Mahkûm

Bölüm 6

Ağustos 19, 2025 - 16:56
Ağustos 20, 2025 - 10:17
 0
Mahkûm

     BÖLÜM 6

Koğuşta günler hep aynıydı. Beton duvarlarının nemi, demir ranzaların gıcırdayışı, mazgaldan süzülen cılız ışık…Zaman boğuk bir çan gibi yankılanıyordu. Sohbetler aynıydı, kavgalar aynı, hüzünler hep tanıdık. 

Ali, sabahnamazından sonra uyuyamamıştı. Emir’in kitabını eline almış, okuyordu. 

Küçük Prens

Gerçekten mi? Bu kitaba biraz şaşırmıştı. “Bizim prens, doğru kitabı bulmuş.” Düşündükçe kıvrılan dudaklarına engel olamıyordu.

“Lal perisi…Her hareketini kendi imzası gibi taşıyor,” diye mırıldandı. Ama tebessümü, yüzünden silinmiş dünkü tuhaf bakışmayı hatırlayınca silinip gerilmişti. İçini büyük bir sıkıntı kaplıyor düşünmeden edemiyordu.

“Umarım korktuğum başımıza gelmez Lal Perisi” 

Bu ismi ona dün takmıştı. Çünkü esmer adam genç kızı bir Lal Perisine benzetmişti. Bütün hüznünü ve acısını içine atıyor, kimselere göstermiyordu. Aklına doktor geldikçe onu bu isimle anıyordu. Sanki onu düşünmeyi bırak anması bile yasaktı. Korkuyordu. Yaşanmaması gereken bir kaderi yaşamak ve yaşatmaktan ödü kopuyordu.

Üst ranzadaki Yusuf öksürüp boğazını temizlediğinde daldığı karmaşık düşüncelerden çıktı.

“Ulan, bahar geldi sandık da ciğere kış çökmüş gibi,” dedi horoz gibi bir sesle.

Ali hafifçe gülümseyip elindeki kitabı yastığın altına koyup yataktan kalktı. Kahvaltıdan sonra kendini yatağa geri atan Yusuf ile hasta olacağını anlamıştı. Gerçi Emir de hâlâ uyukluyordu.

“Üşüttün herhalde. Gece açık bıraktın camı, söylemiştim sana.” 

“Açmazsam nefes alamıyorum ulan. Zaten içerisi mahşer gibi.” Diye homurdanmaya devam eden adam ile gözlerini devirdi Ali. Emir de onun yüzünden hasta olmak üzere olduğunu düşünüp içten içe kızmıştı. Onların ranzası camın dibindeydi. Kendisi de Emir’in alt ranzasının hemen yanındaki ranzada uyuyordu. Emir yatağından kıpırdanırken boğuk sesiyle homurdandı.

“Yusuf abi, bir sabah da sessiz ol uyuyalım. Her sabah yurttan sesler korosu gibisin”

“Ulan sen daha uyuyor musun? Kahvaltıya kalktın mı sen?”

“Ben uyuyorum çünkü daha küçüğüm. Annen seni hiç,‘uyusun da büyüsün’ diye uyutmadı mı?” diye söylenirken iki adamın yüzüne de hüzün bulaşmıştı.

“Bırak uyusun Yusuf, geç saate kadar kitap okudu.”

“İyi madem” diye mırıldanan Yusuf ile gardiyanın düdük sesi duyuldu.

“Bahçe molası, 10 dakika!!”

Ali başını Yusuf’a çevirip ceketini üstüne geçirirken, “Bugün çıkma sen hastasın zaten, dönünce görüşürüz.” Diyerek omzunu sıktı.

“Gene solcularla mı bakışacaksın?” diye sordu kinayeyle.

“Dert aynı olunca konuşulacak çok şey oluyor,” dedi Ali.

“Hıh. Sen böyle böyle yoldan çıkacaksın haberin yok.” Diye alayla homurdandı.

Ali omzunu silkerken bahçeye çıkmadan önce camın önünde durdu. Güneşli bir gün değildi ama ağaçların yapraklarını uçuran rüzgârın kanatlarında özgürlük vardı. Demir kapı açıldı. Birkaç mahkûm önden dışarı fırladı. Ali ağır adımlarla peşlerinden yürüdü.

Bir ağacın çiçekleri hapishane bahçesinin büyük duvarlarını aşıp uçuşurken dudakları kıvrıldı. Baharı en çok bu yüzden severdi. Gökyüzü ve sokaklar çiçek yaprakları dile dolardı. Hepsi sıcak kar tanelerine benzerdi. Bakışları bu defa bahçenin sağ duvarındaki köşede Mehmet’i buldu. Elinde buruşmuş bir sigara, ucunu yakmadan dudaklarının arasına bırakıp geriye yaslanmıştı. Göz ucuyla ona doğru yaklaşan Ali’yi görünce dudaklarında memnun bir gülümseme ulaştı. Bu soğuk dört duvar adam gibi adamlarla çekilir oluyordu. Güzel bir adam görmek bütün dertlerini unutturuyordu. Ali, ona doğru yürürken aralarındaki birkaç metre mesafeyi sessizce geçti. Oturmadı ama yanındaki duvara yaslanıp ellerine ceplerine koyup gülümsedi. 

“Selamın aleyküm, yoldaş”

Mehmet başını eğdi, sigarayı kulağının arkasına sıkıştırdı.

“Aleyküm selam, Ali kardeş. Yoldaşlık kolay iş değil, sırtını dönünce konuşan çoktur.”

“Aynı yolun yolcusuyuz neticede. Aynı yol, aynı son… Yoldaş olmak için başka gerçek sona gerek var mı?” Diyerek omuzlarını salladı Ali. Mehmet işte bu yüzden Ali’yi kendi yoldaşlarından daha çok seviyor, saygı duyuyordu. Ali boş konuşmazdı. Onun ağzından çıkan her sözcüğün değerli bir anlamı vardı.

“Ayrıca, Sırtını döndüğünde konuşan kendini kolay kolay saklayamaz. Bit metre uzaktan anlarsın kaypak olduğunu. O yüzden kulağın değil, kalbin açık olacak.”

“Kalp de kandırır bazen Ali kardeş, Bazen cellat bile şefkatle vurur baltayı.” 

“Ben baltayı tutan olmadım hiç. Ama bazen baltanın düşeceği başla, o baltayı tutan arasında kalırsın.” 

Bir süre ikisi de sustu. Bazen keşke Ali ile dışarıda karşılaşsaydım dediği anlar olmuştu. Belki iyi dost olurlardı. Ama sonra Ali’nin söylediği gibi arada kalmak istemezdi. Belli ki kader onlar için en hayırlı sonu yazmıştı. Kırıp dökmeden ölüme el ele gideceği gerçek bir dost. Yoldaş diyemiyordu ona çünkü ne yoldaşlar görmüştü sırtından bıçaklayan. Mehmet, bu adamı onların arasına koyamıyordu. Kendince yakıştıramıyordu. Aynı dili konuşmak böyle bir şeydi işte. Mehmet kendini açıklamak zorunda kalmıyordu. Ali, o söylemese de ne demek istediğini hep anlıyordu.

Bahçede ayak sesleri, uzak bir köşede tartışan iki mahkûm onların sessiz sohbetine zarar veremiyordu.

“Sen hâlâ Nazım okuyor musun?” diye sordu Ali.

“Her gün bir dize gizli gizli. Okumazsam unuturum. Unutursam kim olduğumu da unuturum. Burada unutmam için her şeyi yapıyorlar, o ayrı.”

“Bizimkilerden çoğu sevmez. Düşman gibi görürler. Ama ne yaptığına değil, kelamına bakmak lazım. Bazı sözler adamı değil, davasını anlatır.” Diye söyleyen Ali ile bakışlarını esmer adama çevirdi Mehmet. Yüzündeki gülümsemeye mâni olamazken ağır hareketlerle ayaklandı. Bakışlarını Ali’ye çevirdi. Sanki sözlere gerek yok gözlerimden anla der gibi bakıyordu sonra tereddütle elleri Ali’nin omzuna değdi. Dostça hafif sıkarken, “Ah be Ali kardeş. Hayatım boyunca senin gibi bir yoldaş aradım yanıma ama kısmet, bulamadım. Kaderin cilvesi bu ya… Ölüme giderken getirdi seni bana.” 

Gardiyanın sesi yükseldi.

“Bahçe molası bitti!”

Mehmet son kez sevgi dolu bir gülümseme ile esmer adama bakıp elini cebine attı. Buruşturulmuş bir kâğıdı uzattı. 

“Dün gece yazdım. Şiir değil ama… belki okursun” diyerek omzunu pat patladıktan sonra gardiyana doğru yürüdü. 

“İnsan en çok sustuklarını yazar be Yoldaş Mehmet” diye arkasından mırıldanarak buruşmuş kâğıdı cebine koydu.

Koğuşa geri döndüğünde hâlâ uyuyan Emir ile kaşları çatıldı. Yanına yaklaşarak dizlerinin üzerine çöktü. Anlındaki ter yüzündeki kızarıklık endişelenmesine neden olurken avucunu yüzüne değdirdiğinde tenindeki sıcakla irkilip ellerini çekti. 

“Ne oldu?” Durmuş’un sesiyle bakışlarını yanındaki abim dediği adama çevirirken endişesini saklayamadı.

“Ateşi var.” 

Durmuş çatılan kaşlarıyla çocuğun anlına ellerini koydu. Yüzü sıkıntıyla kasılırken çaresiz bakışlarını Ali’ye çevirdi.

“Bugün Kadir izinli. Diğer gardiyanlarında umurunda olmaz.”

“Ne oluyor?” Araya giren meraklı bakışlara dönen iki adamın yüzünden her şey okunuyordu.

“Ateşi var.”

“Siktir! Benim yüzümden mi?” diyerek endişeli bakışlarını çocuğun yüzüne değdirdi Yusuf.

“Günlerdir halsizdi zaten.” 

“Müdür baba…”

“Onu bu işe karıştırmayalım. Başı bizim yüzümüzden yeterince ağrıyor. Savcı bir gölge gibi her hareketini, ilk fırsatta göndermek için takip ediyor. O fırsatı eline vermek olmaz.”

“Oha budum!” diye heyecanla atılan Yusuf ile iki bedende ona döndü.

“Bugünkü seans sırası ben de. Doktora çıtlatsam, bir şey yapabilir mi?” diye soran Yusuf ile esmer adamın kaşları çattı.

“Olmaz öyle şey. Onun yardımı dokunmaz bize”

“Niye olmasın… En azından ilaç tedarik edebilir bize.”

“Katılıyorum. Tek umudumuz doktor bacı” diyen Yusuf ile sıkıntılı bir nefes verdi.

“Emir bu sefer atlatamaz Ali kardeşim.” Diyen Durmuş abi esmer adamın omzunu sıktı. Daha önce de böyle hasta olmuş, idam sehpasından önce hastalık alıp götürmek üzere yakalarına yapışmıştı. Emir’i aylar önce işkence için aldılar ve geri döndüğünde birçok şeyini kaybetmişti. Bunlardan biri de sağlığıydı. Şimdi ne zaman basit bir grip bile geçirse, Emir için ölümcül oluyordu.

“Haklısın abi” diyerek yeniden kardeşinin önünde diz çöktü. Saçlarını şefkatle okşarken titreyen ellerine acı dolu bir bakış attı. Vallahi de billahi de kendi için bir an bile korkmamıştı, ama söz konusu sevdikleri olunca korku bir canavar gibi karanlıktan çıkıp esmer adamı sobeliyordu.

“Şimdi tek umudum sensin Lal Perisi.” Diye mırıldandı sessizce.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Yazarhanifedemir Merhaba! Ben Hanife , üç çocuklu bir anne, eş ve aynı zamanda geniş hayal dünyasını kaybetmeyi asla başaramamış bir polisiye yazarıyım. Çocukluğumdan beri hayal gücüm o kadar genişti ki, bazen gerçek dünyaya geri dönmekte zorlanıyordum. Neyse ki o dönemin izlerini hâlâ taşıyorum ve bu, polisiye yazarken fazlasıyla işime yarıyor. Tabii, geniş bir hayal dünyasına sahip olmak kadar, evde geniş bir sorumluluk alanına da sahibim: Üç çocuk! Çocuk yetiştirmek başlı başına bir dedektiflik işi zaten. Kayıp oyuncakların izini sürmek, kim odaya gizlice kurabiye götürdü gibi gizemleri çözmek derken kendimi doğal bir dedektif gibi hissetmeye başladım. Bu da beni polisiye yazmaya teşvik etti! Evde sürekli suç mahali var ama endişelenmeyin, en kötü suçluların ellerinde bir kutu boya ve masum gülümsemeleri oluyor. Eğitim hayatım boyunca hayal gücüm sınır tanımadı ve gerilim dolu hikayeler kafamın içinde bir yerde kendi hikâyesini yazdı. İlk başta gerçek dünyada suçları çözmek için dedektif olmayı düşünsem de, daha sonra kağıt üzerinde suç işlemeyi daha cazip buldum. Polisiye romanlarımda, karakterlerim sürekli karanlık sokaklarda, gizemli olayların peşinde koşarken ben de okuyucularıma hep en iyisini sunmaya çalışıyorum. Başarılarıma gelirsek, henüz Nobel almadım ama üç çocuğu aynı anda ilgilenip bir bölüm yazmak, bence takdir edilmesi gereken bir başarı. Her kitabımda biraz daha derinlere inerek okurlarıma, her sayfada “katil kim?” dedirtmeyi seviyorum. Boş zamanlarımda (ki gerçekten var mı, emin değilim), hayal gücümdeki sınırsız dünyalarda dolaşmayı ve yeni hikayeler yaratmayı sürdürüyorum. Polisiye yazarlık benim için sadece suçları çözmek değil, aynı zamanda okurlarımı beklenmedik sürprizlerle şaşırtmak demek. Başa dönecek olursak; İlk kitabım biraz sürpriz oldu. Sadece kafamın içinde dönüp duran olayları kağıda döktüğümde farkına vardım kalemimdeki cevheri. Sonunda amacımı ve beni ben yapan o hayali bulmuştum. İlk kitabım (Konuşan Gözler )2023 yılının Mart ayında Flora yayınlarında ücretsiz olarak basıldı. Konuşan Gözler hikâyesi olan bir roman. Yazılırken çok büyük bir yol kat etti diyebiliriz. O yüzden ben de yeri bambaşkadır. Zaten beni yazar yapan kitaptır, ötesi yok. İçindeki karakterleri de hâlâ yaşatıyorum. En son, Dark Polisiye’nin altıncı kitabında “Galata Canavarı” adlı bir öyküde yeniden yazıldı. Şimdi de Dark Kadın adlı kitapta “Sinderalla’nın kayıp ayakkabısı “ ismiyle anıldı. Her geçen gün yazdıklarım ile büyüyorum. Yazabilir miyim, merakıyla başladığım bir aşk romanı da ücretsiz onay alınca ve basılınca daha büyük beklentiler içine girdim. Şimdilerde Kâbus adlı romanımı yayınevine göndermiş onay bekliyorum. Poyabir gibi büyük bir suç örgütüne üye olduğumu da unutmamak lazım. Ama aramızda kalsın. Gelecekteki planım mı? Suç dünyası durmuyor, benim de yazacak daha çok cinayetim ve çözecek daha çok gizemim var. Eşim ve çocuklarım bu maceraya biraz şaşkın, biraz da sabırla eşlik ederken, ben kapalı bir perdenin arkasında, başka suçlarımı hikayeleştirip yazmaya devam edeceğim. Ve kim bilir, belki bir gün dünya literatürüne adımı kazıyacağım... Hayaller büyük ama imkansız değil!