İnsan, Hayatından Ne Zaman Eksilmeye Başlar?

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

Herkese yetişirken kendine geç kalmak, susmayı olgunluk sanmak, hayallerini sürekli bir “sonra”ya bırakmak… Eksilmek belki de tam olarak böyle başlıyor. Büyük kayıplarla değil, farkına bile varmadığımız küçük vazgeçişlerle. Peki geriye dönüp baktığımızda, hayat bizden neler aldı değil, biz kendimizden neler verdik?

10 Ağustos 2026 - 06:55
10 Ağustos 2026 - 06:55 ⏱ 7 dk Okuma Süresi
 1  40
İnsan, Hayatından Ne Zaman Eksilmeye Başlar?

İnsan hayatından bir anda eksilmez.

Bir sabah uyanıp da “Ben artık eskisi gibi değilim,” demez çoğu zaman. Büyük vedalarla, kapı çarpmalarla, dramatik sonlarla gerçekleşmez bu. Hatta bazen hiçbir şey olmamış gibi devam eder hayat. Aynı saatte uyanırsın, aynı insanlarla konuşursun, aynı sokaklardan geçersin. Gülersin. Birileri sana bir şey anlatır, dinlersin. Yapılması gerekenleri yapar, yetişmen gereken yerlere yetişirsin.

Dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerindedir.

Bir tek sen, yavaş yavaş kendi hayatındaki yerinden kalkmaya başlamışsındır.

Belki ilk eksildiğin an, söylemek istediğin bir şeyi söylemekten vazgeçtiğin andır. “Anlatmaya değmez,” dersin. Bir süre sonra “Nasıl olsa anlamayacaklar.” Bir süre sonra anlatılmayanların sayısı, anlatılanlardan fazla olmaya başlar.

İnsan sustuğu her şeyde eksilir mi?

Bilmiyorum.

Çünkü bazen susmak olgunluktur. Her tartışmaya girmemek, her söze cevap vermemek, her kapıyı zorlamamak gerekir. Fakat susmakla kendini susturmak arasında ince bir çizgi vardır. İnsan o çizgiyi geçtiğini çoğu zaman fark etmez.

Bir gün bakar ki huzur sandığı şey aslında vazgeçmişliktir.

“Boş ver,” demeyi öğrenmiştir.

İki kelime.

Ne kadar masum.

Oysa insan bazen bütün hayatını bu iki kelimenin içine gömebilir.

Boş ver, şimdi konuşmayayım.

Boş ver, sonra yaparım.

Boş ver, zaten olmaz.

Boş ver, beni anlamazlar.

Boş ver, değiştiremem.

Sonra gerçekten boş verir.

Önce insanlara, sonra hayallerine, en sonunda kendisine.

Belki insan tam da burada hayatından eksilmeye başlar.

Eskiden heyecanlandığı şeylerin yanından kayıtsızca geçtiğinde mesela. Bir zamanlar saatlerce konuşabileceği bir konu artık birkaç cümlede bitiyorsa. Çok istediği bir şey gerçekleştiğinde bile içinde beklediği sevinci bulamıyorsa.

Büyümek midir bu?

Yorulmak mı?

Yoksa alışmak mı?

Bazen adına “olgunlaşmak” dediğimiz şeyin içinde ne kadar çok vazgeçiş olduğunu düşünüyorum.

Çocukken daha cesurduk belki. İstediğimizi söylemekten çekinmezdik. Sevdiğimiz insanın yanına giderdik. Ağlayacaksak ağlardık. Güleceksek insanların ne düşüneceğine bakmadan gülerdik. Bir şeyi merak ettiğimizde sorardık.

Sonra büyüdük.

Ne zaman susacağımızı öğrendik.

Nerede nasıl davranmamız gerektiğini öğrendik.

Kime ne kadar kendimizi göstereceğimizi öğrendik.

Kaybetmemek için bazen geri çekilmeyi, kabul görmek için bazı taraflarımızı gizlemeyi öğrendik.

Ve bütün bunlara “hayatı öğrenmek” dedik.

Peki hayatı öğrenirken kendimizden ne kadarını unuttuk?

İnsan bazen başkalarının hayatında yer edinmeye çalışırken kendi hayatındaki yerini kaybediyor.

Sevilsin diye değişiyor.

Kabul edilsin diye susuyor.

Kaybetmesin diye katlanıyor.

Yanlış anlaşılmasın diye sürekli kendisini açıklıyor.

Kırılmasınlar diye kendi kırgınlığını erteliyor.

Gitmesinler diye kendinden taviz veriyor.

Sonra birileri yine gidiyor.

Ve insan geride, kendisinden verdikleriyle baş başa kalıyor.

Belki de en ağır kayıp budur.

Birinin gitmesi değil.

O giderken senden götürdüklerini fark etmek.

İşin garip tarafı, bunu yalnızca ilişkilerde yapmıyoruz.

Bazen bir iş için kendimizden eksiliyoruz. Bazen bir çevreye ait olabilmek için. Bazen ailemizin bizden beklediği insan olabilmek için. Bazen toplumun “doğru hayat” tarifine yetişebilmek için.

İyi bir çalışan.

İyi bir eş.

İyi bir anne.

İyi bir baba.

İyi bir evlat.

İyi bir arkadaş.

İyi bir insan.

Peki bütün bu “iyi”lerin arasında insanın kendisi nerede?

Belki de hayatın en zor sorularından biri bu.

Çünkü insan sorumluluklarından kaçmadan da kendisini kaybedebilir.

Görevlerini eksiksiz yerine getirirken kendi hayatından eksilebilir.

Herkese yetişirken kendisine geç kalabilir.

Bunu fark etmek için büyük bir çöküş yaşamak gerekmiyor.

Bazen küçük bir an yeter.

Eski bir fotoğrafına bakarsın mesela.

Fotoğraftaki yüzüne değil, gözlerine takılırsın.

“Ben ne zaman böyle bakmayı bıraktım?” diye düşünürsün.

Ya da yıllardır yapmak istediğin bir şey aklına gelir. Bir zamanlar seni heyecanlandıran bir hayal. Sonra kaç yıldır onu “uygun bir zamana” ertelediğini hesaplarsın.

Ve insanın içine tuhaf bir soru düşer:

Ben ne zamandır kendi hayatımı erteliyorum?

Çünkü hayat yalnızca ölerek kaybedilmiyor.

Ertelenerek de kaybediliyor.

“Biraz daha sabredeyim.”

“Şu işler düzelsin.”

“Çocuklar büyüsün.”

“Borçlar bitsin.”

“Biraz para biriktireyim.”

“Şu dönem geçsin.”

“Sonra.”

İnsanlığın belki de en tehlikeli kelimelerinden biri: sonra.

Çünkü hayatın bize “sonra” diye bir borcu yok.

Bunu bilmemize rağmen yaşamayı sürekli gelecekteki bir tarihe bırakıyoruz. Bugünü ise gelecekte yaşayacağımızı düşündüğümüz hayatın hazırlık odasına çeviriyoruz.

Sonra yıllar geçiyor.

Ve insan bir gün kendisine şu soruyu soruyor:

Ben neyi bekliyordum?

Belki insan hayatından en çok, kendi mutluluğunu sürekli bir şarta bağladığında eksiliyor.

Şu olursa mutlu olacağım.

Bu biterse rahatlayacağım.

Oraya gidersem başlayacağım.

Bunu başarırsam kendimi iyi hissedeceğim.

Birileri beni takdir ederse değerli olduğumu anlayacağım.

Oysa bir şart gerçekleşiyor, yerine yenisi geliyor.

Çizgi sürekli ileri taşınıyor.

İnsan koşuyor.

Hayat da onunla birlikte koşuyor.

Bir türlü yetişemiyor.

Belki mesele her şeyi bırakıp sadece kendimiz için yaşamak değildir. Zaten böyle bir hayatın mümkün olduğuna da inanmıyorum. Birbirimize karşı sorumluluklarımız var. Sevdiğimiz insanlar var. Mecburiyetlerimiz, borçlarımız, görevlerimiz var.

Ama insan bütün bunları yaparken kendisini de yanında götürebilmeli.

Mesele bu.

Kendi hayatında misafir olmamak.

Başkalarının beklentileri arasında kendine küçük de olsa bir sandalye bırakmak.

Arada oturup “Ben ne istiyorum?” diye sorabilmek.

Ve daha önemlisi, gelecek cevaptan korkmamak.

Çünkü bazen insan aslında ne istediğini biliyor.

Sadece bunun hayatında değiştireceği şeylerden korkuyor.

Bu yüzden bilmiyormuş gibi davranıyor.

Belki de kendimize dönmek sandığımız kadar büyük bir şey değildir.

Her şeyi bırakmak gerekmiyordur.

Başka bir şehre taşınmak, yeni bir hayat kurmak, bütün ilişkileri bitirmek, geçmişi silmek gerekmiyordur.

Belki küçük bir yerden başlanır.

Uzun zamandır söylemediğin bir şeyi söylemekle.

Özlediğin birini aramakla.

İstemediğin bir şeye ilk kez “hayır” demekle.

Yıllardır ertelediğin bir kitabın ilk sayfasını açmakla.

Bir akşam hiçbir yere yetişmeden yürümekle.

Kendine ait bir saat yaratmakla.

Ya da yalnızca aynaya bakıp dürüstçe:

“Ben iyi miyim?”

diye sormakla.

Cevap hayırsa dünyanın sonu değil.

Belki tam tersine, bir başlangıçtır.

Çünkü insanın hayatından eksilmesinden daha acı bir şey varsa, o da eksildiğini hiç fark etmemesidir.

Ve belki kendimize sormamız gereken soru “Hayat benden neler aldı?” değildir.

Çünkü hayat mutlaka bir şeyler alacak.

Zaman alacak.

İnsanlar gidecek.

Bazı hayaller gerçekleşmeyecek.

Bazı kapılar kapanacak.

Bazı şeyler yarım kalacak.

Bunların hepsini engelleyemeyiz.

Ama başka bir soru sorabiliriz:

“Ben kendimden neler verdim?”

Belki cevabı biraz canımızı acıtacak.

Olsun.

İnsan bazen kendisini bulmadan önce, nerelerde bıraktığını hatırlamak zorundadır.

Ve galiba insanın kendine dönüşü tam burada başlar.

Hayatına yeni bir şey eklediğinde değil;

kendisinden neleri eksilttiğini fark ettiğinde.

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow

Ramazan Turhan Yazar | Oyuncu | İçerik Üreticisi “Gerçekten Ne İstediğini Biliyor Musun?” kitabının yazarı Instagram üzerinden kitap ve düşünce içerikleri üreticisi Okuma kültürü ve bireysel gelişim üzerine çalışmalar yapan biri Tiyatro Oyuncusu 1994 doğumluyum, evli ve 3 çocuk babasıyım. Denizli’de yaşıyorum. Radyo Televizyon Programcılığı okudum, bir dönem medya sektöründe çalıştım ama hayat beni başka yerlere de götürdü. Bazen elimde kamera vardı, bazen çekiç. Kimi zaman masa başında, kimi zaman beden gücüyle çalıştım. Ama içimde hep bir şeyler yazma isteği vardı. Yazmak bana iyi geliyor… İlk kitabımı yazdım, şimdi yeni cümlelerin peşindeyim. Burada hissettiklerimi, düşündüklerimi, içimden geçenleri paylaşmak istiyorum. Kimi zaman bir deneme, kimi zaman bir hikâye, bazen de sadece bir cümle… Okursan ne mutlu, okurken kendinden bir şey bulursan daha da güzel. Ben yazarken iyileşiyorum, belki sen de okurken rahat bir nefes alırsın. İLGİ ALANLARIM * Kitap ve edebiyat * Yazarlık ve düşünce üretimi * Kültür ve insan psikolojisi * Tiyatro ve sahne çalışmaları