdı bizi.”

Ramo yanımda hafifçe güldü.

Ben çocuklara doğru eğilip,

“Bakın lan,” dedim, “kavga edecekseniz bile adamakıllı kavga edeceksiniz. Boş dalaşmalara gerek yok. Mahalle bizim. Birbirimize düşmeye değil, sağlam durmaya ihtiyacımız var.”

O küçük yüreklere, hayatta kalmanın ilk sert kuralını fısıldamıştım.

Çocuklar başlarını salladı; kimi utanarak, kimi sanki büyük bir sır öğrenmiş gibi.

O sırada Ramo elini cebine attı. Yüzünde hiçbir duygu yokmuş gibiydi ama gözlerinde hafif bir şefkat vardı. Bir tomar para çıkardı.

“Tamam lan,” dedi çocuklara. “Şuradan bir şeyler alın, gidin oynayın. Bizim konuşacaklarımız var.”

Çocukların gözleri bir anda parladı. Parayı alan koştu, diğerleri peşine takıldı. O saf sevinç, sokağın o kasvetli havasını bir anlığına dağıtıvermişti.

Koşarken,

“Eyvallah Ramo abi!”

ve

“Sağ ol Muzo abi!”

çığlıkları sokakta yankılanıyordu. Ben Ramo'nun yanına döndüm.

“Lan, yine yaptın yapacağını,” dedim alaylı bir şekilde. “Çocukları bile harçlıkla susturuyorsun he?”

Ramo omuz silkti.

“Eee,” dedi, “ne yapayım brem? Biz konuşurken etrafta dolaşmasınlar. Hem sevinsinler işte.”

Ramo'nun o sert kabuğunun altında, sadece benim bildiğim o eski merhametin kırıntıları hâlâ duruyordu.

Derin bir nefes aldım. Sokak yeniden sessizleşmişti ama havadaki gerilim eksilmemişti. İçimden geçirdim:

Çocukları gönderdik. Şimdi sıra büyük hesaplarda.

Mahallenin köşe başındaki telefon kulübesi hâlâ oradaydı. Camı çatlamış, içindeki ahize yerinde yoktu. O metal parça uzun süre bu mahallenin çocuklarına dayanmazdı zaten. Tıpkı bizim gibi o da zamanın ve öfkenin darbeleriyle paramparça olmuştu.

Ama Ramo'nun gözleri oraya kaydı. Çünkü orası, yıllar önce bir gecede üç kurşunun konuştuğu yerdi. Birlikte saklandığımız, sonra kanın toprağa aktığı o anın gölgesi hâlâ kulübenin içine sinmişti. O kulübe, hafızamızın kırık anıtıydı. O gece dökülen kanın kokusu, paslanmış metalin arasından hâlâ burnumuza geliyordu.

Sokağın karşısında eski bir dönerci dükkânı vardı. Tabelası silinmiş, camına gazete kâğıtları yapıştırılmıştı. Yanındaki duvar dibinde biri oturuyordu. Başında gri bir kapüşon, yüzü yere eğikti. Elinde bir şişe, yanında boş bir poşet vardı. Görünürde sıradan bir evsiz gibiydi ama bu sokakta hiçbir şey sıradan değildi. Her yüzün ardında bir hayalet yatardı. Karanlık köşelere sinmiş bu gölgeler, mahallenin anlatılmamış günahlarını saklardı.

Ama Ramo durdu.

“Elif'in abisi bu,” dedi sessizce. “Halil.”

Sesi, eski bir yarayı hatırlatır gibiydi ve ben o an geçmişin kapısının usulca aralandığını hissettim. Zihnimde tozlu bir perde kalktı; eski bir acının soğuk nefesi ensemde dolaştı. Tüm bedenimle döndüm. Gözlerim, çaresizliğin dibine çökmüş gözlerle karşılaştı.

Halil bizi görmüştü ama yerinden kalkmadı. Sadece bakışlarını yukarı kaldırdı, bir süre bana baktı, sonra yanımdaki Ramo'ya. Ardından başını yeniden önüne eğdi. Sanki hiçbir şey olmamış gibi şişesinden bir yudum daha aldı. Halil'in yüzü, yılların pasıyla kaplanmış, ruhu çekilmiş kuru bir iskelet gibiydi. O an, Halil'in ruhunun da o şişenin içinde kaybolduğunu düşündüm. Bakışlarındaki o boşluk, artık bu dünyadan ümidini kesmiş bir adamın son vedası gibiydi.

Ramo kısık sesle konuştu.

“O zamanlar ablasının sana nasıl baktığını bilsen…”

Sesim sertti.

“Bilirdim. O yüzden hiç bakmadım.”

İkimiz de yürümeye devam ettik ama arkamızda bıraktığımız Halil hâlâ aynı noktadaydı. Yıllar içinde çökmüş, konuşamaz hâle gelmişti belki ama unutamamıştı. Çünkü bu mahallede insanlar affetmezdi. Unutmazdı. Sadece içlerine gömerdi.

Halil, bizim bütün yenilgilerimizin, yutulmuş bütün sözlerimizin yaşayan enkazıydı. O, geçmişin omuzlarımıza bıraktığı canlı bir vicdan azabı gibi sokağın köşesine tünemişti.

Birkaç adım sonra sokağın sonunda bir grup genç belirdi. Yaşları on yedi ile yirmi arasındaydı. Birinin saçları jöleyle dikilmişti, diğerinin elinde sigara vardı, bir tanesinin bileğinde ise parlak bir çakı duruyordu. Onlar beni tanımıyor olabilirlerdi ama Ramo’yu çok iyi tanımışlardı. Oysa ben, cezaevinin gölgesiyle yürüyordum ve bu, bin isimden daha ağırdı. İçlerinden biri öne çıktı.

“Ne haber, Ramo abi?” dedi. “Kimi getirdin yanına böyle?”

Sesi sokağın duvarlarında yankılanırken içindeki o ham cesaret havayı geriyordu. Sesi alaylıydı. Tonunda meydan okuma yoktu ama hor görme vardı. Gençti, korkusuzdu. Ya da aptaldı.

Ramo gözlerini o çocuğa dikti. Hiçbir şey söylemedi. Sadece yürümeye devam etti. Ramo’nun sessizliği, yakıcı bir tehdit gibi gençlerin damarlarına zerk ediliyordu. O dilsiz öfke, fırtınanın merkezindeki o mutlak karanlığı andırıyordu.

Sokağın ucunda beliren gençlere doğru yürüdükçe havadaki gerilim elle tutulur hâle geliyordu. Ayak seslerimiz taşlara vurdukça sokak daralıyormuş gibi hissediyordum. İçimde bir şey adımlarımı yavaşlatmamı söyledi; ben de öyle yaptım. Ramo ise tam tersine omuzlarını hafifçe gerdi, sırtını dikleştirdi. Çenesini kaldırdı ve yüzüne o tanıdık ifadeyi yerleştirdi: Diyarbakır sokaklarında öğrenilmiş, konuşmadan tehdit eden o sertlik. Sanki bastığı her taşta kendi krallığını yeniden ilan ediyordu.

Gençler önce bana baktı. Kısa bir an için ismimin onlarda bir karşılığı olup olmadığını tartar gibiydiler ama o bakışlar uzun sürmedi. Gözleri hemen Ramo’ya kaydı. Çünkü bu sokakta benim adım yankı yapıyorsa, Ramo’nun sessizliği doğrudan tehdit demekti. O sessizlik; geçmişte yarım kalmış kavgaların, karanlık gecelerin ve unutulmamış bedellerin hatırlatıcısıydı. Her sessiz saniye onların üzerine koca bir balyoz gibi iniyordu.

Elinde çakı döndüren çocuk bir adım öne çıktı. Metalin parmaklarının arasında dönmesi, cesaret gösterisi gibi görünse de elinin hafif titrediğini fark etmemek mümkün değildi. O adımın devamı gelmedi. Ramo’nun bakışı çocuğa kilitlendiği anda sanki sokaktaki hava bir anlığına dondu. Ne bir söz vardı ne de bir hareket ama o bakış, yılların içinden süzülüp gelmiş bir uyarıydı. Çeliğin parlaklığı, Ramo'nun gözlerindeki o keskin ölümcüllüğün yanında sönük kalmıştı.

Ramo hiçbir şey söylememişti. Dudakları kıpırdamamış, elleri cebinden çıkmamıştı ama gözleri açıkça bağırıyordu:

“Haddinizi bilin.”

Çocuk olduğu yerde kaldı. Çakının dönüşü yavaşladı. Diğerleri sessizce geri çekildi. Bazı insanlar bağırarak korkutur, bazılarıysa susarak. Ramo ikinci türdendi ve bu sokak, hangisinin daha tehlikeli olduğunu çok iyi bilirdi. Susmak bazen binlerce namlunun aynı anda tetiğe basılmasından daha gürültülüydü.

Jöleli olan, zorlama bir cesaretle,

“He… şey… Abi, siz…” diye lafa girdi ama Ramo bir adım atınca çocuk geri sendeledi.

Ramo hafifçe başını yana eğip derinden ve tok bir sesle konuştu.

“Ne diye geveliyorsun lan, gevşek?”

Ramo’nun karşısında konuşmak mümkün müydü?

Çocuk yutkundu ve tekrar başladı.

“Biz… şey… sizi duyd… Yani Muzo abi çıkmış, o yüzden baktık.”

Ramo bir sigara yaktı. Ateşin hafif kızıllığı yüzünü sertleştirdi. Dumanı çocuğun yüzüne doğru üfledi. Ateşin alevi, Ramo'nun yüzündeki o taşlaşmış öfkeyi bir anlığına aydınlatıp geçti.

“Baktınız diye bir şey olmaz,” dedi sakince.

Çocuklar resmen altlarına sıçıyordu Ramo’nun karşısında.

“Ama gözünüz yanlış bakarsa olur. O zaman hesabı burada değil, sokak sonunda sorarız.”

Gençler birbirine baktı. Hepsinin yüzündeki o sahte özgüven çöktü.

Ben gülmemek için kendimi sıkıyordum. Ramo’nun yanına yanaştım ve sözü ben devraldım.

Sokağın tozunu yutmuş, çilesini çekmiş adamların karşısında durmak, her gencin harcı değildi.

“Ben içerideyken siz burada palazlanmışsınız,” dedim.

Çocuklar hemen,

“Yok abi, ne haddimize?” dediler.

“Ama palazlanmak başka, sınırı bilmek başka. Bizim yürüdüğümüz yerde siz sadece yol tutarsınız.”

Çakıyla oynayan çocuk hemen bileğindeki hareketi durdurdu, sessizce çakıyı cebine koydu.

“Tamam abi, yanlışımız yok. Öyle bir şey.”

Ramo başını salladı.

“Olmaz da olmasın da. Yoksa bu sokak sizi unutur, mezar taşınız bile burada yer bulamaz.”

Gençler bu sözden sonra daha fazla bakamadılar. Sözlerimiz, otoyolda hızla giden bir aracın camına çarpan taşlar gibi zihinlerinde çatlaklar oluşturmuştu.

“Benden size bir nasihat,” dedim. Sesim sakindi ama içinde uyarı vardı. “Sokağa önce gözle girilir. Gözün neyi görüp neyi kaçırdığına dikkat et. Yoksa senden öncekilerin yanına katılırsın.”

Sözlerim havada asılı kaldı.

Gençler birbirlerine baktı; az önceki cesaretlerinin yerini tereddüt aldı. Kimisi başını öne eğdi, kimisi geri adım attı. Çakıyı elinde döndüren çocuk, metalin sesini bile çıkarmadan cebine indirdi. Sonra biri bir şey söylemeden yavaş yavaş dağılıp uzaklaştılar.

Sokak yeniden nefes aldı. Tehdit gitmiş, yerini soğuk ve tekinsiz bir sükûnete bırakmıştı.

Onlar gözden kaybolunca Ramo yanıma yanaştı. Omzumu hafifçe dürttü. Sesini alçalttı ama yüzünde o tanıdık muzip gülümseme vardı.

“Brem,” dedi, “böyle yapmazsan sırtına çıkar bunlar. Bak şimdi iki dakika daha dursalar, biri ‘Abi, bi’ şey soracağım.’ derdi.”

Ramo, sokağın nabzını tutmayı, kimin ne zaman yelkenleri suya indireceğini herkesten iyi bilirdi.

Gülmemek için kendimi zor tuttum. Başımı Ramo’ya çevirdim.

“Tamam da Ramo,” dedim, “gençlere çok ağır davranıyorsun. Biraz nahif ol.”

Sanki yabancı dil konuşmuşum gibi yüzüme baktı. Kaşları çatıldı, gözleri kısıldı.

“Ne ol?” dedi.

Bir an sustu, sonra tekrar sordu:

“Ne ol, ne ol dedin sen?”

Nahiflik, bu sokakların lügatinde karşılığı olmayan, dışarıdan gelmiş yabancı bir madde gibiydi.

Gülmem artık imkânsızdı.

“Nahif,” dedim sabırla.

Ramo başını iki yana salladı.

“Brem,” dedi, “o mahallede mi yetişmiş? Bizim sokakta öyle biri yok.”

Bunu dediğinde resmen tükürürcesine gülmeye başladım.

“Oğlum, kelime bu; insan değil,” dedim.

Gülüşüm, sokağın o kasvetli duvarlarına çarpıp yankılanırken içimdeki o beş yıllık pasın biraz olsun döküldüğünü hissettim.

Ben güldükçe Ramo’nun yüzü daha da ciddileşti.

“Kelimeyse niye adam gibi durmuyor?”

İşte o an anladım; bu adamın hamurunda naif olmak da yoktu, kelimesi de yoktu.

Ramo’ya gülerek döndüm.

“Yok kardeş,” dedim, “hiçbir şey olma. Sen olduğun gibi kal, yeter bana.”

Yürümeye başladım.

Arkamdan seslendi:

“Brem, bir saat anlatmam dedin ya; ben hemen anlarım. Saat falan sürmez, merak etme.”

Elimi salladım.

“Merak etme,” dedim, “senin sokakta nahifliğe gerek yok.”

Ramo kahkaha attı. Sokak, biraz önceki gerginliğini sanki hiç yaşamamış gibi o kahkahayla birlikte eski hâline döndü. O kahkaha, karanlık sokakların arasında yankılanan en samimi yeminimizdi.

Arkamızda kalan sessizlik, sokaktaki bütün sesleri bastırıyordu. Sokak beni yeniden tanımaya başlamıştı ve bu, kimileri için iyi haber değildi.

Yakın dostum, kardeşim Ramo ile birlikte mezarlığa doğru yürümeye devam ettik. Mezarlık şehrin çeperindeydi. Gürültüden, kalabalıktan, aceleden uzak; zamanın burada inadına yavaşladığı bir yamaçta. Rüzgâr bile sesini alçaltıyor, adımlar toprağa değerken insan farkında olmadan yavaşlıyordu.

Tepeden bakınca bütün İstanbul önüme seriliyordu; ışıklarıyla, binalarıyla, bitmek bilmeyen telaşıyla canlı bir beden gibi kıpırdanıyordu ama benim için o manzaranın hiçbir anlamı yoktu. O şehir artık bana bakmıyordu. Şehrin o ışıltılı silüeti, benim karanlığımın yanında sadece birer yalandan ibaretti.

Benim gözüm ufkun genişliğinde değildi. Ben, ayağımın altındaki toprağın darlığına bakıyordum. Bir insanın bütün hayatının sığdırıldığı o dar alana başımı kaldırmadım. Çünkü yukarıda yaşayanlar vardı; burada ise geride kalanlar. Yaşayanlar hikâyelerini yalanlarla süslerdi, ölüler ise sadece gerçekleri fısıldardı.

Mezarlığın girişine geldiğimizde durdum. İçeri adım atmadan önce, kabirdekilere selam vermek için dudaklarımı araladım.

“Bismillahirrahmanirrahim. Esselâmü aleyküm dâre kavmin mü'minîn. Ve innâ inşâallâhu biküm lâhikûn. Ğaferallahu lenâ ve leküm.” dedim.

Ardından bu selamın cevabını da yine kendim verdim; çünkü bu, yaşayanla ölü arasındaki kadim bir hitaptı.

“Ve aleyküm selâm yâ ehle'd-dünyâ.”

Yani:

“Selâm size, ey bu diyârın mümin ve Müslüman halkı! İnşallah yakında biz de aranıza katılacağız. Allah'ın bizi de sizi de bağışlamasını dilerim. Ey dünya ehli, sizin de üzerinize selam olsun.”

Bu sözlerle birlikte içeri girdim. Çünkü burada yatanlar sessiz değildi; sadece konuşmuyor, bekliyorlardı. Ben de bu toprağın üstünde hâlâ nefes alan biri olarak önce selam vermeyi biliyordum. O selam, ölümle yaşam arasındaki o ince köprüde kurduğum ilk temastı.

Selamımı verdikten sonra yavaş adımlarla içeri girdim. Mezarlığın taşlı yolunda yürürken ayaklarımı yere bilinçli basıyordum; sanki fazla gürültü yaparsam bir şeyi bozacakmışım gibi. Sağımda, solumda sıralanan mezar taşlarına bakmadım. Her birinin ayrı bir hikâyesi vardı ama bugün benim yolum belliydi. Ayaklarımın altındaki toprak, yüzlerce susturulmuş çığlığı barındırıyordu.

Annemin mezarına yaklaştıkça içimdeki sessizlik ağırlaştı. Burada ne söylenecek bir söz vardı ne de anlatılacak bir hikâye. İnsan, annesinin mezarı başında ne konuşacağını bilemez; çünkü eksik kalan her şey zaten suskunluğun içinde durur. Kelimeler yetersiz kalıyor, boğazımda düğümlenen o yumru her adımda daha da büyüyordu.

Mezarın başında durdum. Sadece toprağa bakıyordum. Küçük, gri taşlarla çevrilmiş bir mezara; gösterişsiz, sessiz, kimseye yük olmayan bir yere… Annemin mezarına.

O ismi görünce içimden bir şey koptu. Yıllardır içimde aynı netlikle duruyordu. O iki kelime, benim bu hayattaki tek pusulam, tek sığınağımdı. Ne çiçek vardı başında ne de taze bir iz. Zaman burayı da eskitmişti; tıpkı beni eskittiği gibi. Eğilip mezar taşına baktım. Harfler silikleşmişti. Yağmur, rüzgâr ve bekleyiş onları yavaş yavaş aşındırmıştı ama isim hâlâ oradaydı:

Zehra Çiftçi

İçimden konuştum. Yüksek sesle değil. Anneler, insanın sesini duymasa da niyetini bilir.

“Geldim ana,” dedim içimden. “Biraz geç kaldım ama geldim.”

Başımı eğdim. Çocukken korktuğumda sığındığım dizler artık topraktı. O an fark ettim; insan büyümüyor aslında, sadece annesiz kalmayı öğreniyor.

İstanbul'un bütün gürültüsü, bütün kalabalığı uzakta kalmıştı. Burada yalnızca ben vardım, annem vardı ve aramızdaki bitmeyen eksiklik vardı. Dünya o an durmuş, tüm zamanlar bu küçük mezarın etrafında kilitlenmişti.

Bir süre öylece durdum. Ne dua uzundu ne de bekleyiş kısa. Bazı vedalar aceleye gelmezdi. Sonra avucumla toprağı düzelttim. Sanki onu rahat ettirmek ister gibi… Çünkü insan, annesine son kez bile olsa faydam dokunsun ister. Toprağın o soğuk nemi, sanki annemin eline dokunuyormuşum gibi avucumda bir sızı bıraktı.

O isim benim için sadece bir ad değildi; çocukluğumdu. Sırtımı dayadığım tek sesti. Geceleri korktuğumda başımı yasladığım dizdi. Şimdi ise toprağın altındaydı. Bir anne, bir isim ve ardında eksiklikle büyümüş bir hayat bırakmıştı.

İstanbul bütün ihtişamıyla önümde dururken benim dünyam bu birkaç metrekareye sıkışmıştı. Ben, annemin mezarının başında, hâlâ ondan bir şeyler bekler gibi sessizce duruyordum. Sanki toprak dile gelecek, “Hoş geldin oğlum.” diyecekti. Ve altında bir tarih vardı. Doğum değil, ölüm tarihi. Çünkü insanın ne zaman doğduğundan çok, ne zaman öldüğü kalıyordu geriye. O tarih, benim dünyamın karardığı gündü. Takvimler o gün durmuş, mevsimler sonsuz bir kışa dönmüştü.

Olduğum yere diz çöktüm. Dışarıdan ne kadar güçlü görünsem de bu mezarın yanında güçsüzleşiyordum. Avuç içimi mezarın başına koydum. Bir şey söylemeden uzun süre öylece sessiz kaldım. Sanki toprağın kalp atışını dinliyormuş gibi hissediyordum. Oysa dinlediğim toprağın sesi değil, içimde yutkunamadığım çığlıklarımdı.

Ramo birkaç adım geride durmuştu. Elinde sigara yoktu. Gözleri uzaklara dalmıştı. Bu anın hiçbir sözle bozulmaması gerektiğini biliyordu. Ramo'nun sessiz duruşu, yasımı koruyan kutsal bir kalkan gibiydi.

“Cennet annelerin ayakları altındadır.” derler. Çünkü ben, annemin bastığı toprağa canımı verebilecek bir çocuktum. O toprağın kokusunu bilirdim, ayak izlerini ezberlemiştim. Ne zaman yolumu kaybetsem yönümü orada bulurdum.

Ağzımı araladım. Kelimeler boğazımda düğümlendi; yine de sonunda konuştum. Sesim çok kısıktı; neredeyse yalnızca toprağın duyacağı kadar.

“Geç kaldım, biliyorum ama sana söz vermiştim. ‘Geleceğim.’ demiştim. Geldim, ana.”

Rüzgâr hafifçe esti. Mezarın başındaki kuru yapraklar kıpırdadı. Sanki cevap veriyorlardı bana ama söylenecek bir kelime bulamıyorlardı. Bazı sessizlikler cevap değildir; kabulleniştir. İnsan en çok da kabul edemediği şeylere alışır. Zaman, yaranın üstünü kabukla örtüyor ama en küçük bir rüzgârda o taze acıyı yeniden gün yüzüne çıkarıyordu.

Gözlerim doldu ama ağlamadım. Ağlamayı çoktan unutmuştum. Ne zaman nerede duracağımı da biliyordum. Göz pınarlarım yıllar önce kurumuştu. Artık yaş dışarı akmıyordu. İçeride kalıyordu. İçimde ağlıyordum ben; gözlerimden değil, ciğerlerimden. Her nefeste biraz daha ağırlaşıyor, her nefeste biraz daha yer ediniyordu. Gözyaşlarım, ruhumun çatlaklarından içeri sızıp kalbimi katılaştıran bir zehre dönüşmüştü.

Dizlerimi doğrulttum ama bacaklarım beni taşımıyordu. Sanki benliğim, vücudum ve kalbim annemle birlikte diri diri gömülmüştü. Her zerreme, iliklerime kadar hissediyordum yalnızlığı. Mezarın başındaydım. Orada yatan sadece bir hatıra değildi; anneme olan bir borçtu. Bu dünyada bazı insanlar ölmez, sadece susar. O suskunluk, geride kalanların omuzlarına yük olur.

Sırtımda taşıdığım bu dilsiz vasiyet, bundan sonra atacağım her adımı bir kavgaya dönüştürecekti. Ayağa kalktım. Ellerimde hâlâ toprağın soğuğu vardı. Toprağın kokusu üzerime sinmişti sanki. Gitmeye hazır değildim. Çünkü bazı vedalar ağlayarak yapılmaz. Gerçek vedalar, yüreğin bir parçasını o soğuk toprağın derinliklerine kurban bırakarak yapılırdı.

“O saati hâlâ taşıyorum, biliyor musun daye?” dedim.

“Hani bana küçükken almıştın, pembe bileğinden çıkartıp koluma takmıştın. ‘Senin zamanın daha hızlı akacak.’ demiştin. Haklı çıktın. Benim zamanım çok hızlı aktı; hem de öyle bir hızla ki hiçbir şeyi tutamadım, daye. Ben hızlı yaşadım, çabuk yoruldum. Şarkıcı Azer Bülbül misali, ben genç bir ihtiyarım, daye.”

O saat artık bir metal parçası değil, seninle aramdaki tek canlı bağ; durmuş kadrandaki son sıcaklıktı.

Rüzgâr bir mezar taşına çarptı, ardından sessizlik yeniden çöktü. O sessizlik, annemin cevabı gibiydi; ne affediyor ne de yargılıyordu. Sanki rüzgâr, annemin saçlarımı okşayan o elinin eski serinliğini getirmişti.

“Orada ne kadar yalnızdın bilmiyorum. Ben içerideydim; sana gelememek değil, sana dokunamamak kahretti beni. O gün gardiyanın gözünün içine bakıp çıkmak istedim ama öyle çalışmıyor sistem. Ölüm haberine bile izin yok içeride.”

Hücremin o soğuk duvarları o gün üzerime yıkılmış, beni diri diri o betonun içine gömmüştü. Ağlamıyordum ama içimde fırtınalar kopuyordu. Annem ben içerideyken vefat etmiş ve yalnızlığıyla toprağa girmişti. Cezaevinde ölüm haberi almak çok zordu. Bazı mahkûmlar kardeşinin, bazıları babasının, bazıları karısının ya da çocuklarının ölüm haberini dört duvar arasında alıyordu. Benim gibi bazıları ise annesinin ölüm haberiyle yıkılıyordu.

O gün, cezaevinin o rutubet kokan duvarlarına sırtımı yasladığım günü hâlâ unutmam. Havalandırma saatinden yeni çıkmıştım. Avlunun demir kapısı kapanırken gardiyanlardan biri beni çağırdı.

Yüzünde o tatsız, o tanıdık ifade vardı; sanki kötü bir haberi söylemeye mecbur ama söylemekten nefret eden bir adamın yüzü.

O an içimde bir şey gerildi. Kalbim değil, gururum değil, başka bir şey... İnsanın sadece bir kez kırıldığı, sonra bir daha asla onarılmayan yeri var ya, işte orası.

Gardiyan, “Muzo... Annen...” dediğinde bile devamını beklemedim. Sesini duymadım, devamını hatırlamıyorum. Hatta çevredeki duvarlar bile kaybolmuş gibiydi; sadece bir uğultu, bir boşluk, bir karanlık...

Ruhumun en sağlam sütunu saniyeler içinde tuzla buz olmuştu.

Dünya o an durmadı. Cezaevi durmadı. Nöbet değişti, kapılar açıldı, kapandı. Hayat dışarıda devam etti ama benim içimde bir şey sonsuza kadar sustu.

Annemi son kez görememiştim. Elini tutamamış, başımı dizine koyamamıştım. Bana kalan tek şey bu mezar ve geç kalmış sözlerdi. Şimdi mezarının başında dururken asıl mahkûmiyetin içeride değil; dışarıda, annesiz kalan bir hayatta başladığını biliyordum.

Özgürlük, annemin olmadığı bu koca dünyada sadece daha geniş bir hücreden ibaretti.

Annem, her kavgamın sonunda yaralarımı temizleyen, her yanlışımda üstüme çığlıkla değil gözyaşıyla gelen, “Oğlum, adam ol.” diyen ama hiçbir zaman sırtını dönmeyen annem artık gitmişti.

Bazen Ramo ile beraber dışarı çıktığımızda “Kendinize iyi bakın.” demezdi. “Muzo, Ramo, giderken kimseye karışmayın.” diye bizi uyarır ve uğurlardı.

Hepsi gözümün önünden film şeridi gibi geçiyordu. Dört duvar arasındayken son nefesini vermişti. O son nasihati şimdi kulaklarımda en ağır vasiyet gibi çınlıyordu.

O an dizlerimin titrediğini hissettim ama yıkılmadım. Yıkılamazdım; çünkü cezaevi bir adamın zayıflığını affetmez.

Yutkundum. Gözlerim doldu mu bilmiyorum. Dolsa bile kimse görmedi. Görse de umurumda olmazdı. Çünkü o an ben Muzo değildim; sadece annesini kaybetmiş bir çocuktum.

İçimde bir şey çöktü. Koca bir dağ gibi... Sonra o dağ öfkeye dönüştü; kendime, hayata, sokaklara, bana bu kaderi yazan herkese.

Cenazeye gidememiştim. Toprağına dokunamamış, son kez yüzünü görememiştim.

Annemin mezarı ben içerideyken kapanmıştı ve beni en çok yakan da buydu.

İçimi yakan ateş, yanardağdan farksızdı.

Dört duvar arasındayken birinin ölüm haberini alıyorsun ve o biri senin annen; hayattaki tek dayanağın.

Gardiyan bana izin vermediğinde sadece başımı sallayıp geri dönmüştüm koğuşa. Kimse konuşmadı, kimse yaklaşmadı; çünkü yüzümdeki karanlık herkesi susturmuştu.

O gece koğuşun tavanı, üzerime çöken koca bir gökyüzüydü.

O gece uyumadım. Nefes bile alamadım sanki. Sadece tavana baktım ve kendi kendime şunu söyledim:

“Bir gün çıkacağım ve kim beni bu hayattan kopardıysa, kimin yüzünden annem son günlerini bensiz geçirdiyse, hepsi hesap verecek.”

Annemin gidişi beni başka bir şeye çevirdi ve işte o yüzden bugün bu sokaklara döndüğümde adımlarım ağır, duruşum sert.

Çünkü ben artık sadece Muzo değilim; annemin yeminiyim.

O yemini kanla yazmaya gelmiştim.

İçimdeki bu soğuk intikam ateşi, annemin mezarındaki o nemli toprakla beslenip daha da büyüyecekti.

Ramo hâlâ konuşmuyordu. Gözleri kıpırdamıyordu bile. Mezarın başında başımı eğdim; annemin toprağına yüzümü sürdüm, dudaklarımı sürdüm, gözlerimi sürdüm. Hâlâ eksiktim ve öyle de kalacaktım. O toprağın kokusunda annemin tülbendindeki sabun kokusunu arıyor, bulamadıkça biraz daha ufalıyordum.

“Bir gün belki yanına gelirim, daye, ama bugün değil. Bugün hâlâ nefes borcum var, hesaplarım var, eksiklerim var ve bir de hiç bilmediğim bir duygu. Belki... Belki de o duygu sayesinde senden kalan parçayı tamamlarım.”

O duygu, intikamın buzlu kıyısında bekleyen bilinmez bir umuttu. Yüreğimde uyanan bu yeni sancı, yasımı bir silaha dönüştürmek için beni kamçılıyordu.

Ayağa kalktım, pantolonumun dizlerine yapışmış toprağı silkeledim. Son bir kez mezar taşına baktım.

“Seni toprağa gömdüler, daye, ama ben seni içime gömdüm.”

Toprak seni sakladı, ana. Bense seni bu karanlık dünyada yaşatmak için her şeyimi feda etmeye hazırım.

Arkamı döndüm. Ramo sessizce bana eşlik etti. Birlikte yürümeye başladık. Arkamızda sadece taşlar ve sessizlik kaldı ama o sessizlik, en çok konuşandı. O sükûnet, birazdan başlayacak olan büyük fırtınanın en sadık şahidi gibi arkamızdan bakıyordu.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

ramazandemir Ben Ramazan Demir. Diyarbakır doğumluyum ve Mersin'de yaşamaktayım. 31 yaşındayım ve kamu personeli olarak görev yapıyorum. Yoğun çalışma hayatımın yanında, uzun yıllardır yazarlık tutkusunu sürdürüyor; duygu ve düşüncelerimi kalemim aracılığıyla okuyucularla buluşturuyorum. Yazmaya şiirle başladım. Uzun yıllardır sosyal medya platformlarında kendi eserlerimi paylaşarak geniş bir okur kitlesine ulaştım. Şiir ve roman alanında üretim yapıyor, her eserimde insanın duygularına, yaşamın gerçeklerine ve hayal gücünün sınırlarına dokunmayı amaçlıyorum. İlk yayımlanan eserim Söylemediklerim adlı şiir kitabıdır. Bunun yanı sıra, tamamı birbirini tamamlayan ve seri hâlinde kurgulanmış, basıma hazır toplam on dört kitabım bulunmaktadır. Her eserimde özgün bir anlatım dili oluşturmayı, okuyucunun yalnızca bir hikâye değil, aynı zamanda unutulmayacak bir duygu yolculuğu yaşamasını hedefliyorum. Yazarlığı benim için bir hobi değil, yaşamın ayrılmaz bir parçası olarak görüyorum. Üretmeye, kendimi geliştirmeye ve edebiyat dünyasına kalıcı eserler kazandırmaya aynı heyecan ve kararlılıkla devam ediyorum.