GÜNEŞ

Bu makaleyi sesli dinleyebilirsiniz...

İnsan bazen yolunu tek başına bulamaz. Bazen bir bakış, bir anı, bir dost… ya da küçük bir zarf gerekir.

3 Mayıs 2026 - 11:19
3 Mayıs 2026 - 11:19 ⏱ 6 dk Okuma Süresi
 6  31
GÜNEŞ

                       GÜNEŞ 

Kasabanın sabahları bir başkaydı. Güneş, sanki herkese tek tek “günaydın” demek istermiş gibi ağır ağır yükselirdi tepenin ardından. İnce bir sis, sokak aralarına saklanmış gibi tembel tembel dağılır, taş yolların üstünde gece boyunca biriken serinliği usulca bırakırdı. Bu kasabada yaşayanlardan biri de Ozan'dı. Ozan, kasabanın küçük muhasebe ofisinde gün boyu rakamların arasında kaybolan, faturalarla konuşan, defterlerle dertleşen biriydi. Masası hep düzenli, kalemler aynı hizada, dosyalar kusursuz sıralanmıştı… ama iç dünyası o kadar düzenli değildi. Yorgundu Ozan bu, sadece fiziksel bir yorgunluk değildi. Yıllar önce büyük hayalleri vardı. Resim yapmayı severdi mesela. Çocukken duvarlara çizdiği hayali dünyalar yüzünden annesinden sık sık azar işitirdi ama yine de vazgeçmezdi. Renkler onun diliydi. Sonra büyüdü… “Gerçekçi ol” dediler. “Garanti bir işin olsun.” O da kalemini bıraktı, rakamlara sarıldı. Zamanla, yorgunluğu arttı içindeki o renkli dünya sessizleşti. Vazgeçtiği hayallerinin sessiz ağırlığında dolayı. Her sabah aynı saatte uyanır, aynı çayı demler, aynı sandalyeye oturur ve pencereden aynı sokağa bakardı. O sokakta hep bir şeyler olurdu aslında; bir kedi çöp tenekesini devirir, bir teyze pencereden halı silker, çocuklar okula yetişmeye çalışırken ayakkabılarını yarım bağlardı… Ama Ozan için her şey sanki renksizdi. Bir gün, yine böyle sıradan başlayan bir sabah, kapısının önünde küçük, turuncu bir zarf buldu. Üzerinde mavi kalemle eğri büğrü bir yazıyla “Bugün biraz farklı olsun” yazılıydı. Ozan kaşlarını çatarak “kim yapar böyle şeyleri?” diye mırıldandı ama merakına da engel olamayarak zarfı açtı. İçinden küçük bir kâğıt çıktı: “Her gün geçtiğin yoldan gitme.” Başta saçma geldi. Sonra belki de uzun zamandır ilk kez, içinde küçücük bir merak kıpırtısı hissetti. O gün işe giderken sağdan değil, soldan döndü. o sokakta, hiç fark etmediği bir şeyler duvarlara yapılmış rengârenk resimler. Birinde uçan balinalar, birinde kahkaha atan güneşler, birinde de el ele tutuşmuş insanlar çizilmişti. Boyalar biraz akmış, yer yer solmuştu ama içlerinde garip bir canlılık vardı. Ozan uzun uzun baktı. Kalbinin derinlerinde bir yer sızladı. Çünkü o çizimler… ona kendini hatırlatıyordu, daha eski, daha cesur, daha renkli halini. “Ben bunu nasıl fark etmemişim?” diye şaşırırken sanki kasaba da ona göz kırpmıştı. Ertesi gün kapının önünde yine bir zarf vardı. “Bir yabancıya gülümse” yazıyordu. “Tamam,” dedi, “oynuyorum bu oyunu.” Sokağa çıktı. Köşedeki simitçiye baktı, hafifçe gülümsedi. Simitçi önce şaşırdı, sonra öyle içten bir şekilde karşılık verdi ki…Ozan'ın içi ısındı. Sanki biri kalbinin içinde küçük bir mum yakmıştı. Zarflar günlerce gelmeye devam etti. “Bugün bir ağaca dokun.” “Çocukların oynadığı oyunu izle.” “Kendine sevdiğin bir şey al.” Her zarf, Ozan'ın unuttuğu bir duyguyu geri getiriyordu. Ve aslında… bu zarflar tesadüf değildi. Kasabanın başka bir köşesinde yaşayan İnci vardı. İnci, duvarlara resim yapan o kızdı o sadece rastgele bir sanatçı değildi. Yıllar önce, Ozan'ın çocukluk arkadaşıydı. Aynı sokakta büyümüşlerdi. Ozan duvarlara çizim yaparken, İnci hep yanında olur, boyaları tutar, “Biraz daha mavi ekle” diye akıl verirdi. Ozan'ın hayallerine inanan ilk kişiydi. Zaman onların yolunu ayırmıştı. Ozan gerçek hayatın peşine düşerken, İnci hayallerinden vazgeçmemişti. Başka şehirlere gitmiş, sanatla yaşamış, düşmüş, kalkmış ama hep boyamaya devam etmişti. Yıllar sonra kasabaya geri döndüğünde Ozan’ı gördü. Ama gördüğü kişi, hatırladığı çocuk değildi. Omuzları çökmüş, gözleri donuk, yürüyüşü bile yorgundu. Ve en çok da… artık hiçbir şeye bakmıyordu. İnci bunu fark ederek bir şeyler yapmaya karar vermişti. Ozan'a “Sen değiştin” demek yerine, ona kendini hatırlatmak istedi. İşte zarflar böyle başladı. Bir gün, Ozan kasabanın en eski parkına gitti. Ağaçlar, yılların yükünü taşıyan bilge insanlar gibiydi. Yapraklar rüzgârla fısıldaşıyor, banklar sessizce oturanları dinliyordu. Ve orada… İnci’yi gördü. Çimenlerin üzerinde oturmuş, elinde boya kalemleriyle çizim yapıyordu. Saçları rüzgârla hafifçe savruluyor, yüzünde tanıdık bir huzur vardı. Ozan yaklaşıp“merhaba,” dedi. İnci başını kaldırıp göz göze geldiklerinde zaman durdu sanki. Ozan'ın gözleri büyüyerek “Sen…” dedi. İnci gülümseyerek “Evet ben” dedi. Yan yana oturup hasret giderdiler. Ozan, çizimlere baktı. Duvarlardaki resimler… zarflardaki yazılar… Her şey birleşti. “Zarfları sen mi bırakıyordun?” diye sordu. İnci Ozan'ın yüzüne bakarak evet kasabaya ilk geldiğim gün gördüm seni mutsuzdun. “çünkü seni tanıyorum,” “Sen sadece yolu kaybettin. Ama kaybolmadın.” Ozan'ın boğazı düğümlendi. Yıllardır içinde biriken o sessizlik, o yorgunluk… sanki çözülmeye başladı. Günler geçti. Ozan artık aynı adam değildi. Muhasebe ofisinde hâlâ çalışıyordu ama akşamları küçük bir defter çıkarıp çizmeye başlamıştı. İlk başta elleri titremiş, çizgiler yamuk olmuştu ama sonra renkler geri geldi. Ve her çizimde, biraz daha kendini buldu. Bir sabah kapısının önünde son bir zarf buldu. Elleri hafif titreyerek açtı. “Artık zarfa ihtiyacın yok” yazıyordu. Ozan gülümseyerek gökyüzüne baktı. Bulutlar pamuk gibi dağılmıştı. Güneş yine aynıydı… ama bu sefer daha parlaktı. Evinin kapısını kapattıp çıkarak yürümeye başladı. Hangi yoldan gideceğini düşünmeden. Çünkü artık biliyordu… Bazı insanlar hayatımıza bize, aslında kim olduğumuzu hatırlatmak için geri döner Ve hayat… En çok da, unuttuğumuz renkleri yeniden bulduğumuz yerde başlar.

                 DİLEK SARIKAYA

Tepkiniz Nedir?

like

dislike

love

funny

angry

sad

wow