Bir Ömrün Krokisi

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

“Düşünüyorum da; Biz büyüyerek çocukluk etmişiz.”

14 Eylül 2025 - 13:03
 1  93
Bir Ömrün Krokisi

Beş yaşındasın… Çikolatan bitince kıyameti koparıyorsun. O küçük parmaklarınla paketini açtığın bisküviye hayatının en büyük yatırımını yapıyorsun. “Dünya” dediğin şey annenden izin koparıp apartman bahçesinde top oynayabilmekten ibaret. Bir karış boyunla kendini çok büyük, apartman yöneticisiniyse hükümet zannediyorsun.  “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna verdiğin cevap her gün değişiyor: astronot, şoför, polis, hatta bazen Süpermen. Dünya çok küçük, sen çok büyüksün. Süt dişlerini yeni kaybetmişsin ama hayallerin hâlâ süt kokuyor. Sen hala pamuk şekerin pamuktan yapıldığını sanacak kadar saf ve masumsun. 


On yaşına geliyorsun, artık hayatın merkezi okul koridorları… Arkadaşlık kavramı ilk kez ciddiyet kazanıyor: Sıranı paylaşmazsan küslük başlıyor, paylaşınca ömürlük dostluk ilan ediliyor. Bir oyun konsolunun başında geçirilen akşam, bütün ömürden daha uzun geliyor. O yaşlarda zaman, insanın üstüne üstüne koşuyor ama fark edilmiyor… Deftere yanlış yazınca silgiyle silmeyi öğrendiğinden hayatta da hata yapınca silinecek sanıyorsun. O yüzden de ebeveynlerinin ya da okul müdürlerinin neden bu kadar kızdığını bir türlü anlayamıyorsun. Dünyan ufak; ama hayallerin, defterinin kenarına çizdiğin devasa roketler kadar büyük.


Yirmi yaşına geldiğinde kendini ölümsüz zannediyorsun. Sanki içinde bir motor takılı gibi koşuyorsun. Bu yaşlarda hayatının geri kalanı için tuğlaları bir araya getirmeye çalışıyorsun. Önündeki belki de kırk yılın zeminini hazırlamaya başlıyorsun. Üniversiteye girmişsin belki ya da başka bir şehrin tren garında valizinin üstünde oturuyorsun. Yirmisine vardığında, “Hayat ne zaman başlayacak?” diye soruyorsun. Zannediyorsun ki her şey yarın olacak: yarın aşık olacaksın, yarın iş bulacaksın, yarın hayatı anlayacaksın… Yarın hayatının en büyük günüymüş gibi hissediyorsun, ama o “yarın” bir türlü gelmiyor. Yirmiler, insana sabahları kahveyle, geceleri sigarayla ayakta kalmayı öğretiyor. Üniversite amfisinde ders molalarıyla, kiralık evde sabaha kadar süren kahkahalarla ve yarım kalmış aşklarla yoğruluyorsun. Bu yaşlarda aşk, kalbin göğüs kafesine sığmadığını kanıtlıyor bize. Herkes Mecnun, herkes Leyla oluyor. Gençliğin enerjisiyle dünya senin sanıyorsun, ama cebindeki para bakkaldan ekmek almaya bile yetmiyor. Yirmiler, insanı şarjör gibi boşaltıyor; hem gençliğini harcıyor hem de sabrını son damlasına kadar...


Otuzlarda gerçekler suratına çarpıyor. İş, güç, evlilik, sorumluluk… Otuz yaşında, artık gençlik ateşinin külüyle yaşıyorsun. Kendini “çocuk değilim” diye ispat etmeye çalışırken, aslında içten içe de çocukluk özlemi çekiyorsun. Üniversite arkadaşlarından çoğu evlenmiş, bazıları boşanmış, bazıları ise hâlâ WhatsApp grubunda “yarın görüşelim” diye yazıp asla görüşülmeyen insanlar kategorisine geçmiş. Hayatın hesap defteri kabarıyor: Kira, fatura, iş yetiştirme, patronla didişme… Yatak odasındaki komodin çekmecesi aspirinle dolmuş; çünkü baş ağrısı artık romantizmin önüne geçmiş. Bekârsan, aile büyükleri “Hadi artık!” diye baskı yapıyor; evliysen de “Çocuk ne zaman?” diye. Her iki durumda da bir türlü yetemiyorsun. Ve otuzlarına geldiğinde Turgut Uyar’ın şu dizeleri daha da bir anlam kazanıyor: 
“Düşünüyorum da; Biz büyüyerek çocukluk etmişiz.”


Kırklı yaşlar, insan ömrünün “bilanço devri.” Yirmilerde “Ben kimim?” diye sorarken, kırklarda artık “Ben neler yaptım, neleri eksik bıraktım?” diye hesap tutmaya başlıyorsun. Birden fark ediyorsun ki gençliğinde uğruna sabahladığın meselelerin çoğu, bugün marketten alınacak süt kadar önemsiz. Dost sandıkların incelmiş, düşmanların ya küsmeyi unutmuş ya da çoktan emekliye ayrılmış; geriye sadece hayatının özünü taşıyan birkaç hakiki insan kalmış. Hayatın temposu biraz yavaşlamış gibi görünüyor ama sorumluluklarının ağırlığı iki katına çıkıyor. Çocukların varsa ergenliğin çalkantılarıyla boğuşuyorsun; yoksa anne babanın saçlarının beyazlayışına, ellerinin titremesine tanıklık ediyorsun. “Ben asla böyle olmayacağım” dediğin ne varsa, işte o yıllarda sinsice hayatına sızıyor: Televizyon karşısında uyuyakalmak, yeni çıkan şarkılara burun kıvırıp “bu da şarkı mı?” demek, hatta marketteki indirim broşürlerini görünce gözlerinin parlaması…


Elli yaş, insanın kendisiyle kavga etmeyi bırakıp barışmayı öğrenmesi gereken eşik gibi. Orta yaş krizi değil; orta yaş muhasebesi. Çocuklar büyümüş, hayaller küçülmüş; senin için büyük olan hedeflerin çoğu, artık onların yoluna döşediğin taşlara dönüşmüş. Bir zamanlar “Ben yapacağım!” diye yumruğunu masaya vurduğun şeylerin çoğunu, şimdi çocuklarının yapabilmesi için dua ediyorsun. Onlar koşuyor, sen kenardan izliyorsun, gerekirse alkış tutuyorsun. Ama bu yaşlarda başka bir şey daha var: Zaman ile arandaki mesafenin yanına  birde teknolojiyle de arana bir uçurum açılıyor. Sen hâlâ çekmecende titizlikle sakladığın düğün kasetlerini arada bir tozunu silerek eline alırken, çocuklarının düğünlerini “reels” diye birkaç saniyelik videoya sıkıştıracaklarını biliyorsun. Senin için anılar ağır, saklanması gereken bir miras gibiler; onlar içinse paylaşılması gereken bir akış. Elli yaş, insanın geçmişin hatalarını artık sırtında taşımadığı; yerine, onlara “öğreti” diyerek kucak açtığı bir çağ. “Keşke”lerini raflara kaldırmışsın, “iyi ki”lerin özenle toplanmış. Fotoğraf albümlerini karıştırırken fark ediyorsun: Hayat, pişmanlıkla değil, hatırladıklarınla anlam kazanmaya başlamış. Ve işte o yıllarda en çok özlediğin şey, gençlik hayallerin değil; annenin sesi, babanın gölgesi olmuş. Çünkü biliyorsun ki hayat, büyüdükçe sadeleşmiş; geriye kalansa yalnızca gerçekten ihtiyaç duydukların olmuş. Elli yaş, işte o yalınlığın kıymetini anlamakmış: Sessiz bir sabah kahvesi, evin içinde yankılanan bir kahkaha, ya da yıllar sonra elini tuttuğunda hâlâ aynı sıcaklığı veren bir dost… Elli yaş, bir dönemin kapanışı değil; insanın hayatla nihayet aynı dili konuşmaya başladığı yaşmış...


Altmışına geldiğinde, sabahları belin günaydından önce uyanıyor. Eskiden yeni bir güne açılan kapı olan sabah ışığı, artık sana bedeninin hatırlatmalarıyla geliyor. Hastane koridorları yavaş yavaş hayatının yeni kafelerine dönüşüyor; orada tanıdık yüzler bile ediniyorsun. Kan tahlili sonuçlarını beklemek, gençliğinde sevgilinin mesajını beklemek kadar heyecanlı ve bir o kadar da tedirgin edici olmuş artık. Bu yaşlarda hırsların usulca kenara çekiliyor, yerini hatıralar alıyor. “Yarın” kelimesi azalıyor, “dün” daha çok telaffuz ediliyor. Gelecek planları yerini, geçmişin anı defterine bırakıyor. Yavaşlıyorsun... Ve işin ilginci, yavaşladıkça görmeye başlıyorsun: Gençliğinde koşa koşa geçtiğin sokakların, fark etmeden önünden geçtiğin insanların, vakit ayırmadığın ayrıntıların kıymetini görüyorsun. O zaman anlıyorsun ki hayat, bir maraton değilmiş; uzun, sabırla ve tadını çıkara çıkara yürünmesi gereken bir yolmuş. Altmışında, zamana yetişmeye çalışmıyorsun artık; onunla yan yana yürümeyi öğreniyorsun. Çünkü biliyorsun: Ömrün özü, varmakta değil; o yol boyunca gerçekten görebildiklerinde saklıymış.


Yetmiş yaşına geldiğinde torunların oluyor, onlarla birlikte yeniden beş yaşına dönüyorsun. Çocuklarının sesinden daha tatlı geliyor torunlarının gülüşü; çünkü artık işe yetişme telaşın yok, onların kahkahasına uzun uzun kulak verebiliyorsun. Bu yaşlarda bastonun bir köşede duruyor, tansiyon aletin sehpanın üstünde, gözlüğün hep kayboluyor. Sabahları eklem ağrılarınla uyanıyor, akşamları uykuya dalmadan önce “yarın da böyle kalkabilecek miyim?” diye içinden geçiriyorsun. Ama bütün bu yorgunlukların arasında, torununun elini tutmak sana gençliğinin en güçlü anlarını hatırlatıyor. İçinde hâlâ koca bir çocuk var ama bedenin, yılların faizini senden tahsil ediyor; dizlerin çöküp misketleri yerden alamıyor, merdivenleri inerken tutunacak bir kol arıyorsun. Yine de sofrada en tatlı lokmayı gizlice torununa uzatırken gülümsüyorsun; çünkü biliyorsun, artık senin hayatında en değerli yatırım banka hesabındaki para değil, dizine oturan o minik ellerin sıcaklığı. Yetmişinde öğreniyorsun ki, yaşlılık aslında eksilmek değil; eskiyerek tamamlanmaya başlamakmış...


Seksen yaşına geldiğinde bastonla yürüdüğün yolda, zihnin hâlâ koşmak istiyor ama beden, yılların kredisiyle çoktan emekliye ayrılmış. Merdivenleri çıkmak nefesini yarı yolda bırakıyor, tansiyon ilacını almayı unuttuğunda başın dönüyor, torunlarının peşinden koşmak artık hayal oluyor. Ama yavaşladıkça detaylar güzelleşiyor: bir ağacın gövdesindeki ince çizgilerde kendi yıllarını görüyorsun, sabah ezanının sesi artık sadece bir çağrı değil, hayatın devam ettiğini hatırlatan bir nabız gibi geliyor. Torunlarının ayak sesleri evin içinde yankılandığında, gençliğinde duymadığın kadar derin bir huzur buluyorsun. Sekseninde insan anlıyor: yaş almak aslında ölmeye yaklaşmak değil, yaşadıklarını biriktirmekmiş. İçinde koca bir arşiv var: kahkahalar, kavgalar, kırgınlıklar, başarılar, pişmanlıklar… Hepsi aynı albümde, aynı raflarda, tozlu ama silinmemiş. Geçmişin sayfalarını çevirirken gözlerin bulanıyor ama kalbin daha net görüyor.


Doksan Hatırlayacak çok şeyin var ama hafızan artık cimri davranıyor. Dün akşam yediğini unutuyorsun ama elli yıl önceki bir şarkının sözünü ezbere söylüyorsun. Her gün bir şeyler siliniyor. Doksan yaş, hafızanın daraldığı ama kalbinin genişlediği yaş: artık küçük ayrıntılar — bir komşunun selamı, sabah çayın kokusu, pencereden görünen balkondaki sardunyalar — bir romanın satırları gibi kıymetleniyor. Bu yaşta sabahları yataktan kalkmak bir plan, ilaçlarını hatırlamak bir ritüel; reçeteler, doktor randevuları, gözlük camlarının çizilmesi gündelik gündemlerin arasında. Zaman zaman utanıyorsun unutkanlığın yüzünden; bir kağıda isimler, tarihler, “bugün ne yapılacak” notları yapıştırıyorsun. Ama aynı zamanda daha az yoruluyorsun geçmişin yükünü taşımaktan; öfke azalıyor, seçimlerin sınırlıysa da merhametin artıyor. Ve bu yaş eğer gelirse, artık hayata yalnızca “misafir” olduğunu kabul ediyorsun. Bir koltukta oturup çocuklarını, torunlarını, hatta onların çocuklarını izlerken şunu düşünüyorsun: Şimdi ölsem; iyilikle mi anılırım öfkeyle mi? Ölüm yaklaştığında, geriye kalan tek zenginlik, sevgiyle hatırlanmak oluyor.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Fatma Betül Öztürk Editör / Köşe Yazarı